• BIST 106.843
  • Altın 142,689
  • Dolar 3,5367
  • Euro 4,1209
  • İstanbul 29 °C
  • Diyarbakır 39 °C
  • Ankara 29 °C
  • İzmir 36 °C
  • Berlin 22 °C

Bir proje kitaptan yansımalar (Ahmet Akgündüz’ün iddialarına cevaplar)

Abdullah Can

Prof. Dr. Ahmet Akgündüz’ün, Osmanlı Araştırmalar Vakfı tarafından basılıp 2013 tarihi itibariyle piyasaya sürülen yeni bir kitabına tanıklık ediyoruz. Kitap, “Arşiv Belgeleri Işığında Bediüzzaman Said Nursî ve ilmî Şahsiyeti” adını taşıyor. Nur Camiasından bir kısmının uzun zamandır reklamını yaptıkları ve yere-göğe sığdıramadıkları bu kitabı ben de merak ettim ve incelemeye koyuldum. Şahsî kanaatime göre, tam anlamıyla bir “proje kitap” mahiyetinde… Zira kendisinin Bediüzzaman’la ilgili olarak bu güne değin söylediklerinden farklı bir şeye rastlamadım. İlgili-ilgisiz, birçok teferruat, tafsilat ve detayların rastgele serpiştirildiği kitap, devasa bir ansiklopediyi andırmaktadır. Bu yazıda, kitabın ilk 108 sayfasını analiz ederek, yazarın iddiaları ile karşı iddiaları, yani kendi görüşlerimi ortaya koyacağım. 

Yazar, kitabının önsözünün sonunda, Üstad’la ilgili olarak, gayet iddialı ve abartılı bir ifadeyle “Bediüzzaman’ın bütün hayat safhalarını, şu kâinat kubbesi altında gizli bir şey kalmayacak şekilde, temel kaynaklar ve arşiv belgeleri ışığında ortaya koymak ve yapılan tahrifat ve yalanları tashih etmek istiyoruz.”(s. 65) diyor. Bu söz, kitabın, bir “proje” çalışması olduğunu açıkça belirtirken, öte taraftan “Biz hatalarımızı bize bildirenlere, omzumuzda dolaşan akrepleri haber verenler gibi müteşekkiriz.”(s. 65) demekle de eleştirilere açık olduğunu izhar etmektedir. Bu çerçevede, ben de tenkitlerimi serdetmekten çekinmeyeceğim. Zira her zaman olduğu gibi, ortada bir eserler külliyatı ve onun müellifi üzerinden yürütülen bir proje söz konusudur

Öncelikle şunu söylemeliyim; her türlü abartı(mübalağa) ihtilalcıdır. Gerçeğin rengini ve özünü bozar, anlamsız ve anlaşılmaz kılar. Bir sefer “gizli bir şey kalmayacak”  diyen Akgündüz’ün, farkında mı, değil mi bilmem, ama maksadını aşan bir söz sarfettği kesindir. Zira kitabın ilk 108 sayfası içinde birçok meseleyi cevapsız bıraktığını söylemeliyim. Örneğin, Molla Said’in anne-babasını ziyarete giden “misafir hoca ve arkadaşları” (s. 94) kimlerdi? Açıklanmamıştır. Anne ve babasından nakledilen sözlerin ravileri kimlerdir? Belirtilmemiştir. “Dil, din bir ise, millet birdir” (s. 102) diyen ırkçıların reisi kimdir? Açıklanmamıştır. Seyyid Sıbğatullah’ın Sofi Mirzâ için söylediği “Bu Sofi Mirza, ileride öyle bir zata baba olacak, bunun sulbünden öyle bir zat gelecek ki, o zata baba olmayı ben on gavslığa tercih ederim…”(s. 107) sözlerinin kaynağı kim ya da nedir? Açıklanmamıştır. Yine “Hem Sırat-ı Müstakim ve hem de Sebilürreşad (gazetelerinin) isimlerini Bediüzzaman tavsiye etmiştir.”(s. 38) iddiasında bulunurken, hangi belgeye istinat ediliyor? Belirtilmemiştir. Mesela Sırat-ı Müstakim’in toplam 52 sayısında Bediüzzaman’ın tek bir yazısının bile yer almaması dikkate şayan değil midir?  İşte Akgündüz’ün cevapsız bıraktığı konulardan bir kaçı… Demek, “gizli bir şey kalmayacak” gibi mübalağalı bir ifadenin gerçeği yansıtmadığı gayet açıktır

Akgündüz, kitabının birçok yerinde, Dr. Fritch’ten alıntı yaparak ya da onu referans göstererek kendisince bir şeyleri açıklamaya çalışmaktadır. Özellikle de Kürtlerle, Kürt aşiretleriyle ve Kürtlerin yaşadığı coğrafyayla ilgili olarak… Mesela s. 67’deki 2. Ve 3. dipnotlar ve s. 71’deki son dipnotta olduğu gibi. Referans gösterilen kitap ise, adı geçen doktorun “Kürtler, Tarihî ve İçtimaî Tedkikat” adlı çalışma. Akgündüz, “temel kaynaklar ve arşiv belgeleri ışığında” iddiasıyla giriştiği ansiklopedik çalışmasında, Dr. Fritch’i kaynak göstermekle öyle bir yanlışlığa imza atıyor ki, “yazık” demekten başka bir söz bulamıyorum. Zira böyle bir şahıs yoktur; –sözüm ona– kitaba bilimsellik ve popülerlik rengi vermek için uydurulmuş bir isimdir. Nasıl mı? 

Birinci Dünya Savaşı’nın hengâmesi içinde, ırkçı İttihad ve Terakki Cemiyeti, 8 Mart 1916’da “Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumiyesi” isimli bir teşkilat kurar. Bu teşkilâtın amacı, Osmanlı ülkesi sınırları içinde yaşayan etnik-kültürel zenginliği teke indirmek; asimilasyoncu politikalarına teorik bir ortam hazırlamaktı. “Kürdler-Tarihi ve İçtimai Tetkikat” kitabı bu sürecin (1918) bir mahsulüdür. Güya “Berlin Şark Enstitüsü” tarafından bastırılmış bu eserin sponsoru, bizzat devletin kendisidir. Kitap, Kürtlerin ve Kürtçenin inkârı üzerinden kurgulanmış olup aslen Arnavut olan bir emniyetçi tarafından hazırlanmıştır. Bu kişi, takma adıyla “Habil Âdem” olan “Naci İsmail (Pelister)”dir. Bu İttihatçı sahtekâr, ayrıca şu takma adları da kullanmıştır: Dr. Fritch, Frayliç, Prof. Cons Mol, Prof. Johns Moul, Bokkert, Prof. Vayt, Prof. Libah (Habil’in tersten okunuşu), Tebrizî Naci İsmail… Kitap yayınlandığı zaman, Alman elçisi, Almanya’da Dr. Fritch adıyla bir akademisyenin olmadığını Talat Paşa’ya bildirir. Talat Paşa, Habil Âdem’e ülkeyi terk etmesini öğütler ve İtalya’ya kaçar. Daha sonraları aynı Paşa’nın himayesinde Türkiye’ye dönen bu sahtekâr, “Aşâir ve Muhacirîn Müdüriyet-i Umumiyesi” teşkilâtı bünyesinde “Aşiretler” masasının “Türkmenler” biriminde görevlendirilir. Nihayet Dr. Frayliç ve Mühendis Ravlig takma adlarıyla da “Türkmen Aşiretleri” kitabını neşreder. Her ne ise… Geniş bilgi edinmek isteyenler, Alişan Akpınar’ın 2004’te Vesta Dergisi, sayı: 3-4’te yayınlanan “Bir Sahtekârlık Hikâyesi ya da Kürtlerin Asimile Edilmelerine İlk Adım” adlı yazısına bakabilir.

Ahmet Akgündüz, Üstad’ın hayat hikâyesini yazanlardan Necmeddin Şahiner ve Abdülkadir Badıllı hakkında, “(bu) iki şahsiyetin istihdam edildiğine inanıyorum” (s. 34 ve 55) demesi; Necmeddin Şahiner’in yazdıkları için de “Onun eserleri olmasa, kimse Bediüzzaman konusunda kalem oynatamaz ve tafsilata giremezdi.” (s. 66) demektedir, böylece bir mübalağanın daha altına imza atıyor. Büyük Tarihçe’yi görmezden gelen bu yaklaşım, hatta koskoca Külliyat’ı teğet geçen bu ifadeler, kendisinin mevzuya ne kadar vakıf olup-olmadığını göstermektedir. Asıl kaynaklardan daha çok, rivayetler, rüyalar, nakiller, menkıbeler ve efsanevî anlatımları esas almanın, Üstad’ı tanımak ve tanıtmakla ne kadar alakalı olduğunu söylemeye gerek bile yok. Onu tanımak için Tarihçe ve Nur Külliyatı yeter de artar bile…

Üstad’ı, bir Kemalist olan Cemal Kutay’a yazdırtan zihniyet, daha sonra ondan yaptığı iktibaslarla, bir taraftan Üstad’ı cinayetkâr bir örgütlenme olan Teşkilât-ı Mehsusa’ya kaydettiler; bir taraftan onu Balkanlarda savaştırdılar; bir taraftan onu denizaltılarla Trablusgarp’ta gezdirdiler; cihad fetvaları dağıttırdılar; diğer taraftan düzmece mizansenlerle Şeyh Said’e karşı onun eliyle reddiye mektubu yazdırdılar… daha neler neler! Bu mudur istihdam olunmak?

Bu arada, Abdülkadir Badıllı için de bir şeyler dememiz gerekir, zannedersem. Zira Akgündüz, “Beş gün geceli-gündüzlü üç scanner ile çalışarak (Badıllı’nın) kitap ve belgelerin tamamının PDF’ni aldık.”(s. 35) diyor. Ayrıca, “(A. Badıllı), eserlerinin tamamının dijital kopyalarını ve elindeki Bediüzzaman’la alakalı bütün kaynak ve belgeleri bize teslim etti”(s. 64) demektedir. Hâlbuki Nur Külliyat’ı gibi, Nurlara ve Nur Müellifi Said-i Nursî’ye ait ne kadar bilgi, belge ve saire dokümantasyon varsa, ehil ellere, yani Nur Cemaati’nin şahs-ı manevisine; Cemaatin yed-i eminine teslim edilmeliydi. Böyle yapılmamıştır. Tek bir şahsa verilmiştir. O şahıs, bu materyalleri kendi nam ve hesabına, bastırmış olduğu kitaplarda kullanmaktadır. Hiç şüphesiz bunun maddi bir getirisi de vardır… Bu noktada A. Badıllı tarihi bir hata işlemiştir. Ayrıca, bir zamanlar bir tek sayfasını bile kendisine en yakın duranlara vermekten teberri eden Badıllı’nın, bir bütün olarak arşivini Akgündüz’e teslim etmesi, bunun birilerince bir makbuliyet aracı olarak istismar edilmesi de söz konusudur. Zaten istihdam edilenlerden bahseden yazarın, kendisinin de üçüncü ama en son ve en güçlü aday olduğunu bir şekilde imaen nazara vermesi de tesadüfî değildir. Yani, bu, biraz da Badıllı’nın, yılların sermayesi olan arşivini devir-teslim etmesiyle alakalı bir durum…

Akgündüz, kitabının adı geçen sayfaları arasında, yine Üstad’ın Seyyidliğine ve Mehdiliğine vurgu yapıyor; düzmece belgelere geçmeden önce, psikolojik olarak zihinleri kabule hazırlıyor. Bu çerçevede, alışılagelen argümanlardan Hasan Feyzi’ye ait olduğu iddia edilen Emirdağ-I’de geçen “Ona Kürdî denilmesi ve kaside-i Hazret-i İmam-ı Ali’de  (r.a) görülen ‘Ya Müdriken’ kelimesinin hazf ve kalbiyle…” (s. 102) diye devam eden paragrafı gündeme getirmiştir. Bu nasıl bir akademisyenlik yahu!... Bu paragrafın Hasan Feyzi’ye ait olmadığını, en azından Üstad tarafından kabul görmediğini ve Külliyat’a konulmadığını kesinkes ispat ettiğimiz halde, “hiçbir şeyi eksik bırakmamayı" ilke edinen Akgündüz, her nedense hesabına gelmeyen tavzihatların kıyısından-köşesinden bile geçmez. Osmanlıca-Latince Zülfikar’ların ahirlerine hiç mi bakmıyorlar? Zira bu mektubun aslı orada geçmekte ve söz konusu paragraf yer almamaktadır. Öte taraftan o paragraf bile kendisinin seyitlik iddiasına destek vermiyor. Çünkü orada “manevi silsile-i şerafet ve siyadetten tenzil ve teb’idini icap ettirmez” denilmektedir. Yani maddi mensubiyetten bahsetmiyor. Malum paragrafın sonundaki “Hayatının mühim bir kısmını hep Türklerle meskûn olan bu havalide geçirmesinde büyük hikmetler, mana ve mülahazalar olsa gerektir” cümlesinin da sağa-sola çekilecek tarafı yoktur; zira herkesçe malumdur ki Üstad’ın batı bölgelerinde yaşaması ne keyfîdir ne de turistik amaçlıdır. Cebren ve nefyen sürülmüş, ikamete mecbur kılınmış, kapısına jandarma bırakılmış, gece-gündüz tarassut altında tutulmuştur. Bu hususlar neden göz ardı ediliyor ki?

Kendi tezlerine destek ve mesnetler peşinde koşuşan Akgündüz, farkına varmadan kendi kendini nakzeden Üstad’ın ifadelerini de kitabına almıştır. Bir anlık insanın sorası geliyor: Bu ne perhiz ve bu ne lahana turşusu? Mesela, Mektubat’tan naklettiği “Hem asil bir hânedandan olmadığımdan..”(s. 31) cümlesi gibi… Ya da “ben kendimi seyyid bilmiyorum; Ahirzamanın o büyük şahsı(Mehdi) Âl-i Beyt’ten olacak”(s. 32) cümlesi gibi… Veya “Risale-i Nur tercümanı bir nev’i mehdi(dir)”(s. 32) Demek Said-i Nursî Hazretleri, beklenilen Ahir zaman mehdisi değildir; bir çeşit mehdidir ve iman sahasında en büyük tecdidi gerçekleştirmiştir. Beklenilen o zat, geldiğinde Risale-i Nur’u iman noktasında bir program yapacaktır. Buna rağmen, Akgündüz’ün ha bire “Nursî hânedanı”(s. 68, 94, 96) gibi terkibi kendinden menkul ifadelere sarılmasını anlamak mümkün müdür?

İşte bundan dolayı, yazımın başında bu kitap için “proje” ifadesini kullanmıştım. Mesele, algı oluşturmak; Üstad’ın Mehdilik ve Seyyidliğini bilinçaltına oturtmak… Mesela, Akgündüz’ün Üstad’dan naklen zikrettiği şu ifade onun tezini tam anlamıyla çürütmüyor mu? “Herhalde o vazifeyi (yani maddiyunluğu tam susturacak bir tarzda imanı kurtarma vazifesini), ondan (yani Hz. Mehdî’den) evvel bir taife (yani Nur Talebeleri) bir cihette görecek.”(s. 32) Öyle ise, Akgündüz’ün, Üstad için, “Mevlana Halid-i Bağdadî’den sonra gelen ve de son müceddid olan…”(s. 57)dır demesi ve kendi kendisine “son” kaydını koyması ne kadar doğru olabilir. Hem Üstad’la çeliş, hem de Üstad’ın hayranlığına soyun! Bu nasıl bir anlayış yahu? İnanalım mı?  

Hâsılı: Bu seyidlik iddiası doğru olsaydı ya da Üstad’ın bu anlamda bir ifadesi, hatta iması olsaydı, herhalde bunu ilk dillendirecek kaynak Büyük Tarihçe-i Hayat olacaktı. Zira bu kitabı hazırlayanlar, Üstad’a en yakın olanlarca hazırlanmıştır. Üstad hakkında en sağlıklı ve en doğru bilgiler, onların yanındaydı. Doğruya en yakın nakilleri onlar yapmışlardır. Kaynağa en yakın duranlar onlar idi. Elli yılı aşkındır okunan bu kitaptan, bu güne kadar hiç kimse kalkıp Üstad’ın seyyidliğine dair bir ifade ortaya koymuş değildir; bu kitap üzerinden böylesi bir iddiaya girişmemişlerdir. Durum bu merkezde iken, Akgündüz’ün Üstad için “Dedesi Abdülkadir-i Geylanî”(s. 57) yakıştırmasının ne kadar amaçlı ve bir proje muvacehesinde olduğu apaçık değil mi? Hâlbuki Üstad’ın rüyasına giren ve Kel Mustafa’nın ıslahı için talimat veren Abdülkadir Geylani, neden “Molla Said!” demiş de “Evladım!” dememiştir. Keramet-i Gavsiye Risalesi’nde, neden “Ya müridî”, “Müridî”, “Li müridî” demiş de “Ya veledî”, “Veledî”, “Li veledî” dememiştir. Akgündüz Hazeratı izah edebilirler mi? 9 yüz yıl öteden seslenen; iman davasıyla cidden alakadar olan ve kerameti ehl-i dalaletçe de müsellem bir zat neden evladından(!) birine “veledî” demiyor da müridî” diyor? Var mı bir cevabı?

Akgündüz’ün seyitlik konusunda kendi tezlerini çürüten bir diğer iktibası ise şu cümlelerdir: “Şark’ın meşhur seyyidler hânedanına mensup ihtiyar hoca ve şeyh bir zat (Seyyid Abdülhakim-i Arvasî)... Üstad’ın yetiştiği ailesini, hatta milliyetini ve cinsiyetini diline dolayarak, camilerde Üstad’ın mübarek ismini ve şahsını zikrederek pek acip gıybetlere girişmiştir.”(s. 96) İşte bu ifadeler bile gösteriyor ki, Üstad seyyid değildir. Zira bölgede bütün seyyid aileler birbirlerini bilirler ve bu siyadetten dolayı da birbirlerini, aile ve cinsiyetleri üzerinden kınamazlar. Abdülhakim-i Arvasi, Üstad’ın “ailesini”, “milliyetini” ve “cinsiyetini” kınama konusu yaptığına göre, demek tamamen avam tabakasından bir aileye ve Kürt milletine mensup bir kişilik olmasıyla alakalıdır ki, o seyyid, necip ve seçilmiş(!) zevatça aleyhinde propaganda yapılmıştır. Yani, ne olacak ki, okuma yazması olmayan bir çiftçi anne-babanın çocuğudur. Ne olacak ki, sonunda cahil ve medeniyetten uzak(!) bir Kürt kavmiyetine mensuptur. Ne olacak ki, evlenemeyecek kadar erkeklik iktidarı zayıf(!) birisidir… gibi paparaziyel dedikodular ki bir şeyhe yakışmaz; ama Bediüzzaman’a adeta “Üstad’ım, sen kendini bilmez ve tanımaz birisisin! Asıl seni bilen ve tanıyan benim! Sen her ne kadar ‘Ben seyyid değilim’ desen de, hiç olur mu? Ben seni ne Kürtlere mal ederim ne de Abdülhakim Arvasî gibi seni seyyid olmamakla küçük düşürenlere yem yaparım. Sen elhak seyyidsin ve ben bunu herkese ilan ediyorum. Bu günden sonra, senin değil, benim tespit ve takdirim esas alınacaktır; bu böyle biline(!)…” diyen Akgündüz Hoca’ya da bu füzuliyane çırpınışlar yakışmaz.  

Proje kitabımızın yazarı Ahmet Akgündüz, yine Üstad’la ilgili olarak Kürtlük meselesine kafayı takmış; peşini bırakmıyor; adeta Üstad’ı Kürtlükten çıkartmak; Kürtlükle alakasını sıfıra indirmek için özel bir çaba içine girmiştir. Mesela, “Cumhuriyetten sonra… bu lakap(Kürdî) yerine, doğduğu yere atfen Nursî soyadını almıştır. Bundan böyle, eski ve yeni tüm eserlerinde bu imzayı kullanmıştır.”(s. 102) demektedir. Buna gerek duyan bir anlayış, açıkça bir algı inşası ve bir toplum mühendisliği peşindedir. Kısacası, bir projeyi gerçekleştirme çabasındadır. Onun için bu kitaba bir “proje” diyoruz. Bu mevzulara neden gerek duyuyor ve neden bir bilinçaltı dünyası oluşturmaya gayret ediyor, anlamak zor olmasa gerek. Bir sefer Üstad’ın “Kürdî” imzasını mutlak olarak kullanmadığı gibi bir şablon kullanmak hiçbir zaman doğru değildir. Akgündüz’ün tashihli nüshadır diyerek kitabının sonunda neşrettiği Divan-ı Harb-i Örfî kitabının kapağında (bkz. S. 1022) çok açık olarak “Divan-ı Harb-i Örfî ve Said-i Kürdî” yazılmaktadır. Birinci sayfasında da aynı imza durmaktadır. Öte taraftan, yine Akgündüz’ün neşredip kitabının sonlarına dâhil ettiği Münazarat’ın en son sayfasında (bkz. 1070) Said el-Kürdî en-Nursî” imzası geçmektedir. Yine kendisinin kitabına eklediği Nutuk kitabının sonunda (bkz. 1079) “Bediüzzaman Said-i Kürdî” imzası sarih olarak okunmaktadır. Hem de birçok makalesinin sonunda… Tashihli nüshalardır diyerek bu eserleri neşreden bir Akgündüz, hangi yüzle bu iddiada bulunabiliyor? Ayıp değil mi? Hem sonra, bu tashihler Cumhuriyet döneminde yapılmamışlar mı? Soruyorum!

Üstad’ın, yeni eserlerinde, yani Cumhuriyet döneminde kaleme aldığı eserlerinde imzasını “Said-i Nursî” olarak kullanması gayet yerinde ve maslahata uygun bir adımdır. Zira kendisi Türklerle meskûn bir bölgeye sürgün edilmiştir. Ülkede, Türk ırkçılığını esas alan yeni bir hükümet kurulmuştur. Sürgün yaşadığı bölgenin hâkim unsuru Türkler olup bu çerçevede etrafındaki talebelerinin yüzde 98’u Türk idiler. Irkçı rejim tarafından sürekli olarak Kürtlüğü vurgulanarak bunun üzerinden Türk talebelerini dağıtmaya, hatta düşman yapmaya çalışıyorlardı… ve daha bir çok meşru gerekçelere binaen, hal ve şartların zorlamasıyla Üstad, imzasını, mensup olduğu milletten tahvil ederek doğduğu köye nisbetle değiştirmiştir. Ama Akgündüz’ün dediği gibi bu bir “soyadı” değildir. Çünkü o günkü resmi ideolojinin kendinse dayattığı “Ünlükul” soyadını asla kullanmamıştır. Öte taraftan, mahkemelerde kendisine tevcih edilen “Said-i Kürdî” nitelemelerini de asla bir yafta olarak kabul değerlendirmemiş; en ufak bir reaksiyon göstermemiştir. Elimizdeki birçok tashihli orijinal nüshalarda da (mesela Ceylan Çalışkan’ın yazıp Üstad’ın tashih ettiği Divan-ı Harb-i Örfî gibi) Said-i Kürdî imzaları mevcut olup, hiçbir zaman değiştirme yönüne gitmemiştir. Ayrıca, Sikke-i Tasdik-i Gaybî gibi birçok eserinde de “Said-i Kürdî” ifadelerini sık sık kullanmışlardır.

Bu mevzuyla alakalı olarak, Akgündüz’ün “Osmanlı döneminde Doğu illerine ‘Kürdistan’ deniliyordu. Bu isim, herhangi bir ırkî mana taşımıyordu. Yalnızca coğrafî bir bölgeye verilen bir ismi çağrıştırıyordu. Pakistan, Afganistan gibi… o bölgede olan insanlara da ‘Kürdî’ denilmekteydi.”(s. 99, 102) demesi de tam bir cerbezelik numunesi. Akgündüz’ün bu meseleleri bu kadar kurcalaması mucib-i hayret ise de, peşinde olduğu “proje”si dikkate alındığında hiç te istiğrap edilir yanı yoktur. “Kürdistan” ifadesinin “Kürdler”e nisbetle isimlendirildiği ve o manada kullanıldığı gün gibi açık iken, “herhangi bir ırkî mana taşımıyordu” demenin ele tutulur bir yanı var mıdır. Acaba Akgündüz Hazretleri, “Türkistan”, “Kazakistan”, “Özbekistan”, “Hindistan”, “Tacikistan”, “Moğolistan” vb. için de aynı şeyi diyebilirler mi? Neden sapla samanı bu kadar karıştırıyor ki? Bazı ülkelerin hâkim unsura izafeten (Arabistan gibi), bazılarının cins unsura izafeten (İran gibi), bazılarının kıtasal ismine izafeten (Amerikan gibi) vb. isimlendirildiği bir gerçektir. Bu gerçeği göz önüne alarak konuşmak yerine, dayatma ve yönlendirme tezlerle fikirleri iğfal ve idlale ne gerek vardır? Hem sonra, uyanan insanları ne zamana kadar uyutabilirsiniz ki?

Akgündüzün birkaç yerde “Kürtçüler” demesine karşılık “aşırı Türkçüler” (s. 100) ifadesi de tam bir mühendislik gayreti… Yani “Kürtçü”ye karşılık “Türkçü” değil de neden “aşırı Türkçü”? Yoksa salt “Türkçülük meşru mudur? Eğer sen onu meşrulaştırırsan, karşı meşrulaştırmaya zemin hazırlar ya da kapı aralarsın; “Senin için meşru olan benim için de meşrudur” söylemine meşruiyet kazandırırsın? 

Akgündüz “Tarihte ‘Bediüzzaman’ unvanını almış olan üç adam bulunmuş. Bediüzzaman-ı Hemedanî, Bediüzzaman Ebu’l-Kasım Hibbetullah Hüseyin Bağdadî, Bediüzzaman Mirza…”(s. 99) tespitinde bulunmaktadır. Hâlbuki bizzat kendisi dördüncü bir Bediüzzaman’dan bahsetmektedir ki (bkz. 97) o da Bediüzzaman ebu’l-İzz el-Cezerî’dir. 

Akgündüz’ün iddialarından biri de güya Eşref Edib’e ait Tarihçe ile Ahmed Feyzi’ye ait “Maidetü’l-Kur’an” kitabının Üstad’ın tashihinden geçtiği(s. 41) ve tasdikatına mazhar olduğu yönündedir.(s. 92). Bu iddia doğru olmuş olsaydı, bu iki kitabın da bu gün Külliyat arasında yer alması gerekmez miydi? Hâlbuki her ikisi de Külliyat’tan sayılmadığı gibi, özellikle Eşref Edib’in Tarihçesine dair –bir tek cümleyle dahi olsa– Bediüzzaman’ın bir ifadesi mevcut değildir.  Emirdağ Lahikası’nda onu öven sözlerin mevcudiyeti, yazdığı Tarihçenin de kabul edildiği, hatta satır satır tedkik ve tashihten geçtiği anlamını ifade etmez. Şu bir gerçek: Üstad’ın yazısını taklit edenlerin olduğu ve bu taklit yazılarla Risale-i Nurlar’a müdahele edildiği, tahrifatlarda bulunulduğu bir gerçektir. Mesela Said-i Nursî Hazretleri hiç bir zaman imzasını ﺳﻌﻳﺩ ﻧﻭﺭﺳﻰ (Said Nursî) olarak yazmaz; hep ﻧﻭﺭﺳﻰ (Nursî) kelimesinin önüne ﺍﻝ (elif-lâm) koyarak öyle yazar. Yani doğru şekli ﺳﻌﻳﺩﺍﻟﻧﻭﺭﺳﻰ (Said en-Nursî)dir. Osmanlıca ve Arapça yazılışları böyledir ve aynıdır. Onun için, tashih adına yapılan çalışmaların çoğundaki ﺳﻌﻳﺩﻧﻭﺭﺳﻰ (Said Nursî) şeklindeki sahtekârlık, apaçık ortadadır; dolaysıyla hiç bir inandırıcılığı yoktur. 

Ahmed Fevzi’nin Seyyidlik ve Mehdilikle ilgili iddialarını Üstad hep reddetmiş ve şahsına yönelik abartılı ifadeleri de ya tashih ve tadil etmiş, ya da Risale-i Nur’a tevcih etmiştir. Üstad’ı bu hususta en çok uğraştıran, hatta rahatsızlık veren kişi bizzat Ahmed Feyzi’dir. Mahkemelerdeki ilmî ve ateşin savunmaları dolayısıyla “Risale-i Nur’un manevi avukatı” unvanını almış ise de, hususan Maidetü’l-Kur’an eseriyle Üstad’ı hayli sıkıntılara maruz bıraktığı bir hakikattir. Üstad, “Ahmed Feyzi'nin dikkatini ve ilmini takdir ile beraber hakkımdaki haddimden ziyade hüsn-ü zanlarını cerh ve ta'dil için yazılmıştır.” demesi, aslında Ahmed Feyzi’nin mübalağakârane ifadelerine iştirak etmediğini ve hatta yer yer rahatsızlıklarını beyan ettiği bir gerçektir. Özellikle siyasî ve mübarezekârane müdafaaları, Üstad’ın Mehdiliği ve Seyyidliği üzerinde yoğunlaşması ve bu alandaki propagandası, hatta Risale-i Nurları sadeleştirme gibi teşebbüsleri Üstad’ı hayli rahatsız etmiştir. Bir seferinde, Ahmed Feyzi’nin acele olarak Emirdağ’ından ayrılıp Kastamonu’ya dönmesi için Üstad’ın talimat verdiği bilinen bir gerçektir. Dolaysısıyla, bizzat Üstad’ın Külliyat’a almadığı bir kitap için “tashih etmiştir” demek, kafa karıştırmaktan öte hiç bir anlamı yoktur.

Akgündüz, kitabının 85 ve 86’ıncı sayfalarında ise, “Mirzâ” kelimesi üzerinde polemiğe girmiş; akademik kariyerine yakışmayacak tevilat ve tesvilata başvurmuştur. “Mir”in Arapça “Emir”den geldiğini, “Zâde”nin ise Farsça olduğunu, dolayısıyla “Mirzâ” kelimesinin “Emirin oğlu” manasına geldiğini söylemektedir. Bir sefer “Mirzâ” kelimesi tamamen İranî bir kelime olup Arapçayla alakası yoktur. Emir kelimesi ile Mir kelimesinin telaffuz ve bir harf eksiğiyle benzer olması, köken olarak Arapça olduğunu göstermez. Bu bağlamda, İranî dil gurubundan biri olan Kürtçe’de de bu kelimenin varlığı ve isim-unvan olarak kullanılması gayet tabiidir ve aynı hakikattir. “Mir”, bey anlamındadır. “Za” ise “doğdu” anlamındadır. Birleşik hali, “Beyzade”dir. Sağa-sola çekmeye gerek yoktur; şu dilden şu dile geçmiş demek, sadece işin polemik yanıdır; zira tersi bir durum da sözkonusudur. Hele hele, Akgündüz’ün bu kelime üzerinden Üstad’ı asil bir aileye mensup gösterme ve seyyitleştirme niyeti ise asla hayra yorumlanamaz. Azeri Türklerinin dil olarak Arapçadan daha çok İranî dillerin etkisinde olduğunu hiçbir dilbilimci ve edebiyatçı inkâr edemez. Onun için bu kelimenin Azericeyle hiçbir alakası yoktur ve olamaz.

Tıpkı bu “Mirzâ” polemiği gibi, Akgündüz’ün kafa karıştırıcı teşebbüslerinden biri de, yani projesinin bir parçası da Üstad’ı İspartalı göstermek ve Üstad’ın İsparit nahiyesini birçok defa “İsparta” şeklinde yazmasıdır.(s. 94) Bir sefer yöre halkı buraya “Spayırt” derler. Hizan’ın güneyinde yer alıp Nurs köyünün de içinde yer aldığı bu yöreye “Geliyê Spayırt” denilir. Yani “Spayırt boğazı”. Etrafı yüksek dağlarla çevrili ve korunaklı olan bu yörede yaklaşık 15–20 civarında köy meskûndur. Üstad’ın, ses benzeşmesinden dolayı “Spayırt” ile “Isparta” arasında bir ilişki kurması, tamamen bir iltifata binaen olup, orada mazhar olduğu Kur’anî hizmetin bereketi ve bu hizmete sahip çıkan Ispartalı talebelerinin fedakârlığından dolayıdır. Nokta-i nazar bu merkezdedir. Dolayısıyla “ben üç cihette Ispartalıyım”, “Isparta benim mübarek vatanım”, “O küçük Spayırt’ın aslı, bu büyük Isparta’dan gelmiş”, “Benim vatan-ı aslim o Isparta olmak caizdir” gibi sitayişkâr ifadeleri, tamamen iltifat ve hüsn-ü teveccühten kaynaklı sözlerdir. Yoksa Üstad’ın vefatına yakın Urfa’ya yönelmesi, tüm baskılara rağmen “Ben Urfa’da öleceğim” demesi ve orada vefat etmesi, hep “meskat-ı resim”(doğduğum yer) ve “vatanım” diye inlemesi, Üstad’ın kendi memleketine atfettiği manevi değerin bir göstergesidir. İltifatla liyakati karıştıranlar amaçlıdırlar; amaç, Üstad’ın aslen Ispartalı olduğunu ispatlamak(!) ve dolayısıyla etnik kimliğini kendi emellerine göre şekillendirmek istemeleridir. Nihayet, ona Isparta’da bir mezar hazırlamaları da bu maksada matuf bir gayretkeşliktir.

Akgündüz’ün proje kitabının sadece 108’inci sayfasına kadar yaptığımız bu değerlendirmelere ek olarak, şunları da belirtmeliyim: Bu kitap, öteki Tarihçelerden farklı olarak bilinmedik bir konu ya da hususu aydınlatmış değildir; önceki Tarihçelerin bir yığınağı gibidir. Sadece bol bol hayat hikâyeleri (Muhammed Birgivî’nin hayatı (s. 105), Sadık Bey’in hayatı (s. 45), Şeyh Es’ad Efendi’nin hayatı (s. 48), Şeyh Sıbğatullah Arvasî’nin hayatı (s. 107) gibi sayfalarca dipnotlar) zikredilmiştir. Bol bol tekrarlara girilmiş ve polemikli mevzuları gündeme taşımıştır. Öte yandan, Akgündüz’ün belirttiği tüm tetkik ve tashihlere rağmen (s. 64), kitabı edebî ve imla açısından hayli sorunludur. Kaynağı belirsiz ve zayıf rivayetlere çokça yer verilmiş; rüya ve menkıbelerle malemaldır. Kısacası, sureta akademik gibi görünen eser, aslında ansiklopedik bir çalışma olup Üstad Said-i Nursî’den daha çok ilgili-ilgisiz birçok konu ve şahısların hayat hikâyeleriyle tıkıştırılmıştır.

Çalışmamızın devam edeceğini ve adı geçen kitabın müteakip sayfalarını okudukça değerlendirmelerimizin süreceğini belirtirken, hakkı hak olarak görüp ona uymayı, batılı batıl olarak farkedip ondan uzaklaşmayı Cenab-ı Hak’tan temenni ediyorum.    

  • Yorumlar 10
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89