• BIST 109.330
  • Altın 155,894
  • Dolar 3,8638
  • Euro 4,5501
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 8 °C
  • Ankara -1 °C
  • İzmir 17 °C
  • Berlin 2 °C

Said-i Kürdi’nin ‘Seyyid’lik üzerinden Araplaştırılmasına cevabımız! (3)

Abdullah Can

3. BÖLÜM
Allah’ın mülk ve iktidar alanına burnunu sokan mütecavizler, onun hâkimiyet ve hükümranlığını nakıs buldular. Allah ve onun evrensel hükümlerine karşı batıl mabudlar ve şeytanî ideolojiler icad ettiler. İşte o şeytanî ideolojilerden biri de”ırkçılık” ve “menfi milliyetçilik”tir. Bilindiği gibi ilk ırkçılık ve cinsiyetçiliği yapan şeytan-ı lâindir. Âdem’e karşı secdeden istinkâf gerekçesinde, kendisinin ateşten, Âdem’in topraktan olduğunu ileri sürdü; kendisini üstün Âdem’i aşağı gördü; ona saygı göstermeyeceğini savundu. O halde, milliyetçi saiklerle hareket edenlerin, ırk endişesini taşıyanların kimin safında yer aldıklarını da iyi düşünmeleri gerekir... 

Bediüzzaman ve onunla birlikte hizmet eden halis talebelerine baktığımızda, hiç birinin ırk endişesi taşımadığını; büyük ekseriyeti “Türk” olmalarına rağmen asla ırk kaygısıyla hareket etmediklerini müşahede ediyoruz. Her biri mükemmel bir “Ümmetçi” olan bu talebeler, Bediüzzaman’ı “Kürt” kimliğiyle ve Üstadları olarak kabul ettiler. Onu anlatırlarken, “Said-i Kürdî”, “el-Kürdî”, “Bediüzzaman el-Kürdî” vb. unvanları kullanmaktan asla tereddüt etmediler; hicap duymadılar; korkmadılar. Hem de Külliyat’ın yüzlerce yerinde... (Delil için, “Sekizinci Lem’a” ve “Onsekizinci Lem’a”ya bakılabilir). İşte iman buna denir; kardeşlik budur; birbirini kabullenmek, birbirine katlanmak böyle olur... Onların bu imanı ve teslimiyetleri hepimiz için, özellikle de “Türkçülüğü”, “Osmanlıcılığı” din ittihaz edenler için güzel bir numune-i imtisaldır. Bu meyanda Ahmet Akgündüz Beye de tavsiyem, Risale-i Nur Külliyatını tekrar, ama teenni ve teemmül ile bir kez daha okumasıdır. Aksi takdirde Nur ile zulumatı, imanî-Kur’anî hakikatlerle Türk milliyetçiliğini aynı kalpte barındırmaya devam edecektir. Ayine-i Samed olan kalpte, nur ile zulumat içtima etmez; Allah’a iman ile sanem-misal ideolojiler birlikte barınamaz, sentezlenemez; zorlarsanız, birbirini nötrleştirir, ucube bir kişiliğe zemin hazırlarlar

Ahmet Beye iki numuneyi hatırlatmak istiyorum: 

Birincisi: Şamlı Hafız Tevfik’in Sikke-i Tasdik-i Tasdik-i Gaybî’de geçen mektubu ki, Üstad ile Mevlana Halid’den bahseder. O mektupta, Mevlana Halid’in Üstad’ın hemşehrisi olduğunu, yani Kürt olduğunu; Üstaddan evvelki müceddid olduğunu anlatır; aralarındaki tevafuk noktalarını birer birer sıralar. Bu noktalardan biri de, Mevlana Halid’in neslen Hz. Osman’a mensup olduğudur. Ancak, Üstad için böyle bir fasıl açmaz, mensubiyetinden bahsetmez; sadece meşreben Osman-ı Zinnureyn’e tabi olduğunu söyler. Nur’un birinci sıradan talebesi ve saff-ı evvelinde yer alan bu mümtaz şahsiyet, acaba –şayet olsaydı– Üstad’ın soy itibariyle mensubiyetini söylemez miydi?  Üstelik ondan bahsederken...

 İkinci numun: Emirdağ Lahikası’nda geçen Kürt talebenin örneğidir. Bediüzzaman’dan aldığı iman ve İslamiyet dersleri sayesinde “Türklere” bakış açısı son derece müspet iken, Türkçü muallimlerden aldığı aksü’l-amel sonrasındaki bakış açısının menfiliği arasındaki uçurumu bir tahattur edelim; ırkçılığın bütün bütün bir tehlike-i azime olduğunu ve her ırkçı girişimin bir başka ırkçılığı tetiklediğini, tetikleyeceğini derhatır edelim! Irkçılığın gubarından silkinelim; kir ve pasından arınalım! Kalan ömrümüzü “Festakim kema umirte” ayetinin çizgisinde idame edelim; ırkçıların piri olan Şeytanın tuzağına düşmeyelim!

“Fitne uykudadır; onu uyandırana lanet olsun!” diyen Resul-i Ekrem (asm)’ın açık ve tehditkâr beyânı ortadayken, yıllardır dönüp dolaşıp aynı nizaî ve muhataralı mevzuları dillendiren Ahmet Bey’e tavsiyemiz; yaşına, ilmine, tecrübesine, kariyerine ve en önemlisi de Türkiye’nin içinden geçtiği tehlikeli sürece nazar etmesi; bu kabil teşebbüslerden vazgeçmesidir. Milletin kalp hastalığının iman zafiyeti olduğunun idraki içinde, kalan ömrünü “Ömer-i Sâni” yolunda sarf etmesidir... 

“Din hayatın hayatı, hem nuru hem esası; ihya-ı din ile olur şu milletin ihyası” diyen müceddit zat, edebiyat olsun diye söylememiştir. Irkçılık, milliyetçilik söylemleriyle hiç bir memleket abat olmaz; bu lanetlik düşünceyi esas alan bütün devlet ve topluluklar nihayette baykuşların âşiyaneleri olmaya mahkûmdur.  

“İslamiyet ırkçılığın kökünü kazımıştır; İslam’ın nazarında Hebeşli bir köle ile Kureyşli bir efendinin farkı yoktur”, “Arabın Aceme, Acemin Araba; beyazın siyaha, siyahın beyaza –takvadan maada– bir üstünlüğü yoktur.”, “Ey insanlar, hepiniz Âdem’in çocuklarısınız, Âdem ise topraktandır.”, “Ey kızım(Fatma), seni ancak senin amelin kurtarabilir, aksi takdirde, babanın Peygamberliğinin dahi sana faydası olmayacaktır” ve daha nice hadisler, doğrudan doğruya ırkçılığı, soy-sop üstünlüğünü ve millî tafahürü hedefine oturtup imhasını amaçlarken, İslâm’dan önceki asabiyet-i cahiliyeyi geri getirtip İslamî bir kılıfta müslümanlara servis etmenin felaketten başka hiç bir faydasının olmadığını, bilmem hatırlatmama gerek var mı? 

“Ümmetim içinde şerlerinden en çok korktuğum ulema-i sû’dur” diyen peygamber, herhalde Akgündüz’e de seslenmiştir. “İnsanlar helak oldular, âlimler müstesna; âlimler helak oldular, amiller müstesna; amiller helak oldular, muhlisler müstesna; muhlisler dahi bir uçurumun kenarındadırlar.” hadisinin her zamandan ziyade zamanımıza bakan veçhesi üzerinde tefekküre dalmalıyız; ebedi hayatımızı şeytanî tuzaklara kurban vermemeliyiz. Cenab-ı Hakk’ın halk ettiği bütün varlıkları, varlıklar dünyasının birer ferdi ve kardeşlerimiz addetmeliyiz. Her bir varlığın nice hikmetlerle donatılarak yaratıldığını; birer ilahî ayet olduğunu ve mükevvenatın dengesinde birer unsur olduğunu bilmeliyiz. Cenab-ı Allah’ın zatında, sıfatlarında, icraatında ve icadatında abesiyete yer olmadığına iman etmeliyiz; her millet gibi Kürtlerin de, Kürtçenin de başkalarıyla müsavi ve müvazi haklara malik olduğunu kabul etmeliyiz.  

Günümüzde, çevre bilincinin en üst düzeyde önem arzettiği bir zeminde, soyları tükenmekte olan en sıradan bitki ve hayvan cinslerinin dahi özel korumaya ve üretim çiftliklerine alındığı bir dönemde, milyonlarca efradı bulunan bir halkı adeta potansiyel tehlike ve düşman görmek; onların saha-i vücuttan silinmelerini beklemek ya da o hissi uyandırmak küresel ve itikadî felaketlerin en büyüğüdür. Öten, böğüren, havlayan, miyavlayan, zırlayan, uluyan ve bilmem daha nice savt ve sesleriyle hayvanlar dahi dillerini konuşma ve kendilerini ifade etme özgürlüğünü yaşarlarken, eşref-i mahlûkat olan insan familyası ve bu familyanın bir şubesi olan Kürtlere ve Kürtçeye bunu fazla görmek tarifi güç bir vahşet ve barbarlıktır. Ne zaman ki Kürt menşeli olmayanlar, “Eşit haklar temelinde kardeşçe bir yaşamın mücadelesi” için seslerini yükseltirlerse, bu ülke bir bütün olarak pervaz edecek; insanlarımız bu dünyada dahi cennetin saadetini tadacaklardır. 

Hâsıl-ı kelâm: Ahmet Akgündüz, Kürtlüğü hazmetmelidir; Allah’ın yarattığı bir toplumu zan ve töhmet altına alacak girişimlerden vazgeçmelidir. Kürtlere karşı beslediği özel his ve hesaplarının aynı zamanda Allah’ı da gücendirdiğini, gücendireceğini bilmelidir. Allah’ın “evet” dediğine biz “hayır” diyemeyiz; dersek, bunun Allah’la savaşmak anlamına gediğini bilmek zorundayız. Allah’la savaşanın ise; dünyada zelil, ahrette rezil olmaya mahkûm olduğunu anlamalıyız.    

Akgündüz, Üstad’ı gören ama bu gün için gözleri dahi zor farkeden ve ayakta durmaları müşkül olan şahısları kendi emellerine alet, ideolojisine payanda etmemeliydi. Onlar ki Arabî ilimlere vakıf değiller; onlar ki bu belgeleri tahkikten acizdirler. İşin şuurunda olan Abdülkadir Badıllı gibi bir Bediüzzaman talebesi ise bilindiği gibi davet edilmemiştir. Üstelik kendisi, bu tür teşebbüsler için “Yapmayın, fitne doğar!” uyarısında bulunduğu halde, dinlenilmemiştir; pas geçilmiştir. Akgündüz’ce olan bu siyaset tutmamıştır, sos vermiştir; hüsn-i niyete makrun olmayan bu teşebbüs ülkenin birçok yerinden ciddi tepkilere sebep olmuştur; bundan sonra da –artan bir dozajda– bu tepkiler devam edecektir. Fıtrat, cevab-ı rediyle Ahmet Beyi cezalandıracaktır. “Şecere” niyetine ortaya koyduğu soy ağacı mı, bir mekr-i İlahi mi olduğunu zaman tefsir edecektir. Hem de kısa bir zaman sonra... O zaman mızrak çuvala sığamayacaktır. Yaktığı sahte mum kısa zamanda sönecektir. Neticede, karanlıkta kalmanın acısını kendisi çekecektir; hem şahsiyeti, hem kariyer ve karizması ciddi bir yara alacaktır. “Kendi düşen ağlamaz”, “Kendi rızasıyla zarara girene merhamet edilmez” kaziyelerine masaddak olacaktır.  

Ahmet Hoca, “Kürtlüğü” Üstad’ın kamburu görme marazından kurtulmalıdır. “Ne mal iledir, ne sal iledir; ne câh iledir, ne nesil iledir; beyim ululuk kemal iledir” hakikatı muktezasınca kemalata kilitlenmelidir. Bir incir çekirdeğinden muhteşem incir ağacını ve incir meyvelerini halkeden Zat’ın, Kürtlerden Said-i Kürdî’yi de halketmeye muktedir olduğuna tam iman etmelidir. Muhammed-i Arabî, Selman-ı Farisî, Boğa-yı Türkî, Süheyb-i Rumî vb.i isimlere aşina oldukları gibi, “Said-i Kürdî” ismine de alışmak zorundadır. Yoksa başını örse vurur kırar ve illa takdir-i İlahiyi değiştiremeyecektir.  

Akgündüz şunu çok iyi bilmelidir: Kürtler, onun bu teşebbüsünü “derince” projelerin bir parçası olarak görmekte ve öyle değerlendirmektedirler. Kitaplarından çıkartılan yüzlerce “Kürt” ve “Kürdistan” ifadelerine rağmen onu Kürtlükten çıkaramayan habis niyetliler, şimdi kozlarını “Seyyidlik” üzerinden oynuyorlar. Sünnetullaha karşı açılmış bu cahiliye savaşı da savaşçıları da mahkûm-i hezimet olacaklardır. Kürt ve Kürdistan, ırkçı-ulusalcı çevrelerin handikabı iken, bu gün inançlı çevrelerin aynı handikaba hapsolmaları, açıkça gösteriyor ki bu ifadeler sadece “Demokratlar” için değil, “Müslümanlar” için de bir turnusol vazifesi görüyor.     

Allah’ın, “Renk ve dilleriniz ayetlerimdir” demesine mukabil, bu gün dindar teşekküllerin elleriyle yürütülen asimilasyonculuk ve bilinçsizleştirme uygulamaları; devletlûların Kürtleri Kürmanc ve Zaza diye birbirinden koparma girişimleri ve gözlerine kestirdikleri Kürt aşiretlerini “Türkmen”, “Türkmen boyu” şeklinde tavsif ve tasnife tabi tutmaları sonuç vermeyecektir. Bu maya tutmayacaktır. Zira “Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açanlar, sünnetullah kanunlarına muvafık hareket etmedikleri takdirde, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamayacakları” gerçeği İlahî bir yasadır. Allah’ın yasalarıyla oynamak, hayatın temel taşlarını yerinden oynatmak ve dengesini bozmaktır. Bu dengeyi bozanlar ise el-hannas kundakçılardır. 

“Kardeşlik edebiyatı” ve “dinî istismar” yerine “Hukukta eşitlik temelinde bir kardeşlik anlayışının tesisi ve sosyal bir düzenin inşası” yegâne çözüm getirici hamledir. Bu güne kadar alışık olduğumuz aksi yöndeki uygulamalar ve yaratılış yasalarına ters düşen çabalar, mevcut ateşlere odun taşımaktan ve fitneyi körüklemekten öteye geçmemiştir, geçemez. Üstüne üstlük bu tip uygulamalarda dinî argümanların kullanılması, Kürtleri daha çok dinden ve dindarlardan soğutacaktır. Neticede, “Essebebu kelfail” kuralınca, sebep olanlar, failler gibi sorumlu olacaklardır.  

Ümmet-i Muhammediyeyi sahil-i selamete ulaştıran Rabbanî geminin tayfaları arasına kundak sokanları, Allah affetmeyecektir; onlar muhasebe-i kübranın dehşetinden kurtulmak istiyorlarsa, alelacele nefsî ve kalbî muhasebelerini ifa etmelidirler. Zira “Hasibû qable en tuhassibû” hadisi bize bu muhasebe hassasiyetini bin 400 yıldan beridir telkin ediyor; etmektedir. Öte âleme manevi ve müstekreh kirlerimizle gidersek, başta Peygamberimiz olmak üzere o büyük zatlar bizi aralarına kabul etmeyecekler...    

Türk ve Kürt halkının çimentosu, onların bin yılı aşkındır birlikte beslendikleri kutsal değerler havzasıdır. Bu havza kurutulmamalıdır. O değerler yaşatılmalıdır; şeytanî sondajlarla o değerler berhava edilmemelidir. Ebedi bir kardeşliği yaşatma adına yaşamını özlenilen gerçek kardeşliğe adayanlara ne mutlu....  

Yazımı iki hadis-i şerifle noktalıyorum: “Kendiniz için sevdiğiniz şeyi kardeşiniz için de istemedikçe iman etmiş olamazsınız.” “Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olamazsınız; iman etmedikçe de cennete giremezsiniz.”

1. BÖLÜM
2. BÖLÜM

  • Yorumlar 15
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89