• BIST 89.764
  • Altın 145,200
  • Dolar 3,6300
  • Euro 3,9131
  • İstanbul 11 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 20 °C
  • Berlin 7 °C

Risale-i Nur’ların tahrifatı -10 (Tevhid’den Şirke bir evrilme seansı)

Abdullah Can

Bilindiği gibi, soluduğumuz havanın, içtiğimiz suyun ve yediğimiz gıdaların maddi sağlığımızla doğrudan ilişkisi vardır. Temiz olmaları, sıhhatimizi ne kadar olumlu etkiliyorsa, kirli olmaları da bir o kadar olumsuz etkiler. Tıpkı bunun gibi, okuduklarımızın, dinlediklerimizin ve öğrendiklerimizin de manevi sağlığımız üzerindeki etkileri inkâr edilemez. Bunların da olumlu ya da olumsuz olmalarına bağlı olarak düşüncelerimizde, inançlarımızda ve uygulamalarımızda yapıcı ya da yıkıcı etkileri görülür.

İşte, genel olarak Müslümanlarda, özel olarak da Nur Talebelerinde görülen olumlu düşünceleri ve olgun kişilikleri İslâm’ın yapıcı, inşa edici karakterine bağlarken, onlarda oluşan olumsuz, itici ve yozlaşmış kişilikleri de saptırılmış İslâm ya da İslâm ambalajlı ideolojilerin güdümüne girmelerinde aramak lazımdır. Yani manevi beslenme kaynaklarının kişiliğin oluşmasındaki müspet ve menfi etkileri inkâr edilemez; gün gibi ortadadır.

Bu çerçevede, konumuza girecek olursak; Müslümanların sağlam imanını ve istikametli düşüncelerini bozmak için devreye giren sinsi çevreler, temel manevi beslenme havzalarımıza yöneldiler. Kur’an’ın, Sünnet’in ve onlardan kaynaklanan tefsir ve fıkhî içtihadların tahrif ve tahribine koyuldular. Allah’ın koruması altında olan Kur’an hariç, parmak karıştırmadık hiçbir manevi kaynağımızı saf ve sağlam bırakmadılar; bulandırdılar, kirlettiler, yozlaştırdılar, mecrasından çıkarttılar. Bu kaynaklardan biri de, Kur’an’ın asrımıza hitap eden eşsiz tefsirlerinden biri olan Risale-i Nur Külliyatı’dır. Bütün İslâm dünyasının, özellikle de Nur Talebelerinin başucu kitabı diyebileceğimiz bir önemi haiz olan bu eserler külliyatına bazen talebe, bazen dost, bazen naşir kisvesiyle nüfuz ederek, o Kur’anî surda gedikler açtılar; onun Kur’anî ve imanî ifadelerini değiştirdiler; bozdular. Yani tahrif ettiler…

İşte bu yazımda, size bir başka tahrifat örneği sunacağım. İbret ve dehşetle okuyacağımız bu tahrifat, genelde tüm okuyanların, özelde ise Nur Talebelerinin zihin dünyasını hedef alan, onların düşüncelerini bombardıman eden sinsi planın bir parçasıdır. Sinsi plan; tevhid akidesini bozmak, dejenere etmektir. Planın bu parçası ise, tevhidin sosyal ve siyasi boyutuyla alakalı bir tahrifattır. Tahrifatın yapıldığı kitap Tarihçe-i Hayat’tır. Başlık, “Üstad’ın Müdafaası”. Bakalım, gerçekten Üstad’ın Müdafaası mıdır? Yoksa bu başlıkla neşredilmiş tahrifatlı bir dilekçe metni midir? (Her yazımda olduğu gibi, yine belgeler konuşacak).

Tahrifatlı şekli:

46813

Altı çizili metin, “Üstad’ın Müdafaası” başlığıyla bir-iki neşriyat hariç tüm yayınevlerinin bastırmış olduğu Tarihçe-i Hayat’larda, “Tahiller” bölümünün sonlarına doğru olan kısmında yer almaktadır. İsteyen bakabilir. Bilerek Yayınevlerinin adını vermiyorum. Ama bu hususta inkâr ve itirazlar yükselirse, hepsini teşhir edeceğim.

Şimdi belge olarak verdiğim bu sayfanın altı çizili kısmın girişindeki vurgulamalara dikkat edin lütfen! Sonrasında ise, sondaki “muhalefet etmiş isem kanunlar haricine mi çıkmış oldum? Yoksa, Anayasanın hakikî ve samimi müdafaasını mı yapmış bulundum?” cümlesi arasında bağlantı kurmaya çalışın! Hiçbir münasebet var mı? Hangi kanun, hangi anayasa? Said-i Nursî’nin hangi kitabında Tek Parti Diktatoryası’nın Anayasası ve kanunlarının müdafaası vardır? Onu ezen, süren, zehirleten; kitaplarını yasaklatan zihniyetin hazırlamış olduğu Anayasa ve onun kanunlarında ne keramet vardır ki müdafaasını yapsın? Hem de hakikî ve samimî müdafaasını!... Tahrifli paragrafın giriş kısmında, mevcut yönetim için “Medeniyet’in bozuk kısmı”, “mutlak istibdad”, “lâiklik maskesi altında dine ve dindarlara tatbik edilen en ağır bir baskı” vurgulamalarını yapan bir Said-i Nursî, nasıl olurda kendisini çürütürcesine son cümleleri kullanır?

Şimdi de orijinal ve bozulmamış aynı paragrafı okuyalım: (Bu paragraf Emirdağ Lahikası’ndan alınmıştır)

Osmanlıcası:

46814

Tıpkı çevirisi: 

 46815

Gelin de bu bozuk zihniyeti anlamaya ve çözmeye çalışın! Görüldüğü gibi, yukarıdaki tahrifli paragrafın orijinalinde daha farklı ve çarpıcı vurgulamalar mevcut… “Kur’an’ın kudsî kanunları”, “anarşilik hesabına ve bir nevi Bolşeviklik” (o günkü yönetim için), “istibdad-ı mutlak manasında Cumhuriyet” (ki başka savunmalarında da aynı vurguyu yapar), “eşedd-i zulme alet olabilen muvakkat bir rejim” (o günkü uygulamasıyla Cumhuriyetin, zulüm üzerine müesses ve geçici bir rejim olduğunu ifade ediyor), “değil yalnız ben, belki bütün ehl-i vicdan muhaliftir.”

Evet; farkı görün ve bu tahrifatçı zihniyetin Üstad’a ve onun şahsında İslâmiyet’e ve Nur Talebeleri’nin şahs-ı manevisine nasıl bir ihanet içinde olduklarını anlayın ve ibret alın! Said-i Nursî’ye kan kusturan bir rejime ve onun taşeronlarına bu denli nezaket ve şirinlik gösterisinde bulunan tahrifatçı beyinler, nasıl da Cebrail ile Şeytan’ı barıştırmaya çalışmışlar, bir daha görün ve tanıyın!

Peki, “Üstad’ın tashihinden geçmiştir” (!) dedikleri Tarihçe-i Hayat’taki bu tahrifatın kaynağı kim? Hiç şüphesiz Eşref Edip’tir. Sebilürreşad mecmuasının sahibi. Cumhuriyet öncesinde katıksız bir İslam müdafii olan bu şahıs, yeni rejimin kurulmasıyla birlikte onlara dost ve şirin görünmenin; hatta rejimin müessisinin yakınında durmaya çalıştığını bilmek istiyorsanız, adı geçen mecmuadaki “Sebilürreşad ve Millî Mücadele” seri yazılarına bakabilirsiniz. Sözü edilen yazılar, bizzat Eşeref Edip’e aittir. Eşref Edip, Üstad’ın “Mahkeme Reisi”ne başlığıyla Emirdağ Lahikası, Cilt-2’de neşredilen dilekçesinin başlığını ve yukarıda ispatlandığı gibi bir kısım yerlerini değiştirerek “Üstad’ın Müdafaası” başlığıyla kendi kitabı olan “Said Nursî, Hayatı ve Mesleği” adlı kitaba aktarır. (s. 127). Daha sonra, Tarihçe-i Hayat’ı hazırlayan ekip de aynı tahrifli yazıyı olduğu gibi kitaba geçirirler. Bunun böyle olduğu açık ve kesin olmakla birlikte, Abdülkadir Badıllı Ağabey’de “Mufassal Tarihçe”nin 3. Cildinde, sayfa 1790’da teyid etmektedir.

İşte bu kafa yapısıdır ki, Risale-i Nur’daki saf ve berrak, müstakim ve tevhidî anlayışı, kavrayış ve yaşayışı bulandırdı, bozdu; etkisiz ve yetkisiz kıldı. Hattâ bu bozuk ifadeleri sıklıkla okuyan, bunları Üstad’ın görüş ve ictihadı olarak benimseyen halis-muhlis yüzlerce Nur Talebesi’ınde fikrî inhiraflar, siyasî sapmalar, amelî istikrarsızlıklar ortaya çıktı. Meselâ kendilerini Nur Talebeleri addeden bir cenah, Demirelciliği bir itiyad ve itikad haline getirdiler. Önceleri “ehven-i şer” maslahatıyla baktıkları bir partiyi, daha sonra vazgeçilmez bir itikadî mezhep edindiler; neşriyatlarında, günlük sohbetlerinde, istişarelerinde, Nur Derslerinde bir propaganda malzemesi yaptılar; her seçim arefesinde kitlelerini bu şahsın kendisine, partisine ve devamı olan partilere oy vermeye zorladılar; her gerekçeyi, her cerbeze ve demagojiyi kullanarak malum derin yapılanmaları ve zındıka komitesiyle bağlantılı teşekkülleri meşrulaştırmaya say ve gayret ettiler. Yetmiyormuş gibi; Üstad’ı NATO’cu ve Amerikancı gösterdiler. Bu bedbahtça tavır halen de devam etmektedir.

Yine, Nurlara serpiştirilmiş bu bozuk ve tahrifatçı düşüncelere istinad eden kimi büyükler, büyüklüklerine yakışmayan düşünce ve ictihadların içine girdiler; kendilerini dinleyen ya da mensup olanları da bu anafor ve gayyanın içine çektiler. Sırf ibret alınsın ve bundan böyle de aynı hatarlı ve badireli yollara tevessül edilmesin diye nazarınıza bir belge sunuyorum. Bu belge, 12 Eylün Cunta Anayasası’nın hemen sonrasında mahalli bir gazetede, ömrüm kadar Nurculuğu olan bir kanaat önderiyle yapılmış bir röportajdır. Kur’an’ın “Fa’tebirû yâ uli’l-elbab” ve “Fa’tebirû yâ uli’l-ebsâr” demesi kabilinden paylaşıyorum:

 46816

Altı çizili kısımları okursak, Nurcu olarak bilinen kimi şahsiyetlerdeki fikrî ve hatta neticesi itibariyle itikadî savrulmanın ve paralanmanın hangi boyutlara geldiğini görmek mümkündür. İmanda tevhidi, amelde istikameti ısrarla savunan ve telkin eden Risale-i Nurların, bazı kimselerde nasıl tesirsiz kaldığını; Allah yerine, etten-kemikten mürekkep kimi zorba ve diktatör şahısların, yani cuntacı generallerin nasıl ilahlaştırıldığını ve heva-i nefislerinin nasıl kutsandığını dehşet ve hayretle görüyoruz. Şeriat-ı Muhammediye yerine cuntacıların talepleriyle oluşturulmuş bir Anayasanın nasıl “icma-i ümmete” mazhar kılındığını ibretle okuyoruz. Ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri gibi binlerce hak ihlallerine imza atmış bir zulüm çarkının, bir gladyatorik cenderenin nasıl savunulduğunu titreyerek ve ürpererek okuyoruz. Bu mudur tevhidî bakış, bu mudur hakikat-ı imaniye ve Kur’aniyeye sadakat ve bu mudur imanî feraset? Hani ya, “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül saadet-i dareyni iktiza ediyor” du! Hani ya, “Allah’ın zatında, sıfatlarında, icadatında, icraatında… şeriki, şebihi, muini, misli, misali yoktu”ydu!

Yine yukarıda adı geçen ve HÜRSÖZ muhabirinin kendisiyle röportaj yaptığı meşhur hoca, 12 Askeri Cuntası’nın vesayeti altında hazırlanan ve halen de sarmalında yaşadığımız malum Anayasa’nın hazırlık aşamasında “Sayın Devlet Başkanı ve Sayın Konsey Üyelerine Maruzat” ana başlığıyla Konsey Üyelerine gönderdiği 16 sayfalık maruzatında da,  12 Eylül İhtilalı ve ihtilalcılarına akıl ve kalbe ziyan övgülerde bulunuyor. İşte, maruzatın ilk sayfası ve söyledikleri:

 46830

Evet, 12 Eylül Askeri Darbesi için, “Yüklendiğiniz bu hayati hizmeti, elhak millet olarak takdir ve tebrik ediyoruz” diyen Hoca, hızını alamayarak takdir ve tebrik ettiği cuntacıları “yeniden hayata kavuşturucu”lar olarak takdim ediyor: “12 Eylül, uçurumun kenarına getirilen ve çökertilmek istenen aziz vatanımızı yeniden hayata kavuşturma harekâtıdır.” Daha sonra, 12 Eylül darbesi için “Yerinde ve zamanında yapılan bu cerrahî müdahale” tavsifinde bulunan aynı Hoca, “Bu hareketin, aziz milletimiz için son şans olduğu hakkındaki çok yerinde tespitinize (Kenan Evren’n ihtilal sonrası konuşmasına göndermede bulunuyor), memleketimizin içine itildiği vahim durumu görebilen hiçbir ehl-i şuur ve insafın katılmaması mümkün değildir.” Diyebilmektedir. 

Evet, din ve diyanet hususunda toplumun örnek aldığı hocalar ve hoca efendiler, her ne hikmetse siyasî ve içtimaî mevzulara girdiklerinde, bırakın örnek olmayı, kendileriyle birlikte izleyicilerini –maalesef–  amelî ve itikadî saplantılara sürükleyebilmekte; can damarını koparan, kanını içen en büyük hasımlarını dost görme ve gösterme ferasetsizliğine duçar olabilmektedirler. Meselâ, aynı şahıs, adı geçen maruzatının 4. Sayfasında “Bu harekât (12 Eylül Darbesi), vicdan-ı umumînin duası, ilticası ve istimdadının fiilî neticesidir, tezahürüdür, şahlanışıdır” diyecek kadar tevhidî çizginin dışında yorumlara sapabilmekte, adeta darbeye İlahî bir öz ve muhteva kazandırmaktadır. Üstelik, maruzatının sonunda da “Cenab-ı Hak, muîn ve muzahiriniz olsun” diyerek, Kenan Evren ve diğer ihtilalci generallerin –maddeten olduğu gibi– manen de yanlarında olduğunu ilan ediyor. Buna yanalım mı, ağlayalım mı yoksa gülelim mi? Her ne edersek edelim; duamız hep şu olsun: “Allah’ım, bizi Cibali Baba olmaktan ve Cibali Babaların oyununa gelmekten muhafaza eyle!”

Evet, imanda tevhid yoksa, şirk devreye girer; itikatta, ahlakta, amelde, siyasette, ekonomide, kısacası yaşamın tüm alanlarında şirk üniteleri oluşur; çarklar şirkin lehine, tevhidin aleyhine işler. Allah’ın mülkünü ve hâkimiyet alanını batıl mabudların, ilahların ve tağutların tahakküm ve tasarrufuna terk etmenin, onların beyninde taksim etmenin hakiki tevhidle ne alakası var? Bir Allah vardır deyip, işin içinden nasıl çıkılabilir? Hani ya, Mesnevi-i Nuriye’de “La Halika illallah”, “La malike illallah”, “La Müdebbire illallah”, “La Mutasrrıfe illallah…”ı okumuştuk, anlamıştık, anlatmıştık! Nereye gitti o tevhidî inanç ve yaklaşımlarımız? Bu gün tarihin çöplüğüne atılmaya çalışılan ve beş para ehemmiyet verilmeyen bir Anayasa için sarfedilen sözlerin ciddi bir pişmanlık ve tövbeyi mucip olduğunu, bilmem söylememe gerek var mı?

Bakınız, belli çevrelerce “hocalar hocası” ve “efendiler efendisi” olarak bilinen bir başka kanaat önderi, bir başka Risale-i Nur okuyucusu 12 Eylül askerî darbesi olduğunda, hemen bir ay sonra bir demeç veriyor. Bu demecinde, ihtilalci cuntayı büyük sitayişlerle ve hoşamedilerde karşılıyor; sözleriyle cuntacıları da alkış tufanına boğuyor; adeta Mehdi gibi takbil ediyor. Okuyalım.

“Oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi temin etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir; içtimaî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına irca zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. (Böyle bir ilk tefahhus ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri Mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.

.. Ve işte şimdi, bin bir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekasına alamet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihalelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”

Allah aşkına, bir “millî ruh” adına, binlerce zulme, haksızlığa, adaletsizliğe, hukuksuzluğa sebep olmuş; binlerce vatan evladının –düşman değil– , bir hiç uğruna telefatına göz yummuş ya da sebep olmuş bir hareket bu denli kutsanabilir mi? Bir darbeye “zafer”, “asla irca”, “selam durma”, “en muallâ”, “teşekkür”, “son diriliş”, “Hızır gibi" takdirkâr ve tasvibkâr ifadeler kullanılabilir mi? Evet, maalesef kullanılmış ve işte okuyorsunuz. Bütün bunlar, şayet şahısların mizaç ve tıynetinden kaynaklı değilse, ta başından beri Nurlarda yapılan tahrifatlar, bu tahrifatlardan doğan yanlış telkinatlar ve bu telkinatların zamanla inanç haline gelmesinin acı ve zakkumî meyveleridir. Dinimizde, zulme değil alet olmak, en ufak bir meyil dahi caiz görülmezken, o günden bu güne, hemen bütün çevrelerce ağır eleştirilere hedef olan ve adeta yerden yere çalınan bir ihtilal ve ihtilalin komuta kademesi, nasıl olurda Kur’anın hafızı, hadislerin hafızı, Nurların hafızı bir hocaefendi tarafından savunulabilinmiş ve bu gün dahi bu savunmasını kendi özel sitesinde tutabilmektedir? Buna büyük cesaret mi desek, buna pervasızlık mı desek, buna can u gönülden kabul mü desek? Siz ne derseniz deyin, bunların ciddi bir nedamet ve tövbeyi mucip olduğu gün gibi ortadadır.

Hâsılı: Allah’a kul olan kullara kul olmaz; olmamalı. Allah’a iman yerine ırk, mezhep, meşrep, cinsiyet, örgüt, önder, kurum ve kuruluşlar ikame edilemez. Edilse buna iman, tevhid, hak, adalet, istikamet denilmez. Denilse denilse, buna “çağdaş bir şirk”, “modern paganizm” denilir. Bu batıl dinler; etten-kemikten tanrılar, beraberinde karşı din ve mezhepleri, karşı ırk ve cinsiyetleri, karşı meşrep ve örgütlenmeleri doğurur. Bu batıl taassuplar, tevhidden şirke tahvil sürecini başlatır; tevhidin diğer adı olan toplumsal kosmosu (düzeni) yok eder, toplumsal kaosu (anarşiyi) ikame eder. Bu böyle biline! Toplumsal kıyametin kopmaması adına, onun yegâne güvencesi olan tevhidî inanca karşı herkesin ve her kesimin duyarlı ve sorumlu davranması dileklerimle, Nurların her türlü tahriften ve sadeleştirmelerden arındırılmasını dört gözle intizar ediyoruz…

  • Yorumlar 22
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89