• BIST 97.583
  • Altın 145,649
  • Dolar 3,5726
  • Euro 3,9955
  • İstanbul 25 °C
  • Diyarbakır 27 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 25 °C
  • Berlin 23 °C

Üstad, Kürd ve Kürdistan tabirlerini kitaplarından silmiş mi? (11/I)

Abdullah Can

Risale-i Nurlarda tahrifat (Üstad, Kürd ve Kürdistan tabirlerini kitaplarından silmiş mi? (11/I) 

Yakın bir zaman önce, Üstad’ın hayattaki talebelerinden Tillolu Said Özdemir ağabeyle görüştüm. Said Özdemir, Risale-i Nur’un tab’ ve neşir vazifesinde, bizzat Üstad tarafından yetkili kılınmış varislerden biridir. Ve kendisi, bu vazifeyi 1952 yılından beri yürütmektedir. Hâlihazır, İhlâs-Nur Neşriyatının sahibidir. İlerlemiş yaşına rağmen bazı TV, Radyo programlarına, seminer ve konferanslara da katılmakta; Risale-i Nur ve Üstad’a dair hatırat ve malumatlarını kamuoyuyla paylaşmaktadır. 

Said Özdemir ağabeyle görüşmemde, kendisine bazı sorular sordum; tahrifatlarla ilgili kafalardaki istifhamlara cevaplar aradım. Belki vaktin darlığından, belki sıhhatinin elvermeyişinden, belki beşeriyet muktezası bazı ön kabul ve önyargılarından ve belki de – maslahat gerekçesiyle– söz konusu tahrifatlarda bizzat medhalinin oluşu gibi nedenlerle, sorularıma tatminkâr cevaplar alamadım. Sorduğum sorular, özetle şunlardı: 

1 – Üstad, henüz hayattayken yüzbinlerce Nur nüshalarının el ve teksir makinesiyle (eski yazıyla) neşredildiğini biliyoruz. Neşredilen bu nüshaların Üstad’ın tashihinden geçtiğini de biliyoruz. Neden bu güne kadar bu musahhah (tashihli) Külliyat’tan bir adedi tarafınızca ya da diğer naşirlerce piyasaya sürülmemiştir? Malumunuz, yeni yazıyla neşredilen Külliyat’ta bazı tebdil ve tağyirlerin yapıldığına dair şüpheler var; bu şüphe ve şaibelerin izalesi adına musahhah bir Külliyat’ın ortada olması elzem değil mi? Şayet bu tebdil ve tağyirler, Üstad’ın bilgisi dâhilinde ya da onun talimatıyla olmuş ise, bunun dahi belgelenmesi lazım gelmez mi? 

2 – Birinci soruyla alakalı olarak, Münazarat’ın ilk 1/3’lük kısmı, İşaratu’l-İ’caz’ın Münafıklara dair kısmı (12 ayetin tefsiri), Mektubat’ta Vehhabîler bahsi, Lem’alar’da Dokuzuncu Lem’a, Lemâ’at’ta 1/3’lük kısmı... neden bizzat sizin de bastırdığınız eserlerden çıkartılmıştır. “Çıkarılsın” talimatını Üstad vermiş ise, bunu teyid ve tevsik eden bir mektup ibraz edebilir misiniz? 

3 – Divan-ı Harb-i Örfî ve Münazarat gibi eserlerde yapılan köklü değişiklikler (çıkarmaların dışında) neye binaen yapılmıştır? İddia ettiğiniz gibi, şayet bu değişiklikler, Üstad’ın tasvip ve tensibiyle yapılmış ise, bunu belgeleyebilir misiniz? Başka bir ifadeyle, Üstad’ın tashihinden geçmiş nüshalardan birer numune ibraz edebilir misiniz? 

4 – Hâlihazırda neşir vazifesini yürüten yayınevlerinin neşretmiş oldukları Külliyat’ların birbiriyle uyumlu olmaması, birçok kısımlarında büyük farklılıkların görülmesini nasıl izah etmeliyiz? Bu değişiklikler Üstad’ın tashihine istinad ediyorsa, buna dair Üstad’dan bir izahat var mı; verebilir misiniz?    

5 – Dördüncü soruyla bağlantılı olarak, siz de diyorsunuz ki: Benim bastırdığım Tarihçe-i Hayat’ta, Barla Hayatı kısmında geçen “Muasır medeniyet seviyesine ulaştıracağız gibi maskeli ve sureta parlak kelâmlarla iğfalatta bulunarak Komünizm rejimine zemin hazırlanıyordu” ifadesi, diğer yayınevleri tarafından çıkartılmıştır. Bu açıkça bir tahrifat örneği değil mi? Bir neşriyat varisi ve Üstad’ın talebesi olarak bu tahrifata neden müdahale etmediniz? Bu sessizlik, tahrifatçıları cesaretlendirmiş olmadı mı? Hâlbuki yapılan tahrifatlar; çıkartma ve değiştirmelere mukabil bir lahika neşretmeniz gerekmez miydi? Yapılan tahrifatlara “dur” demeniz gerekmez miydi? Emanetin korunması, özellikle sizlerin omuzlarında değil miydi? 

Hâsılı, sorduğum bu sorularıma makul ve mukni cevaplar beklemek hem benim, hem de konuyu takip edenlerin en tabii hakkı iken, maalesef ve maatteessüf, ağabeyimizin getirdiği izahlardan kendim tatmin olamadığım gibi, bu hususta şüphesi olanlardan hiç kimseyi de tatmin edeceğine ihtimal vermiyorum. Zira muhterem ağabeyin cevapları, cevap olmaktan çok kestirip atmak kabilindendi. Mesela, “Üstad’dan duydum”, “Üstad bana söyledi”, “Belgeye ne gerek var; ben varım ya”, “Yalan söyleyecek değilim ya”, “Üstad çıkartılsın dedi”, “Üstad değiştirilsin dedi”… kabilinden tamamen sübjektif ve indî mülahazalar...

Ben, defaatle: “Abi, kitaplığınızda binlerce risale var; bu söylediklerinize –rica ediyorum– bir numune gösterir misiniz?” dedim. Ama nafile, aldığım cevap hep aynı oldu; “Bana güvenmiyor musun?” Ben yine, “Abi, Nurlar’ın tahrifata uğratıldığına dair öteden beri iddialar var; bu iddiaları çürütmek ve iddiacıların istifhamlarını gidermek gibi bir sorumluluğunuz var. Neden bu güne kadar, belgeleriyle birlikte bir lahika neşretmediniz?” dediğimde, “Ne yapabilirdim ki, onlarca yayınevi ve milyonlarca neşredilmiş eserler var… Önüne geçemezdim ki!” gibi acziyet ifade eden sözler ya da baştan savma cevaplarla beklentilerimi boşa çıkardı. 

Kısacası, bir kez daha giriştiğim bu “Tahrifat” ve “Tahrifatçılık”ı deşifre çalışmasının ne kadar yerinde ve isabetli bir hizmet olduğuna kanaat getirdim. Onun için de çalışmanın devamı noktasındaki inancımı, azmimi ve kararlılığımı yeniledim. 

Unutmadan söyleyeyim; Said ağabeyin, cevaplarından en uzunu şöyleydi (mealen): “Üstad, o günkü (Cumhuriyet dönemi) milliyetçileri tahrik etmemek ve kitapları umuma mal etmek için “Münazarat” ve “Divan-ı Harb-i Örfî” kitaplarında geçen ‘Kürd’ ve ‘Kürdistan’ ifadelerini bizzat çıkartmıştır.” Ben, “Öyle olsaydı, bu çıkartılan kelimelerin bütün Külliyat’a şamil olması gerekmez miydi? Yani bu kelimelerin tüm Külliyat’tan tasfiye edilmesi icap etmez miydi? Hâlbuki biliyoruz ki Külliyat’ın birçok yerinde bu kelimeler vardır ve müdahale edilmemiştir.” dediğimde, sadece sükûtla geçiştirdi. 

Evet, hiç kusura bakılmasın; bilinçli ve kasıtlı bir tırpanlama söz konusu… Külliyat’a kastedenler, sadece bu kelimelerle yetinmemişlerdir, birçok kelime, cümle, paragraf, sayfa ve sayfalara da müdahale etmişlerdir; keyiflerince çıkartma ve değiştirme teşebbüsünde bulunmuşlardır. Mesela, düşünüyorum; Mektubat’ta geçen ve yaklaşık 8 sayfa kadar olan “Vehhabiler Hakkında”daki mevzunun çıkartılmasında ne maslahat var ve gerekçesi ne olabilir? Sizi bilmem, ama benim şahsî yorumum şudur: 

Bediüzzaman’ın Kur’an’dan ahzettiği Risale-i Nur’ların meslek meşrebi “Ehl-i Beyt”in meslek ve meşrebidir. Hiçbir Nur Talebesinde Vahhabilik damarının olamayacağını özellikle vurgular. Buna rağmen, yeni yazıyla Külliyat basılırken, özellikle iki şahsın müdahalesi sonucunda Vahhabilik bahsinin çıkartıldığına kaniim. Bunlardan birisi Suudi finansmanının Türkiye ayaklarından olan bir kurumun direktörü, diğeri ise vefatına kadar Suudi Arabistan’ın devlet radyosunun Türkçe servisinde sunuculuk yapmış bir zat... Malum olduklarından, ilama gerek duymadığım bu iki şahsın, Vahhabiler bahsinin Mektubat’tan çıkartılmasında etkileri vardır kanaatindeyim. Her ne ise, zaman en büyük müfessirdir…    

Şimdi, tahrifat örneklerinden iki-üçünü sunduktan sonra, Said Özdemir Ağabey ve onun gibi düşünen nicelerin iddia ettikleri gibi, acaba, gerçekten de Said-i Nursî Hazretleri Cumhuriyet’ten sonra kendi eserlerinden “Kürd”, “Kürdistan” ve “Kürdçe”... kelimelerini çıkartmış mıdır? Doğru ya da yanlış, bizzat kaynağa inerek, ondan göstermeye çalışalım. Eğer bu kelimeler, birilerini rahatsız etmesin diye bizzat Üstad tarafından kitaplarından çıkartılmış ise, bu durumda Cumhuriyet döneminde yazmış olduğu hiç bir eserinde; hiç bir mektup ve müdafaatında bulunmaması gerekir. Yok, eğer varsa, bu durumda Bediüzzaman adına uydurulan iddiaların ve ona rağmen yapılan tahrifatların asılsızlığı bir kez daha ispatlanmış olacaktır. İşte o iddialara bina edilen bir tahrifat örneği ve aynı zamanda iddiacıların iddiasını çürüten bir gerçek: 

Tahrifli şekli: 

47716

Bediüzzaman’ın On İkinci Şua’ adlı risalesinden aldığımız bu paragraf, 1943-44’lerde, Denizli Hapsi sürecinde sarf edilmiş bir sözdür. Yani Cumhuriyet dönemi ve tek parti diktatoryasının ayyuka çıktığı bir dönem... Buna rağmen, Bediüzzaman “Kürdistan” ve “Kürd” ifadesini kullanıyor, kullanmaktan da çekinmiyor. Diyeceksiniz ki bu paragrafta “Kürd” geçmiyor; onu nerden çıkartıyorsun? Haklısınız, bu paragraf –yukarıda belirttiğim gibi– tahrife uğramıştır. Yani, tahrifatçılar altı çizili kelimelerden birine müsamaha gösterirken, birini değiştirmiştir. İşte bunu doğrulayan asıl ve orijinal paragrafımız: 

47717

Görüldüğü gibi, orijinal paragrafta ikinci altı çizili kelimemiz “adamın” değil, “Kürdün” şeklindedir. Demek Cumhuriyet döneminde bile, Üstad ne ise, ne diyecekse öyle kalmış ve öyle söylemiştir; zannedildiği gibi bahsi geçen kelimeleri değiştirmemiştir. Değiştirenler, tahrifatçılardır; Bediüzzaman adına yalan uyduranlardır. 

İkinci bir tahrifat ve tahrifatçıları tekzip eden bir örnek:  

47718

Bu paragrafta altı çizili cümlede geçen “Şarkta” sözcüğü, esasında “Kürdistan’da”dır. İşgüzar tahrifatçılar bu kelimeye olan tahammülsüzlüklerinden olsa ki, bu kelimeyi kaldırıp yerine dikkat çekmeyecek bir kelimeyi kondurtmuşlar. Hâlbuki şunu düşünemeyecek kadar ferasetsizdirler; Bediüzzaman, mücerred manada “Şark” kelimesini bütün âlem-i İslâm coğrafyası için kullanmıştır. Söz konusu “Kürdistan” olduğunda ise, bazen “Vilayat-ı Şarkiye” terkibini kullanır. Bunu ispatlamak için Risale-i Nur Külliyatı’ndan yüzlerce örnek verilebilir; ancak şimdilik bu konuya girmeyeceğim. Ancak sadece şunu söyleyelim ki, bu paragraftan hemen sonraki paragraftaki “Beytüşşebab aşairi” ifadesi, “Şark” kelimesinin “Kürdistan” yerine konulduğunu gösteren en açık delildir. 

Şimdi de, bu tahrifli metnin aslına, yani orijinal metnine bakalım; tahrifatçıların hünerine şahit olalım: (Aşağıdaki Osmanlıca orijinal Metin Sözler Neşriyat’ın bastırmış olduğu ve Üstad’ın Talebesi Ceylan Çalışkan’ın kendi el yazısıyla yazmış olduğu Arabî Mesnev-i Nuriye’nin 251’inci sayfasından alınmadır. Bu eser, Üstad’ın tashihinden geçmiştir) 

47731

  Bu orijinal (tashihli) metni teyid eden bir diğer orijinal metni daha verelim. Bu metin de merhum Ceylan Çalışkan’a ait olup bizzat yazmış olduğu Divan-ı Harb-i Örfî’nin 15 ve 16’ncı sayfalarında geçmektedir: 

47732
47721

İkinci metni biraz uzunca vermemin sebebi, içinde Üstad’ın bizzat tashihinin de görülüyor olmasıdır. Her ne ise... Her iki paragrafın birbirini doğrulaması, latince çevirisinde ise “Kürdistan” kelimesinin kaldırıp “Vilâyat-ı Şarkiye” şeklinde tahrif edilmesi, tahrifçilerin tahrifkârlığını ve habis niyetlerini gözler önüne sermektedir. Fazla söze ne hacet? Yalanlarla-dolanlarla bu güne kadar Nurlar üzerindeki cinayetlerini örtbas ettirmeye çalışan tahrifatçı kadronun ne kadar doğruluktan, dürüstlükten ve Nurlara sadakatten uzak olduklarını apaçık ortaya koymaktadır.  

Yazımın bu birinci bölümünü sonlandırmaya çalışırken, Said Özdemir Ağabeyin bastırdığı Sözler kitabının arka kısmında yer alan Lema’at’in başındaki Üstad’ın “Sahabelerin gazavatına dair Kürdçe 47761  (Qewlê Newala Sîsebân) nâmında bir destan vardı” cümlesinde geçen “Kürdçe” ifadeyi niçin sildiğini sormamız durumunda, acaba kendisinin cevabı ne olacaktır, merak ediyorum. Kendisinin neşriyatında bu kelime yok iken, diğer yayınların çoğunda yer aldığını da ayrıca hatırlatmak isterim.

(Devam edecek)     

  • Yorumlar 13
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89