• BIST 103.781
  • Altın 271,674
  • Dolar 5,7505
  • Euro 6,3344
  • İstanbul 14 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 17 °C
  • Berlin 4 °C

Ömrümüzden bir sene daha eksilirken

Ersin Tek

Kendimizi bir gün aniden bu dünyada buluverdik. O günü ve bu yeri biz seçmedik. Nereden geldiğimizi de bilmiyorduk, belki de hatırlamıyorduk. Aslında hiçbir şey bilmiyorduk veya hatırlamıyorduk. Etrafımızda olup bitenleri değerlendirebilecek durumda da değildik.

Kendi irademiz dışında getirildiğimiz bu âlemde nereye baksak, akıl almaz bir zenginliğin içinde hayatın ölüme koştuğunu görüyorduk; insanlar ölüyor, kelebekler ölüyor, çiçekler soluyor, her şey toprağa karışıyordu. Mucizelerle donatılmış bedenler, nakış nakış işlenmiş desenler kaybolup gidiyordu.

Bugünkü akıl ve yeteneklerimizle etrafımızı incelediğimizde, aynen, o gün gördüğümüz şeyleri görüyoruz. Her şey özünde aynı, değişen pek bir şey yok. Dünyanın varlığı kadar kesin olan bir başka gerçek varsa o da faniliğidir. Bunu herkes biliyor, şahitlik ediyor. Fakat pek az kimse bunu hatırlıyor.

Dünyaya gözünü açan her bir canlı, göz kamaştırıcı bir sanat eseri olarak buraya geliyor ama burada kalmıyor. Pek kısa bir zaman sonra dünyaya veda edip gidiyor. Böyle başlayıp böyle bitiyor tüm hikâyeler, eksilen ömürler.

İnsanın doğumundan ölümüne kadar süren bütün hayatı, sabah uyanıklığından gece uykusuna kadar devam eden bir güne benziyor.

Ağır bir uykudan sonra sabahleyin nasıl perişan bir halde uyandığınızı, ilk önce nerede olduğunuzu, yanınızda kimin bulunduğunu, kimin sizi uyandırdığını, yatağınızdan kalkmak istemediğinizi, vücudunuzda güçsüzlük ve kırıklık hissettiğinizi hatırlayın. Fakat işte bir müddet sonra yavaş yavaş kendinize geliyorsunuz. Kim olduğunuzu ve nerede bulunduğunuzu anlamaya başlıyorsunuz. Aklınız yerine gelmeye, zihniniz berraklaşmaya, şekillenmeye, düşünceleriniz aydınlanmaya başlıyor. Daha sonra vücudunuzun kuvveti tamamen yerine geliyor, kalkıyor yeni güne başlıyorsunuz.

Bu şekilde insanın doğması, vücut bulması, yavaş yavaş hayata dâhil olması, güç kazanması, aklen ve fikren adım adım gelişmesi, basamak basamak olgunlaşması, çalışmaya başlaması ve eserler meydana getirmesinden sonra nihayet hayatının sona ermesi de aynen buna benziyor. Yalnız burada tek bir fark söz konusudur: İnsanın uyuması ve uykudan uyanması, zihnini toplaması, işine başlaması, gece tekrar uyuması, kısa bir müddet içinde olduğu halde insanın doğması, büyümesi, hayatî olayların olması için günler, aylar, seneler geçiyor.

Yine de ne kadar uzun olursa olsun insan hayatı, bir günlük hayata, yani sabahleyin kalkıp geceleyin yatmasına benziyor. Uykudan uyanmak, küçük bir doğum; sabahtan akşama kadar devam eden gündelik uğraşlar, küçük bir hayat; uyku ise küçük bir ölümdür.

Trajikomik olan şey, herkes bu dünyanın bir parçasını birkaç günlüğüne kendi avucuna sığdırabilmenin telaşında ve birbiriyle ölümüne mücadele ediyor. Evet, sadece ufak bir parçasını, sadece birkaç günlüğüne...

Oysaki dünyanın en güçlü devletinin başında da olsa, insanın bu dünyada ele geçireceği şey bir hiçlikten ibarettir.

"Dünyaya sahip olmak istemiş olan yetmiş kilo faydasız balçık! İşte şimdi şurada cansız yatıyor! Bunca ihtiyaç, bunca arzu, bunca gürültü ve bu derece az ebediyet..." demişti, Panait Istrati. İşte hepsi bu kadar. Ne eksik ne fazla...

Fakat, buna rağmen bizi bu hiçlikten veya az olandan (dünya hayatından) ayıracak olan ölüm (kurtuluş) bize yaklaştıkça, biz ondan daha da uzaklaşıyoruz. O bize dost yüzünü göstermek istedikçe, biz onu düşman belliyoruz. Onunla barışmak yerine ondan kaçmayı tercih ediyoruz. Bu kaçış da, nafile bir çabadır. Çünkü ölüm insanın karşısına bambaşka yollarla çıkabilir; genellikle de umulmaz. Bu nedenle her ölümün erken olduğunu düşünür ve ölenler için hayıflanırız. İntihar da öyledir...

Mevsimler, yıllar ve nesiller, Allah’ın istediği zamana kadar dönüp duracaklar. Kemiklerimiz çürüyecek ve toprak olacak. Toprak bir zamanlar içinde bedenlerimizden bir şey taşıdığını; hava, bir zamanlar içinde nefeslerimizin olduğunu; deniz, bir zamanlar içinde gözyaşlarımızın olduğunu; dünya ise bir zamanlar içinde biz ademoğlunun yaşadığını unutuverecek.

Yeryüzü, üzerinde yaşayan kim varsa hepsini bağrına alacak ve kıyamet saatine kadar saklayacak. Hayatı tadan, sonunda mutlaka ölümü de tadacak. En sonunda, sıra, dünyanın kendisine gelecek...

O gün ne zaman gelir, bilemiyoruz. Fakat mutlaka geleceğini biliyoruz. Çünkü o günün gelmesi için pek çok sebebin bulunduğunu biliyoruz.

Binaenaleyh bizim için can çekişinceye kadar beklemeye gerek yoktur; her dakika ölüme hazır bulunmalıyız. Ölüme hazır halde bulunmak ise iman üzere (iyi ve özgür) yaşamaktan ibarettir, başka manası yoktur.

Kısacası, günümüzü ömrümüz gibi görmeli ve dolu dolu yaşamalıyız. Çünkü günlerimizi nasıl yaşarsak, ömrümüz de öyle geçecektir. Emerson'un dediği gibi, “Günler uzaklardan, sanki bir arkadaş tarafından davet edilmiş gibi sessiz gelir, ama hiçbir şey söylemezler ve eğer getirdiği armağanları kullanmazsak, onları sessizce alır götürürler.”

Günlerin getirdiği o armağanları hakkıyla kullanmak umuduyla, tüm okuyucularımızın yeni yılını kutlar, sevdiklerinizle birlikte mutluluk, sağlık, huzur ve iyilik dolu yeni bir yıl geçirmenizi diliyorum.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89