• BIST 1.413,800
  • Altın 498,16
  • Dolar 8,4450
  • Euro 9,9950
  • İstanbul 27 °C
  • Diyarbakır 35 °C
  • Ankara 27 °C
  • İzmir 31 °C
  • Berlin 17 °C

Binelim kuşa gidelim Muş’a (2)

Rahmetullah Karakaya

21 Mayıs 2019’da uçakla ikinci kez İstanbul’dan Muş’a gittim.

Ertesi gün açtığım izale-i şuyu davasının ikinci duruşması vardı.

Erken saatte yine Sabiha Gökçen Havaalanı’na vardım.

Uçağımız saatinde kalktı. Artık tecrübeliydim. Açık bir hava vardı. 12.30 sıralarında Muş Alparslan Havaalanı’na indik.

Memleketimin ovasında, dağlarında bahar yüzünü göstermişti.

Pistte inşaat vardı. Uçak terminale uzak bir noktada durdu. Yoğunluk olmadığı için kısa sürede dışarı çıktık.

Bulanık minibüsüne bindim. Hasköy, Korkut ve Kelereş üzerinden Bulanık’a hareket ettik.

Kelereş ismine aşinayım. Tabelada Siyahkale’yi görünce yanımdakine Kürtçe ismini sordum. Yanılmamıştım. Demek ki 1960’tan sonra adını doğru tercüme etmişlerdi…

Buğday tarlaları yeşermeye başlamıştı.

Köyümüz Pırkaşın’ın sınırından geçerek, Liz, Gülçimen üzerinden Bulanık’a vardık.

Öğretmenevi yakınında araçtan indim. Ancak boş yer olmadığı için bir otele yerleştim.

Yüksek tansiyonum ve geçirdiğim beyin operasyonu nedeniyle yıllardır oruç tutamıyorum. Ramazan olduğu için lokantalar, genellikle kapalıydı. Otele yakın bir tavukçuda karnımı doyurdum.

Amacım, 1959- 60 döneminde ilkokul birinci sınıfı okuduğum Cumhuriyet İlkokulu’nu ve Terekeme Mahallesi’ni ziyaret etmekti.

Tek tip tabelalı işyerlerini süze süze yola koyuldum. Çocukluğumun tek katlı yapılarından eser yoktu.

Lahana, buğday, bostan ekili tarlaları, beton binalar kaplamıştı.

Nihayet bir sokaktan tepedeki ilkokulumu gördüm.

Yeşil tepenin yerinde yeller esiyordu. Evler okulun bahçesine dayanmıştı. Yokuşu 56 yıl öncenin heyecanıyla tırmandım. Demir kapıdan bahçeye girdim. Tek katlı olan Cumhuriyet İlkokulu iki kata çıkmış, adı da Mehmet Akif Ersoy İlkokulu olmuştu.

Okul yönetimini ziyaret etmek istedim. Kapı kilitliydi. Bahçede dakikalarca kenti kuşbakışı seyrettim.

Mahzun mahzun yokuştan aşağı indim. Bu sokağın karşısında, tek katlı iki işyeri dikkatimi çekti.

Baştaki dükkan çocukluğumun marangozhanesi olabilir miydi?

Marangozun ortaokulda okuyan oğluna, tahtadan araba ısmarlamıştık. Paramızı peşin ödemiştik. Ertesi gün yapacağına da söz vermişti. Randevu saatinde gittik. İşyeri kapalıydı. Kızarak geri döndük. Bu birkaç gün öyle devam etti. Nihayet bir gidişimizde arabamızı yapılmış bulduk.

Kaç defa geldiğimiz halde kendisini bulamadığımızı söyledik.

İmtihanı olduğu için içerde ders çalıştığını, bu nedenle kapıyı açmadığını açıkladı.

Çok utandık. Çünkü her eli boş dönüşte kendisine bol bol küfür etmiştik…

O bir şey söylemeyince, biz de sesimizi çıkarmadık.

Ama sonra da iyi dost olduk.

Arabamızı çekiştirerek her önünden geçişte, hal hatır sormayı ihmal etmedik.

O dükanın önünde beni dikkatle süzen vatandaşla içten selamlaştık.

Eski Muş yolundan yürümeye devam ettim…

Çocukluğumun lahana tarlaları, bostanlardan iz yoktu. Silme betonlaşmıştı. Gülmemet Karakoyun amcanın evini sordum yaşıtım bir vatandaşa…

Soldan ikinci sokağın girişini tarif etti.

Altmışyıl öncesinden eser kalmadığını, çok değiştiğini söyledim.

-Eskidan mahallemiz çok güzeldi. Kürtler gelince bozuldu, cevabını verdi.

Demek çocukluğumun Ahıskalı muhacirleri artık yerlileşmiş, köyleri Alparslan Baraj Gölü altında kaldığı için kente göçen Kürtler de yabancılaşmıştı!..

Gülmemet Amcanın ahırının yerinde, güzel bir ev yapılmıştı.

Bizim oturduğumuz ev aynen duruyordu. Evin önündeki çeşme de eski yerindeydi. Bahçedeki genç, Gülmemet Amcanın torunuydu. Babası Mustafa Karakoyun’un Bilican Yaylası’na gittiğini bildirdi.

Yolun solundaki derme çatma evde ise diğer oğlu oturuyordu. O da dışarı çıktı. Merhabalaştık, 60 yıl önce burada oturduğumuzu anlattım. Bir tepki vermedi. Yaşı benden küçüktü. Mustafa Karakoyun’la karşılaşsaydık belki bazı noktalarda anlaşırdık. Şu an çok yabancı bir ortamdaydım. Mustafa’ya selam söyleyip vedalaştım…

60 yılın değişimini seyrede seyrede mahzun otelime döndüm.

56 YIL SONRA İKİNCİ GECE

Bulanık’ta, 2019’de geçirdiğim ikinci gece, dolu dolu geçti.

Otelde geceleyen komşu köy Adgonlu Fahrettin Bey, Pırkaşın’den tüm ailemizi yakından tanıyordu.

Bu nedenle sohbetinden, dostluğundan büyük zevk aldım.

Eşi hanımefendi ile İzmir’den memlekette Ramazanı geçirmeye gelmişlerdi.

22 Mayıs sabahı, duruşmam vardı.

Kahvaltı için bir börekçiye girdim.

Niyetli olmadığımı, kahvaltı yapmak istediğimi söyledim.

İçerde yaşlı bir beyle torunu vardı. Gönülsüz gönülsüz arkada bir masa gösterdiler. Bir gün önceden kalma ama güzel bir börek önüme koydular. Bir de portakal suyu. İştahla hepsini yedim.

Oradan hükümet konağına geçtim.

Binanın girişindeki Adliye sakindi. Duruşmam 09.50’deydi. Hakim saat 11.40’da teşrif etti.

Beni 5-6 kişinin çalıştığı kaleme çağırdı zabit katibi…

Duruşma gayriciddi bir ortamda yapıldı. Moralim çok bozuldu.

17 Nisan’daki ilk duruşmada da, dilekçemi beğenmediğini söylemişti. Nedenini sorduğumda ise dava konusu arazimin pafta ve ada numaralarını yazmadığımı bildirmişti.

Ben, hemen birinci maddede, öne sürdüğü eksiği okuyunca, “Sus sus tamam” demisti.

Anladım ki, hakim bey dosyayı incelememiş, dilekçemi okumamış…

Bu kez de duruşmaya geç gelince, izale-i şuyu davasının bu mahkemede sağlıklı bir karara bağlanmasından umudumu kestim.

Çünkü Tapu Dairesi’nden ve Nüfus Müdürlüğü’nden hiçbir belge istenmemişti.

İnternetten biraz geçmişini araştırınca, AKP Buca Belediye Meclisi üyesi, Kıbrıs Yakındoğu Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir avukat olduğunu öğrendim.

İstanbul’dan geldiğimi, ancak duruşma keyfi olarak geç başladığından programımın altüst olduğunu belirterek, davadan vazgeçtiğimi açıkladım.

Hakim şaşırdı, zabit katibine ne yapması gerektiğini sordu…

Yapacak bir şey yoktu…

Davacı olarak yasal hakkımı kullanıyor, davadan vazgeçiyordum…

Bu defa tahrik etmeye başladı.

“Sen Polat Alemdar mısın yoksa?” dedi.

Cevap verme gereği duymadım…

Oysa verilecek çok güzel cevabım vardı.

“Kurtlar Vadisi” dizisinin senaristi gazeteci Ömer Lütfü Mete, meslektaşım ve yakın dostumdu.

“Polat Alemdar” rolündeki Necati Şaşmaz’ın da kayınpederiydi.

Duruşmayı 7 Temmuz 2019’a erteledi.

KAYMAKAMI ZİYARET

Hakim ortada görünmeyince, duruşma öncesi Bulanık Kaymakamı’nı ziyaret etmek istedim.

Hiç olmazsa ilçemin en büyük mülki amirinden, sorunlar konusunda birkaç cümle almaktı amacım.

Özel Kalem’de üç görevli hararetli bir hazırlık içindeydi.

Kendimi tanıttım. Toplantı olduğunu, bir dahaki sefere görüşebileceğimi söylediler.

İsrar etmedim. 56 yıl sonra gelmiştim, herhalde bu kez öbür dünyadan sefer nasip olurdu!..

Duruşmayı beklerken, İlçe Emniyet Müdürü ve ekibinin yukarı çıktığını gördüm.

Gazetecilik damarım kabardı. Dönüşte Kaymakam’a meramımı bir mektupla anlattım. Sağolsun cevabını da aldım.

VARTO’YU ZİYARET EDEMEDİM

Ben hemen Muş’a gitmek için minibüs durağına gittim. Amacım, 70 yıldır merak ettiğim Varto’yu da ziyaret etmekti. Muş’a vardığımda saat l5.00’e geliyordu.

Bu arada, candan dost Nasır Kılıçaslan’la karşılaştım. Varto’ya gitmek istediğimi bildirdim. Gitmek için araç vardı, ama dönüş için sıkıntı çekebileceğimi söyledi.

Çaresiz vazgeçtim. Çünkü ertesi gün İstanbul’a uçacaktım.

Nasır Kılıçaslan, sağolsun Karayolları Misafirhanesi’nde bana yer ayarladı. Odama eşyalarımı bıraktım.

Muş Kalesi’ne çıkmak üzere yola düştüm. Muş-Bitlis karayolundan sapan yokuşu tırmanmaya başladım. Geniş ve modern bir bulvardı.

Eski şehir, Kale çevresinde olduğu için, “Burası Muş’tur, yolu yokuştur” türküsünün sözleriyle uyumlu bir güzergahtı.

Yolun ortasına geldiğimde kan şekerim düşme sinyalleri verdi.

Mübarek Ramazan’dı ve yeme içme yerleri kapalıydı.

Derken Urfa Baklavacısı levhası gözüme ilişti.

İçeri daldım. İki genç vardı. Niyetli olmadığımı, kan şekerimin düştüğünü, acil bir tatlı yemem gerektiğini bildirdim.

Kuytudaki bir masaya buyur ettiler. Bir porsiyon güzel baklavayı, iki şişe su eşliğinde mideye indirdim. Kan değerlerim normale dönmeye başladı. Yürüyüşe devam ettim. Belediyenin yanından geçtim. Kalenin altındaki sitenin içinden, en sarp yerden kaleye tırmandım.

Sol tarafımdan başı karlı dağlar, aşağıda ise uçsuz bucaksız Muş Ovası gözün alabildiğine uzanıyordu…

Bir burcun üzerine oturdum.

Umarım kale ve çevresindeki eski yapılar, koruma altındadır.

Usul usul ünlü Muş türküsüyle hasret giderdim:

Havada bulut yok, bu ne dumandır,
Mahlede ölüm yok, bu ne şivandır
Şu Yemen elleri ne de yamandır

Anom Yemendir, gülü çemendir
Giden gelmiyor, acep nedendir?

Kışlanın önünde çalınır sazlar
Gözlerimde yaşlar, yüreğim sızlar
Yemene gidene ağlıyor kızlar

Burası Muş’tur, havası hoştur
Giden gelmiyor acep ne iştir?

Kışlanın önünde redif sesi var
Açın çantasını, bakın nesi var
Bir çift kundurayla bir de fesi var

Burası Muş’tur, yolu yokuştur
Giden gelmiyor, acep ne iştir?

Her sabah kalkirem, yola bakirem
Ağam ben ölmene inanamirem
Geleceksin elbet bir gün, inanirem

Burası Muş’tur, havası hoştur
Giden gelmiyor, acep ne iştir?

ORUÇSUZA YEMEK YOK

Kaleden inince, açlığım bastırdı.

Baklavacı dostlara gittim. Sabahtan beri aç olduğumu, karnımı doyurmam gerektiğini bildirdim.

Yanda bir lokanta vardı. Oraya götürdü gençlerden biri. Yolcu olduğum için oruçlu olmadığımı, mümkünse yemek servisi yapılmasını rica etti

Genç aşçı, kararlılıkla “Ben orucum. Oruç tutmayana hizmet edip günaha girmem” dedi.

Yanında oturan bir kişi, nereden geldiğimi sordu. İstanbul’dan uçakla geldiğimi, yüksek tansiyonum olduğu için zaten oruç tutamadığımı söyledim.

O da hemen fetvayı verdi:

“İki saat yolculuktan sonra Muş’a gelmekle seferi sayılmazsın.”

Haydi gel de çık işin içinden.

Aşçıya döndüm, “Kardeşim, ne günahından bahsediyorsun? Oruç tutmuyorsam günah benim. Yani oruç tutana yemek verirken sevap mı kazanıyorsun ki, bana verince günaha giresin. Varsa günahını ben yükleniyorum” dedim.

Sağolsun yanımdaki genç de beni destekleyince, kalkıp servis hazırladı…

Sonuçta Ramazan’da Muş’a giden kişi, niyetli değilse aç kalacağını hesaba katıp hazırlıklı olmalıdır.

Geceyi Karayolları Misafirhanesi’nde geçirdim.

Antalyalı Mühendis Bayram Başaran’la aynı odayı paylaştım.

İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu bu donanımlı gençle, gece yarısına kadar sohbet ettik. Geleceğin umudu olan gençlere güvenim, bir kez daha tazelendi.

Sabah da, terminalde perdeyle çevrili çayhanede kahvaltı ısmarladı bana. Beni İstanbul’a uğurladı.

Ama yazmadan edemeyeceğim.

Ülkemize çok sayıda turist gelmesini yürekten istiyoruz.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki turizm potansiyeli de gözardı edilemez.

Ama Ramazan’da, günümüzde de süren hoşgörüsüzlükle bu misafirleri nasıl ağırlayacağız?

Başka inanç sahiplerine yaklaşımımızda, sorun değil midir bu durum?

Bir nöbetçi lokanta, kahve düşünmek, riyakarlık yapmaktan daha meşru bir çözüm olamaz mı?

Ben, bir daha Ramazan’da, yolumu memleketime düşürmemeye karar verdim…

1996’da yayınlanan kitabım “Süphan Dağı”ndaki bir hikayede, 1966’da l0 gün kaldığım antik Andak köyünü, Muş’a yine gelmek nasip olursa tekrar ziyaret edeceğim sözü vermiştim.

Bir ay arayla yaptığım iki ziyarette de, maalesef bu sözümü yerine getiremedim…

Çünkü İstanbul’da beni bekleyen ağır hastalarım vardı.

Bir kez daha gönlümü Muş’ta bırakarak gönüllü gurbetime döndüm…

30 Mayıs 2019- Beşiktaş

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89