• BIST 1.329
  • Altın 450,327
  • Dolar 7,8115
  • Euro 9,3377
  • İstanbul 14 °C
  • Diyarbakır 16 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 19 °C
  • Berlin 5 °C

Haçlıları Salahaddin’e tercih eden Kürd (2)

Abdullah Can

İslâmiyet ve İslâmî değerlere düşmanlığı, “Kürtlük” perdesi altında icra edenler, Kürtlerin “tarihsel ve kültürel kimlik”lerine yabancıdırlar. Zira, tarih şahittir ki, Araplardan hemen sonra, İslâm’ı ilk kabul eden halk, Kürtlerdir. Yine, tarih şahittir ki, bu kabul, “Neo-İttihatçı” Kürtlerin iddia ettikleri gibi, kılıç, kan ve katliamla değil, barışla, gönül rızasıyla gerçekleşmiştir. Bu sürece en yakın kaynaklar ortadadır; hiçbirinde, Kürtlerin, “kılıç” ve “kan” tehdidiyle Müslüman oldukları geçmez. İbn-i Esir’in “el-Kâmil”i, İbn-i Kesir’in “el-Bidaye”si, Mes’udî’nin “Mürucü’z-Zeheb” ve “Ahbaru’z-Zaman”ı, Dinaverî’nin “El-Ahbâru’t-Tıval”ı, İbn-i Cerir’in “Tarih-i Taberi”si, İbn-i Haldun’un “Kitabu’l-İber”i bunlardan birkaçıdır. Bunlara, Kürd klasiklerinden, Şeref Han’ın “Şerefname”sini, Mehmed Emin Zeki Bey’in “Kürdler ve Kürdistan Tarihi”ni de ekleyebiliriz. Ne var ki, Fransız İhtilalinden, onun mahsulü olan İttihatçılıktan “ırkçılığı” tevarüsle yeni bir “din” ihdas eden “Jön-Kürdler”, İslam’a saldırmak için, bu “uyduruk” iddiayı tekrarlayıp durmaktadırlar. 

Tarihe merakı olanlar bilir; Kürdlerden bahseden en eski kaynaklardan biri “Anabasis”tir. M.Ö. 370’lerde yazılan Anabasis, “Onbinlerin Dönüşü” adıyla Türkçeye çevrilmiştir. Yazar Ksenefon, Kürdleri tarif ederken onlara, “dağlı”, “savaşçı” ve “krala bağlı olmayan” (özgür) halk olarak niteler. Öyle ki, bir keresinde, Kürdlere saldıran 120 bin kişilik kraliyet ordusundan, bir tekinin dahi geri dönmediğini ifade eder.1 Şimdi, “Kürdler, İslâm’ı kılıç zoruyla kabul etmiştir” diyenlere sormalı: “Sarp ve geçit vermez coğrafyalarıyla içlidışlı ‘savaşçı’ bir halkı, nasıl olur da çölden gelenlerin tehdidine boyun eğdiriyorsunuz? Bu, fizik yasalarına aykırı değil midir?” O günün savaş taktiği, tekniği ve teçhizatı bellidir; aynısı Kürdlerde de vardı. Fazlası, Kürdler, mekânın yerlisi, arazileriyle aşina, vur-kaç taktiğinde mahirdiler. Halbuki Müslümanlar, bu avantajlardan mahrumdular; yabancı ve çöl insanıydılar. Böyleyken, nasıl oldu da Kürdleri zapturapt altına alabildiler; inançlarına, -hem de kısa sürede- çevirebildiler?

Tarihî bir gerçekliktir; Müslümanlar, Sasanî “zulmüne” son vermek istemişlerdir; bu itibarla, Pers topraklarına geçişlerinde, önemli bir koridorları da “Kürdistan” coğrafyasıdır. Zira bu coğrafya, Arabistan’la İran arasında bir tampon bölgedir. Selamsız-sabahsız gelen bu yabancılara, Kürdler, haklı olarak tepki göstermişlerdir; gelişlerini, “işgal” olarak görmüşlerdir. Dolayısıyla, “öz savunma” haklarını kullanmışlardır; Sariye b. Zenim komutasındaki Müslümanlara saldırmışlar, ciddi kayıplar verdirmişlerdir. Doğal olarak, kendilerinin de kayıpları olmuştur. Ancak bu, Jön-Kürdlerin abarttıkları gibi, “katliam” boyutunda olmamıştır. Ondandır ki, zora giren Sariye, Kürdlerle “anlaşma”ya gitmiş; amaçlarının, işgal değil, zalim Pers iktidarına son vermek olduğunu belirtmişlerdir.2

Diyeceksiniz ki, “Bu açıklamanın, Mustafa Balbal’ın söyledikleriyle ne alakası var?” Doğru, zahiren yoktur, ancak vardır; çünkü Balbal, yazısında, “(Kürdlerin üzerindeki) baskıların başlangıcı, aslında bu dönemden (Salahaddin-i Eyyubî zamanından) takriben 650 yıl öncesine dayanır3 demektedir. Bu ise, Kürdlerin Müslüman olmaları sürecine tekabül etmektedir ki, niyetini ele veriyor... 

Evet, “iddiaları kendilerinden menkul” Jön-Kürdler, Bazil Nikitin, Arşak Poladyan, Vladimir Minoroski gibi “oryantalist”lerin tezlerini, kendi öz kaynaklarına tercih ederler; “Kürdlerin meşru ve insanî haklarını talep” yerine, “Kürtçülüğe” sığınarak, bu mevzi üzerinden “İslam”a ve “İslamî mazileri”ne küfrederler. İlginç değil mi? Mevzu ne zaman ki “Kürdlerin İslâmiyet’i kabulü”ne geliyorsa, bu tipler, -üzerine basa basa- hep “kan”, “kılıç”, “katliam”, “zor”, “zorbalık”, “işgal”, “istila” ve benzeri jargonları tedavüle sokarlar. Tıpkı mürşitleri olan “oryantalistler” gibi... Mesela, Etem Xemgîn’in “Kürdistan Tarihi”, Botan Amedî’nin “Kürtler ve Kürdistan Tarihi”, Mehrdad R. İzady’nin “Bir El Kitabı, Kürtler” gibi “ideolojik tandanslı” eserler bu cinstendirler.

Yanlış anlaşılmasın, “Jön-Kürd” ifadesini durduk yere kullanıyor değilim; çünkü “Jön-Türkler”in başlangıcı da böyleydi; İslâm’a saygısızlık, Müslümanlarla istihza etmekteydiler. Zira, fikir babaları olan beynelmilel “ifsat komiteleri” (mason-farmason teşekküller), kendilerini böyle kodlamışlardı. Sadık bendeleri olarak, ilk ve biricik ödevleri, Müslüman Türkleri “İslâm’a düşman” etmekti. Nihayet, “İttihatçılığa” inkılap eden “Jön-Türk” çetesinin “Türkçülük” perdesi altında ne fecaatler işlediğini bilmiyor değiliz. İşte “Jön-Kürd” dediğimiz komite de bunların “Kürd versiyonu”dur; çirkince taklitleridir. Meşru ve makul zeminde, Kürdlerin hak ve hukuklarını savunmak yerine, Kürdlüğü istismar ederek, 1400 yıllık İslâmî ve imanî kodlarını bozmaktadırlar; Kürdleri İslâm’dan soğutmayı, yegâne emelleri bilmektedirler. Bu, bir zamanlar İngiliz Sömürgeler Bakanı Glad Stone’nin, “Bu Kur’an, Müslümanların elinde kaldıkça, biz asla onlara hükmedemeyiz; öyleyse ya Kur’an’ı topyekûn imha etmeliyiz ya da onları Kur’an’dan soğutmalıyız!4 sözüne denk düşmektedir. Evet, neo Jön-Türkler gibi, neo Jön-Kürdlerin yaptıkları da budur...

Tam bir ucube olan bu “silik” kimlikliler ve “ferasetsiz” kişilikler, İslâm’ın özü olan “Kur’an” ve “Sahih Hadisler” dururken, saldırganlıklarına, bunların dışındaki tefsirleri, içtihatları, uyduruk(mevzu) hadisleri ve yanlış fetvaları malzeme etmektedirler. Ya da sözde Müslüman, özde ırkçı, mezhepçi, saltanatçı kişi ve iktidarların haksız, adaletsiz uygulamalarına bakarak, bu bahaneyle, -mal bulmuş mağribîler gibi- hücuma geçmektedirler. Ve belki de bu hususta en büyük kozları, İslâmiyet adına ortalığa salıverilmiş sözde cihatçı, özde tedhişçi örgütlerdir ki, bu yapıların cinayet ve denaetleri üzerinden İslâm’ı ve Müslümanları karalamağa çalışmaktadırlar. Halbuki, -basına defaatle yansıdığı üzere- bu maskeli-maskesiz örgütler, birer projedirler; küresel emperyalizmin “öncü” ve “taşeron” birlikleridirler. Yularları da emperyalist odakların elindedir. Amaçları; küresel çapta kaos ve kriz çıkarmak, tedhişçilere, İslâmî jargon ve argümanlar eşliğinde vahşetler işlettirerek, “İslâm” ve “Müslüman” imajını karalamaktır.

Kısacası, küresel şeytanî güçlerin İslam’la savaşları, açıktır ki çok yönlü bir savaştır; bir “savaş konsepti”dir. Bu savaşın, fikrî, felsefî, kültürel, ahlâkî, sosyal, siyasal, askerî, ekonomik, teknolojik, ideolojik, psikolojik, medyatik birçok cephesi vardır. Haçlı konseptinin, günümüze uyarlanmış şekli... Zaman, mekân ve şartlara göre, bazen birkaçı, bazen de tamamı tedavüle konulur. Hücumları, asla tek boyutlu, tek cepheli değildir. Bu bağlamda, Salahaddin’in torunlarından intikam alacaklarsa, -ki alıyorlar da- önce, Salahaddinî ruhu, yani onlara taş söktüren “İslâmî” ve “imanî” bilinci, direnci yok etmelidirler. Bunu da cepheden değil, hedef Kürdlerden edindikleri beslemeleriyle icra ediyorlar. Bu itibarla, Salahaddin düşmanlığında haddini ve edebini aşanlar, kimlere hizmet ettiklerine dikkat etmelidirler. Bu gibiler, bin defa da “Ben Kürdüm, yurtseverim” dese, kimlerin kılıcını çektiklerine bakılır. Haçlı kılıcını Salahaddin’e, Siyonistlerin kılıcını Filistinlilere çeken birine, “Kürd” değil, “sözde Kürd” denilir. Zehire, bal etiketi vurmakla bal olunmaz. Kendini “tanımak” yerine, ideolojik gayyası üzerinden İslâm’ı ve İslâmî değerleri “tanımlamaya” çalışanlar, aşağılık bir demagoji ve kompleks içindedirler. Onlarda hükmeden, “izzet” değil, “zillet”tir...

Balbal’a dönelim: Balbal, Kürdistan’ı parçalayan ve paralayanların “Haçlı mirasçısı” emperyalistler olduğunu unutmuşçasına, oturduğu yerde onlara methiyeler dizmekte, güzellemelerde bulunmaktadır. Buna mukabil, düşmanlarının bile “büyüklüğünü takdir” ettikleri Salahaddin’e ateş püskürtmektedir. Ve “ahlar”, “keşkiler” içinde, şu talihsizce ifadeyi kullanabilmektedir: “(Salahaddin, Haçlıları kovmasaydı ve) Ortadoğu coğrafyası sonsuza dek Haçlıların eline geçmesi durumunda, sanırım Kürdlerin makûs talihinden bahsetmiş olunmayacaktı. Ve en azından, Kürd’ler gerici Arap despotizminin pençesinden kurtulmuş olacaklardı... Haçlıları yenilgiye uğratan Selahaddin-i Eyyubi’nin gerçekleştirdiği bu savaş, Kürdler açısından önemli bir talihsizlik olarak görülebilir.”5 Ne diyorsunuz? Bu sözler, aklı başında, kalbi yerinde, ruhu dengede, vicdanı sağlam bir Kürde ait olabilir mi? Üstelik, “Arapların despotizmi” derken, aslında “İslam despotizmi” demek istediği de ortada iken... Zira, Kürt coğrafyasının bir bütün olarak Arapların despotizminde olmadığı malumdur. Her ne ise...

Balbal’a diyeceğim şu ki, “Sana bu sözleri söyleten ne akıl ve vicdandır ne tarih ve realitedir; olsa olsa, senin anlık ve kontrolsüz asabiliğindir, kör ve sağır hislerindir, duygularındır. Çünkü, bu iddialarının, tutarsız ve temelsiz olduğunu sen de biliyorsun. Medet umduğun Haçlıların, girdiği her yeri talan ve viran ettiğini, hatta dindaşları olan Doğu Roma’yı (Kostantin) dahi yakıp yıktıklarını biliyorsun. Keza, Avrupalı torunlarının, Maya, İnka, Astek uygarlıklarını harap ettiğini, Kızılderililerin, Aborjinlerin kökünü kuruttuklarını, sömürgeci emelleri uğruna Birinci, İkinci Dünya Savaşlarında yüz milyonlarca insanın kanına girdiklerini ve hakeza, biliyorsun. Öyleyken, kraldan fazla kralcılık kokan bu ifadelerini, aklıselimle söylemediğine ve ufacık bir tefekkürle, bu saçmalıkları tekzip edeceğine inanıyorum.

“Bir de, anlaşılan o ki, -yukarıda da belirtiğim üzere- kimi ateist ve oryantalistlerin, İslâmiyet adına yazılmış ya da sarf edilmiş bazı yanlış tefsirleri, sakat içtihatları, bozuk fetvaları, uyduruk(muvzu) hadisleri bahane tutarak İslâm’a saldırmaları gibi, sen de, İslâm adına(!) hükmeden, hareket eden, kimi şahlar, krallar ve padişahları; mezhepçi ve saltanatçı iktidarları, tedhişçi ve cihatçı örgütleri; keza şirazeden çıkmış tarikat ve cemaatleri örnek göstererek İslâm’a ve İslâmî kişiliklere(Salahaddin-i Eyyubî ve Said-i Nursî’ye) hücum ediyorsun; aşağılamaya çalışıyorsun. Bu doğru değildir. Şahısların, örgütlerin, iktidarların suçu Kur’an’a, sahih Sünnet’e; temsilcisi, tatbikçisi olan Hz. Peygamber’e mal edilemez. Zira, bahsi geçenlerin suç ve cinayetleri, İslâm’ın emri değil, şahsî, kavmî ve mezhebî tercihleridir. Biliyorsun; bayrağında “Kelime-i Tevhid” olan Vehhabî Suudî rejimi, İngiliz ürünüdür, IŞİD, yabancı istihbaratların projesidir, onların taşeronudur. Velhasıl, İslâm’ın ana kaynağı, ana pınarı,Kur’anveHz. Peygamberdir; kirlenmiş, bulanmış arklara bakarak “pınar da kirlidir” dememelisin. Evet, organ mafyacılığı yapan bir ya da birkaç doktora bakarak “tıp” bilimini, öğrencisine sarkıntılık yapan öğretmenlere bakarak “eğitim”i, “pedagoji” bilimini, yağmurdan zarar gören kimi çiftçi ve çobanlara bakarak “rahmet”i suçlayamazsın. İşte, asıl çıkmazın budur; pınarın başını, kaynağını bulamıyorsun ya da bulmak istemiyorsun. Ondandır ki, ırkçı ve mezhepçi oluşumları, siyasal iktidar ve erkleri İslam’a eklemleyerek hata ediyorsun; kendinle birlikte, başka kafaları da bulandırıyorsun. Tavsiyem, “At çamuru, tutmasa da iz bırakır”lardan olmamalısın! Her ne ise...”

Biraz da Balbal’ın yazı başlığında kullandığı, “Kürd’lerin Devlet Olamayışının Faktörel Kronolojisi” ifadesini, Salahaddin-i Eyyubî bağlamında değerlendirelim:

Bütün art niyet ve önyargılardan “azade” bir şekilde düşünülmelidir; zira art niyet ve önyargı, aklı ve vicdanı perdeler, hakikate karşı kör ve sağır eder. Bir sefer, hukukuna ve manevi şahsiyetine tecavüz edilen Salahaddin-i Eyyubî, evvela, bir “Orta Çağ” komutanı ve sultanıdır. Orta Çağ, “ulus” (nasyonal) devletlerin değil, Avrupa’da “Derebeyliğin” (feodalitenin), İslâm coğrafyasında ise, “beylik” ve “hilafet” devletlerinin çağıdır. İkincisi, Salahaddin, “Eyyubî” devletini “Kürdistan”da değil, Mısır’da kurmuştur. Mısır, Araplaşmış Müslüman “Kıpti”lerin memleketidir. Kürdlerin azın azı durumunda olduğu bir yerde, onlar adına bir “ulus devlet” inşası hem Mısır’ın halk gerçekliğine hem de İslâm’ınhilafetveümmetgerçekliğine aykırı düşer. Nihayet, Haçlılar da farklı halklardan müteşekkil bir “ümmet”ti. Üçüncüsü, sosyolojik olarak, her kişi ve oluşum, kendi zamanının, mekânının ve şartlarının çocuğudur; onu aşamaz, ona rağmen bir varlık gösteremez. Bu realite, Salahaddin ve devleti için de geçerlidir. Dördüncüsü, İslâm’ın öngördüğü devlet modeli, “federatif”tir; en azından “konfederatif”tir. Böyleyken, bu karakterdeki bir din ve coğrafyadan, “ulus” devletin talebi, eşyanın tabiatına aykırıdır. Nihayet, Avrupa’daki “uluslaşma” da, ancak Amerikan (1776-1781), Fransız Devrimleri’nden(1788-1799) sonra ete-kemiğe bürünmüştür. Dolayısıyla, “ulus” devlet üzerinden, Salahaddin’e yöneltilen suçlamayı yaparken, on düşünüp bir konuşulmalıdır. 

Hasılı, her şeyde “edep” lazımdır; edep, “haddini bilmek”, “sınırını tanımak” demektir. Had ve sınır tecavüzü, hak tecavüzüne götürür. Konu tarihse, edebiyat ve felsefeden girilmez; “yazarlık edebi” bunu gerektirir. Ne mutlu o kimselere ki haddini aşmaz, hududunu şaşmaz; edebini bilir, saygısızlık yapmaz. 

Bir sonraki yazıyı, inşaallah, Balbal’ın “Said Nursî”yle ilgili haksız suçlamalarına ayıracağım...


1 Ksenefon, Anabasis, s. 141
2 Bu hususta, geniş bilgi için, Diyarbekirli Said Paşa’nın “Mir’atu’l-İber”i (Osmanlıca nüsha, s. 138, 139) ile Hâkim Hoşnaw’ın “Müslüman Gezgin ve Coğrafyacılara Göre Kürdler ve Yaşadıkları Coğrafya” kitaplarında genişçe bir bilgiyi ulaşabilirsiniz. Tashihi tarafımdan yapılan Hoşnaw’ın eseri, pek yakında Nûbihar Yayınları arasında neşredilecektir. Ayrıca, Belazuri, Cezire Fethi bölümü, Ebu Yusuf, el-Harac, c. 1, s. 284-304 ile Seyfettin Çetin’in “Yakut el-Hamevî’nin Mu’cemu’l-Büldan Adlı Eserinde Kürdler” isimli tez çalışmasına bakılabilir. 
3 Mustafa Balbal, Kürd’lerin Devlet Olamayışının Faktörel Kronolojisi, Nêrînaazad
4 1882’de, Gladstone’nin Mısır’ın işgali sırasında, Avam Kamerası’nda, eline Kur’an’ı alarak sarf ettiği bir sözdür. Haber, El-Ehram Gazetesi’nin, 22 08.1882 ile 20.10.1882 tarihli nüshalarında yayınlanmıştır.
5 Mustafa Balbal, Kürd’lerin Devlet Olamayışının Faktörel Kronolojisi, Nêrînaazad

  • Yorumlar 4
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89