• BIST 2.405,98
  • Altın 977.97
  • Dolar 16.7983
  • Euro 17.5127
  • İstanbul 21 °C
  • Diyarbakır 20 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 24 °C
  • Berlin 16 °C

“Bediüzzaman’ın hançeri” mi, Bediüzzaman’ı hançerlemek mi? (III)

Abdullah Can

Bediüzzaman’ın Hançeri”nin yazarı, Nursî’yi “Mevlâna Halid”le olduğu gibi, “Seyyid Abdülkadir”le de vuruşturmuş. Adı, Nursî’nin ifadeleri içinde geçmediği halde, yazar Nursî’ye ait ifadeler üzerinden Seyyid Abdülkadir’i ona hedef ettirmiştir. Adeta muhayyilesinde bir kavga meydanı açmış, bu iki şahsiyeti tarihten alıp bu meydanda kavgaya tutuşturmuştur. Yazar şöyle diyor: “Nursi’nin genel olarak KKTC cemiyetinin bir kanadı ve dahi reisi Seyyid Abdülkadir ile açık bir ‘tartışma’ yaşadığı görülmektedir. Abdülkadir’i ‘meyl-i ağalık’, ‘işçileri (hamalları) istihdam’ından, ‘yoksulluklarından siyaset üretmek’le suçlaması ilgi çekicidir.” (1)

Yazar, Seyyid Abdülkadir’i Nursî’ye “suçlatır”ken, mesnet olarak Nursî’nin şu cümlesini gösterir: “Eğer daiye-i teferrüd, ihtilâf, hodfuruşluk, meylül-ağalık, milleti istihdam, aldanmak ve aldatmak sun’î Kürdlük muktezasında gösterilse; şahid olunuz, o Kürdlükten istifamı veriyorum. Ve cesaret, sadakat, diyanetin unvanı olan tabii Kürdlükle iftihar ediyorum.” (2) Allah aşkına, bu cümleden -bağlamı dahil- Seyyid Abdülkadir’i çağrıştıran, ima eden hangi kelimedir? Kim söyleyebilir?  Ancak yazar, “söyledim, oldu”ya getirmekte; Nursî’yi keyfince konuşturabilmektedir. Tıpkı bir önceki yazıda belirttiğim üzere, Nursî’yi Mevlâna Halid aleyhinde “konuşturması” ve Bazil Nikitin’le “görüştürmesi” gibi...

Yazar, kavga ettirdiği bu iki şahsiyeti, yine kendi arzuladığı istikamette evirip-çevirmekte, getirip aynı kulvarda “buluşturabilmekte”dir. Yani hem vuruşturuyor hem barıştırıyor. Bir yandan, (yukarıdaki konumlandırmaya benzer olarak) Nursî’yi İstanbul’daki Kürd hamalların (kendi ifadesince ‘işçilerin’) idolü gibi takdim edenken, öte yandan Seyyid Abdülkadir’i “klasik patronaj ilişkileri” formatıyla Nursî’nin karşısına dikmekte, onun “hamallar” üzerindeki karizmasından “hoşnutsuzluk”la konumlandırmaktadır. Bir de bakıyorsun, ikisini aynı kadrajda buluşturmakta, aynı eksene oturtmaktadır. Şu ifadesine bakalım: “Abdülkadir de tıpkı Nursi gibi Kürt işçilerini Osmanlıya Sünnilik, uhuvvet, ümmet ekseninde lehimleyen bir paradigmanın içinden konuşuyordu.” (3) Tabii, bu, yazardaki “çelişik ruh hali”nin ve de “karamsarlığın” bir yansımasıdır. Nihayet, herkes kendi aynasına tabidir; aynayı nasıl tuttuğu, ona hangi zaviyeden baktığı önemlidir.

Bir sefer, “Eski Said” döneminde olsun, “Yeni Said” döneminde olsun, Nursî’nin temel bir ahlakıdır; inanç ve idealde paydaşı olduğu kimseleri, tasvip etmese de ismen zikretmez, teşhire kalkışmaz. Mesela eserlerinde, reel politikadan uzaklaşmasının gerekçesini dillendirirken, çokça zikrettiği meşhur bir örneği vardır. O da şudur: “Bir salih âlim, fikr-i siyasîsine muhalif bir büyük salih âlimi tekfir derecesinde gıybet ettiği ve İslâmiyet aleyhinde bir zındığı, onun fikrine uygun ve tarafdar olduğu için hararetle sena ettiğini gördüm. Ve şeytandan kaçar gibi otuz beş seneden beri siyaseti terkettim.” (4) Okuduğunuz gibi, bu örnekte iki “salih alim”den bahsettiği halde, isimlerini vermez; münferit bir yaklaşımdan dolayı suizanna kapı açmaz. İşte bu noktada, yazara diyeceğim; Nursî’nin kendisi isim vermemiş iken siz hangi hakla Seyyid Abdülkadir’i ona “hedef” gösteriyorsunuz? Ve hangi salahiyetle bu “mazlum şehidi”, Nursî’nin “sun’i Kürd” vs. eleştirel ifadeleri kapsamına alıyorsunuz? El-insaf!...

Bir diğer husus, ki yazarın kendisi de biliyor, Nursî’nin dünya görüşü “İttihad-ı İslam”dır. Keza, “uhuvvet/kardeşlik”, (5)ümmet(6) gibi İslâmî argümanların İttihad-ı İslam mefkûresinde temel kavramlar olduğunu da biliyor. Ne var ki Nursî’ye dayattığı “Sünnilik” yakıştırması, hiç yakışık düşmemiştir. Zira İslam’ın iki temel kavramı ve sacayaklarından olan “Sünnet” ve “Cemaat”ı sahiplenmek ayrıdır, “Sünnilik” gibi kategorik ve ötekileştirici bir yönteme sarılmak ayrıdır. Bu yakıştırma, “İslam karşıtlığı” temelinde konuşlanmış kimi sol tandanslı ve Alevi (!) yazarların sıklıkla başvurdukları iğreti, önyargılı ve anakronik bir şablondur. “İman”, “İslam” ve “insaniyet” gibi kuşatıcı referanslarla ortaya çıkan Nursî’yi, “Sünnilik” gibi “itici” bir misyonla takdim etmek “hukukçu” ve “yazar” evsafında olan birine hiç yakışmamıştır...  

Acaba diyorum, yazar, Nursî’nin talebelerine hitaben, “Âl-i Beyt’in muhabbeti, Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esastır. Ve Vehhabîlik damarı, hiçbir cihette Nur’un hakiki şakirtlerinde olmamak lâzım geliyor(7) ifadesini nasıl değerlendirmektedir? Ve üstelik bu ifadeleri kullandığı yerde, referans olarak da “(Ey Muhammed) de ki: tebliğimin karşılığında sizden bir ücret istemiyorum. Sizden, sadece akrabalarıma (Ehl-i Beyt’ime) muhabbet istiyorum(8) ayetini zikreder... Böyleyken, Nursî nasıl “Sünnicilik” yapabilir? Hem de “Osmanlıya lehimlemek” adına... Anladığım kadarıyla, yazar da “Osmanlı”nın bir “ulus”u değil, “Müslüman halklar topluluğu”nu ifade eden çatı bir kavram, hatta pratik olduğunu biliyordur. İttihatçıların bunu “etnisite” ve “nasyonalizm”e tahvil etmeleri kavramın özünü değiştirmez. Zaten bu dünyada “istismar” edilmeyen tek bir kavram dahi gösterilebilir mi?

Kısacası gerek Nursî olsun ve gerekse Seyyid Abdülkadir olsun, Osmanlı lehindeki çağrıları, “hamallar”ı egemen iktidara ya da etnisiteye “lehimlemek” için değil, aksine onları Rum ve Ermenilere karşı kullanmaya/provoke etmeye azmeden egemen zihniyete (İttihatçı oligarşiye) karşı “uyarmak” ve “uyanık tutmak” niteliğindedir. Nihayet Nursî’nin aşağıdaki ifadelerinden de bu açıkça anlaşılmaktadır: “İstanbul’da yirmi bine yakın Kürdler, hamal ve gafil ve safdil olduklarından müstebidlerin onları iğfal ile Kürd kavmini lekedar etmelerinden korktum. Kürdlerin umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları bir tarikle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde: ‘İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah ne vakit Peygamberimizin (asm.) emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, zulmedenler, padişah da olsa hayduttur. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret ve ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı cihad edeceğiz; sanat, marifet silahıyla. Amma, komşularımız ve bizi teyakkuz ve terakkiye sevk eden Ermenilerle kemal-i memnuniyetle dost olup elele vereceğiz. Zira husumette fenalık var. Husumete vaktimiz yoktur. Hükümetin işine karışmayacağız. Zira hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.” (9) 

Evet, yukarıdaki ifadeler, Nursî’nin hamalları hangi temeller üzerinde ikaz ve bilinçlendirmeye çalıştığına dair bize net bir bilgi vermektedir sanırım. Aynı paralelde benzer ifadelerini de sıralayabiliriz, ancak maksada kâfidir zannedersem. Dolayısıyla, yazarın kendi niyetini de tespitlerini de yeniden sorgulaması gerekir diye düşünüyorum. Zira “tanımadan tanımlandırma”ya gitmiştir. Hatta uzağa gitmeğe de gerek yok; bizzat yazara ait şu “olumlu” ifade, tek başına kendisini nakzediyor. “(Nursî’nin) otorite ile olan ilişkisi tipik ve alışageldik bir ilişki değildir. Ya otoriteyle belli şartlar altında yürümüştür veya (otoritenin) üstüne üstüne gitmiştir.” (10) Bir başka cümlesini de aktaralım: “Said Nursi, hiç şüphesiz ulusal bir davaya hapsedilemeyecek kadar ulus üstü ütopyaya sahip komple bir kişiliktir.” (11)

İşte, yazarın Nursî’ye dair yaşadığı kafa karışıklığı... Bir türlü netleşemiyor; bir o yana bir bu yana savrulup duruyor. Halk deyimiyle, “ne yardan oluyor ne serden.” Kendince, “farklı” çevrelere mesajlar vererek, gülücükler yollayarak vaziyeti kurtarmaya çalışıyor, ancak bu metodun işe yaramadığı ortadadır; zira kocaman kitabında bir türlü “gerçek” bir Nursî profili ortaya koyamamıştır; tersine, onu gittikçe kendi gerçekliğinden koparmış, fulü bir kişiliğe büründürmüştür. Sadece “sözün coğrafyası” ilkesine uysaydı, Nursî’nin sözlerini “cımbızlama”ya ya da “tevile” kalkışmazdı. Mesela, “Nursi, eski döneminde otoriteyi, devleti ve dolayısıyla siyaset kurumunu kendisine muhatap olarak seçerken yeni dönemde kitabı, insanı ve toplumu muhatap kabul etmiştir(12) cümlesi, sözün coğrafyasına (konjonktüre) tam uygun bir tespit iken, Nursî’nin “kritik” bir dönemde Kürd hamallarını uyarmasını “Sünnilik” ve otoriteye “lehimlemek” olarak değerlendirmesi, bu ilkeyi tepetakla ediyor.  Bu tevili, bir art niyet ve önyargı olarak görmesek bile yazar açısından zihinsel bir handikaptır; yazarlığına da hukukçuluğuna da halel getirmiştir.

Evet, Bediüzzaman’ın bir sözünü alıp onun içeriğine -bahsi geçmemişken- Seyyid Abdülkadir’i sokuşturmak ne kadar yanlış ise, ikisine birden, “Kürt işçilerini Osmanlıya Sünnilik, uhuvvet, ümmet ekseninde lehimleyen bir paradigmanın içinden konuşuyor(lar).” (13) dedirtmek de bir o kadar yanlıştır. Buna ister “niyet sorgulama” diyelim, ister “kanaatini dayatma” diyelim; sonuçta yanlış bir tespittir, doğruyu yansıtmamaktadır. Bir sefer, -yukarıda da değindiğim gibi- Nursî’nin de Seyyid Abdülkadir’in de “İttihad-ı İslam” gibi bir idealleri vardır. Bu ideal, kendi doğası içinde “meşru” bir amaçtır. Araçları da “uhuvvet/kardeşlik” ve “ümmet” gibi “meşru” argümanlardır. Böyleyken, bala sirke katmak misali, araya “Sünnilik” gibi bir ajan ifadeyi sokuşturmak, art niyetliliktir, zihin bulandırmaktır. Şüphesizdir, kişisel düşüncelerini, kanaatlerini, kaprislerini merkeze alan egosantrist kişilikler, başkalarına hayat hakkı tanımazlar. Ne kadar haklı da olsalar, semtlerinden olmayanları “taşralı” görürler; kıyıda, köşede değerlendirirler. Elbette bu durum, mevcut “düşünsel anarşizm”i besler, kaotik gayyayı daha da derinleştirir.

Hasılı, beklentimiz, Nursî’nin Abdülhamid’le ilgili “orta yol” tespitidir. O da şudur: “Evvelhaydar ağalık vardı. Şimdi siz dehaydoyaptınız. Halbuki bize lazımhaydardır.” (14) Yani, öncekiler (İstibdat taraftarları) ona “Cennetmekân, Ulu Hakan” derlerdi. Şimdikiler (İttihatçılar) “Kızıl Sultan” diyorlar. Halbuki doğru olanı, “Sultan Abdülhamid”dir... Bu örnek gibi, Nursî’yi aşırı övenler (ifratçılar) ona toz kondurtmazlar; tenzihe, takdise çalışırlar. Onu yerenler (tefritçiler) nefret ve lanetle anarlar; hiçbir yanını kabul etmezler. Onu anlamaya, tanımaya, ondan yararlanmaya çalışanlar ise (vasatçılar), iki aşırı ucun ortasında “orta yol”u bulmaya, hakiki profilini ortaya koymaya çabalarlar. Yazarın yaptığı, ne yazık ki “uçlarda” dolaşmak şeklindedir. Bazen, en “değme” Nurcu’dan daha çok Nursî’yi savunur, hakkında olumlu ve doğru tespitlerde bulunur, bazen de “Cilasun” ve benzerlerinin çizgisinde seyreder durur. Yani, bir türlü orta yolu bulamamaktadır.

Devam edecek..


(1) Bediüzzaman’ın Hançeri, s. 184
(2) İçtimaî Dersler, s. 34
(3) Bediüzzaman’ın Hançeri, s. 88
(4) İçtimaî dersler, s. 54; Emirdağ, s. 424
(5) el-Hucurat, 10
(6) Âl-i İmrân, 110
(7) Emirdağ Lahikası, s. 153
(8) eş-Şura, 23
(9) İçtimaî Dersler, s. 159-160
(10) Bediüzzaman’ın Hançeri, s. 88
(11) age. 78
(12) age. 301
(13) age. 88)
(14) İçtimaî Dersler, s. 28

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89