• BIST 86.072
  • Altın 251,106
  • Dolar 6,0742
  • Euro 6,8075
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 13 °C
  • İzmir 23 °C
  • Berlin 18 °C

Siyasi yenilenme ihtiyacı

Ersin Tek

Uzun bir zamandır siyasi tartışmalarda klişe bir söylem kullanılagelmektedir: “Tekrar yüzeye çıkabilmemiz için dibe vurmamız gerekir.”

İlk bakışta doğru gibi gelen bir genelleme. Ancak başta iktisatçılar olmak üzere dinlediğimiz birçok değişik alanlardaki uzman kimseler ise Türkiye’nin bundan daha kötü olmayacağını, daha ileriye hamle yapamayacağını ama daha fazla da batmayacağını dillendiriyorlar.

Yani pistte durmadan dolaşıp da bir türlü havalanacak kadar hızlanamayan bir uçağı andırıyor Türkiye...

Aslında Türkiye'de siyasetin yeniden yapılanması, sorun üreten değil, sorunları çözen bir siyaset anlayışının gelişmesi senelerdir konuşulan ve yazılan bir şeydir. Fakat siyasi partilerin, liderlerini, kadrolarını ve politikalarını yenileme isteği ve yeteneği olmadığı için, kendi içinde yasal, demokratik ve ahlâkî mekanizmalar kurulamıyor ve parçalanmış bir siyaset atmosferinden kurtulmak da mümkün görünmüyor. Türkiye'deki onlarca siyasi partiler tablosu gösteriyor ki, partilerin hem temsil kabiliyeti kalmamış hem de liyakat ve ehliyet sahibi kadroları ve tabanları darmadağın olmuştur veya bu türden kadrolar hiç olmamıştır. Dolayısıyla bütün unsurlar sabit kalmaya, motor iniltileri arasında pistte bir baştan bir başa gidip gelen uçak misali, boşuna çabalar içerisinde kimbilir kaç yıl daha geçirilecektir...

Böylesi bir manzaranın doğmasındaki başlıca sorumlular hırslı, inatçı ve zayıf liderler ve onların gölgesinde siyaset yapan, onlar olmaksızın kendi başına bir anlam ifade etmeyen siyaset bezirgânlarıdır. Ne yazık ki 2000 sonrası ikinci kuşak liderler de aynı yolu takip etmiş ve yönettikleri partileri küçültmüşlerdir. 2000’li yıllardan önce kurulan partiler gibi, 2000 sonrası kurulan partilerin de neredeyse tamamında liderler ve kadroların yönetim felsefesi ‘az olsun benim olsun’ şeklinde özetlenebilir. Kısacası, Türk siyaseti bu zaaftan arınmış değildir.

Yakın Türk siyasi tarihinin kırk yılına damgasını vurmuş olan dört önemli lider Özal, Demirel, Erbakan ve Ecevit kendilerine mahsus önemli özellik, üstünlük ve yetkilere sahip olmalarına rağmen, klasik Türk siyasetçisinin zaafı olan ömür boyu liderlik tutkusunda buluşuyorlardı. Hiçbiri partilerini iktidara taşımakta gösterdikleri başarıyı muktedir bir hükümet süreci yaşamakta ve kendilerini yenileme konusunda gösteremediler. Siyaset tarihine altın harflerle yazılmak varken, siyasi yenilenmenin önündeki en büyük engel olarak anılmayı kendileri için kader hâline getirdiler.

Türk siyaseti bugün de, yeni partiler, liderler, kadrolar ve politikalar aramaya devam etmektedir. Türkiye’nin süreleri dolan, dolunca bırakan, başarısızlığın ahlâkî sorumluluğunu üstlenen, siyasi yenilenmeyi sağlayacak demokratik mekanizmaları kuran partilere, liderlere ve kadrolara ihtiyacı vardır. Akp ve Erdoğan, dindar-muhafazakâr demokrat sağ kesimdeki ihtiyaca karşılık gelen ve mevcut boşluğu dolduran ciddi bir yapılanma olmasına rağmen, siyasetteki boşluğu dolduramadı, aksine daha büyük bir boşluğun ve sorunların doğmasına yol açtı, diyebiliriz. Bilhassa liberal-sol ve sosyal demokrat kanattaki boşluğun doldurulamadığına tanıklık etmekteyiz. Bu kanatta güçlü ve karizmatik bir lider etrafında yapılanma beklentisi uzun zamandır dillendiriliyor. Yaşanılan süreç, bu beklentinin hayat bulacağına dair işaretleri tam anlamıyla vermiş görünmemektedir.

Biliyoruz ki, belli yasalara uymak bakımından hayat, siyaset ve madde arasında bir benzeşme vardır. Yani cismin doğal konumunu nasıl koruduğunu açıklayan, canlının sağlık üzere olmasını sağlayan ve siyaseti çözülmekten koruyan yasalar karşılıklı olarak benzeşirler. Bu gerçekliğin farkında olmayanların tek yapabildiği şey, kaybettiklerine bakıp bakıp ağlamak ve komplo teorilerinin oyalayıcı, ötekileştirici ve düşmanlaştırıcı karanlığında yolunu kaybetmek oluyor.

Bütün bu gürültü, patırtı, ıkınma, yaşanılan sancılı süreç ve sonuçsuz çabalar eğer Türkiye değişik bir coğrafyada yer asaydı, sürüp gidebilirdi. Ancak bu haliyle sürüp gitmesi mümkün değildir; inançlar, kültürler ve kıtalar arasında bir köprü görevi gören Türkiye’nin önemi başkaları tarafından bilindiği için yeni bir konjonktüre girmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bir başka deyişle, bir nevi kaçınılmaz olarak Türkiye’nin siyasal hayatı da bu yeni konjonktüre bağlı olmak durumundadır.

Dünyanın genel sistemi içerisinde Türkiye’nin yerini ve oynayacağı rolün farkına egemen devletler daha iyi varıyor. Çoğu kimse tarafından kabul edilmese bile, bugün tek kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. ABD tek süper güç. Çeşitli ülkeler hakkında uzun vadeli projeksiyonlar yapabilecek olanağa ve entelektüel birikime sahip tek ülkedir. ABD'deki diplomatlar, Pentagon görevlileri, uzmanlar, aydınlar, 2015 yılında yaşanan darbe kalkışmasından sonra Türkiye'yi daha kapsamlı olarak masaya yatırmış ve on yıl içerisinde Türkiye’de değişiklik doğuracak dinamikleri saptamış olmalılar.

Biraz geriye gidersek 1999 yılı başında, yani 28 Şubat darbe sürecinden sadece iki yıl sonra birilerinin kulaklarına Türkiye'de önemli değişiklikler olacağı üflenmişti. Kemalistlerin az bir kısmı da ABD'nin Türkiye’ye biçtiği yeni rolün farkındaydı ve kuşkuyla bazı araştırmalar-açıklamalar yapıyorlardı. Hatta içlerindeki bazı gazeteci ve diplomatlar, “ABD', siyasal dinci kesim içerisinde, biraz daha İslami yeni bir Turgut Özal arıyor” diye yazılar bile yazmışlardı. Fakat ABD'nin kendileri için yazdığı senaryoyu tam anlamıyla bilemiyorlardı. Çünkü içlerindeki derin ve anti-Amerikancı ulusalcıların sesi daha çok çıkıyor ve yaydıkları paranoya meselenin doğru bir biçimde anlaşılmasına engel teşkil ediyordu. Bugün de köşe başlarını tutan rantçı ve anti-Amerikancı muhafazakârlar ve milliyetçiler meselenin doğru anlaşılmasına engel teşkil etmektedir.

Değişmeyen bir gerçek var ki, ABD günümüzün süper devleti olarak çeşitli ülkeler için roller biçmeye devam etmektedir. Elbette evdeki hesap her zaman için çarşıdaki hesaba uymaz. Fakat bu senaryoların bir kısmı da gerçekleşir.

ABD Türkiye’nin Ortadoğu dengeleri içerisinde önemli rolü olan bir ülke olduğunu biliyor. ABD'nin Türkiye'yi Bir ileri karakol veya Ortadoğu jandarması gibi kısıtlı bir rol biçtiğini düşünmek büyük bir yanılgı olur. Türkiye’nin bölgede evrensel değerlere katkıda bulunan ciddi bir çekim merkezi olduğunun farkındadır. Aynı şekilde Batı karşıtı ve anti-Amerikancı ideolojiye dönüşmeye başlayan siyasal islamcılığın veya katı ulusalcılığın mevcut haliyle dünya sistemine eklemlenemeyeceğini de görüyor. Bu bakımdan Türkiye’nin normalleşmesi, gündelik siyaset tuzaklarından uzaklaşması gerekiyor. ABD, bu olası analizle Türkiye’nin evrensel değerlerle buluşturulması için bir açılım başlatmış olmalı...

Doğrusunu isterseniz eğer, Türkiye'de derin devlet, olarak nitelendirilen aşırı milliyetçi ve otarşiye yatkın çevreler azınlıktadır. En tutucu sanılan kesimlerin bile ilerlemeye ve evrensel değerlerle buluşmaya açık bir iklimde oldukları açık. Sınırlı bir çevre iç politika gerekleri ve kamu kaynaklarının yağmasında lojistik destek olarak gördükleri anti-batı eğilimlerden kurtulamıyorlar. Popülist politikalar sonucu kimi kesimlerin kamuoyunda kendilerini bağlamalarından ve kulağa hoş gelen Avrasyacı söylemlere takılmalarından ötürü bir kıpırtı görülmüyor. Oysaki klasik devletçiler ve reaksiyoner siyasal dinciler dışındaki tüm kesimler büyük değişime hazır durumdadır. ABD'nin aradığı, Türkiye’nin de ihtiyacı olan, evrensel normlarla Türkiye’yi barıştıracak lider kadrosu. Beklenen siyasal oluşumun bir türlü doğmadığını görünce, Türkiye’yi değişim yönünde itecek siyasal ve ekonomik koşulları bildikleri çerçevede sağlayacaklar.

Asıl merak edilmesi gereken husus, değişime direnen kadrolarla, zorunluluktan değişim açılımlarını kabul etmelerine kanarak, değişimin nasıl başarılabileceğidir. Mevcut kadroların kendi rantlarını ve programlarını terk edip yenilenen bir siyasi yapılanmayla Türkiye’nin yakın geleceğinde belirleyici olması kuşkulu görünüyor. Ancak gerçek şu ki, Türkiye 2019 yılında yeni seçimlere gidecektir. Bu eski partilerin, eski kadroların ve politikaların tasfiyesi anlamına da gelebilir. Aksi takdirde mevcut kadrolarla bu süreç mutlaka uzayacaktır.

Arzu edilir ki siyasi yenilenme ihtiyacı tasfiye niteliğinde olmasın ve kimsenin onuru kırılmasın. Keşke değişimin ve yenilenmenin öncüsü eski liderler ve kadrolar olsaydı da bugün toplum tarafından şükran ve minnetle anılsaydılar. Umarız Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler yeni partiler, yeni liderler ve kadrolar için ders olur ve onlar yönetimlerini süreyle ve başarıyla sınırlı tutarlar.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89