• BIST 93.699
  • Altın 213,697
  • Dolar 5,2873
  • Euro 6,0224
  • İstanbul 10 °C
  • Diyarbakır 8 °C
  • Ankara 6 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin 7 °C

Güçlü ABD’nin güç stratejisi

Ersin Tek

Giderek büyüyen güç farkı, stratejik bakış açılarında da giderek bir uçuruma dönüşmektedir.

Güçlü olanlar, elbette ki dünyayı kendilerinden zayıf olanlardan farklı bir gözle görürler. Riskleri, tehditleri ve imkânları farklı değerlendirip hesaplar ve güvenlik kavramını farklı tanımlarlar. Dolayısıyla güncele ve geleceğe ilişkin konularda farklı yöntem ve tolerans seviyelerine sahip olurlar.

Büyük askeri güçlere sahip olanlar, daha az askeri güce sahip olanlara kıyasla askeri gücü uluslararası ilişkilerde daha yararlı bir araç görürler. Yani güçlü olanlar, güce olmasından gerekenden daha fazla önem ve öncelik verirler. Bu durum, ABD ile diğerlerini ayıran şeyi büyük ölçüde açıklamaktadır.

Bu durum yeni bir şey değildir. Soğuk Savaş yıllarında, ABD'nin askeri üstünlüğü ve diğerlerinin görece zayıflığı, ABD-Sovyet silahlanma yarışı ve ABD'nin üçüncü dünya ülkelerine müdahaleleri konusunda ciddi fikir ayrılıkları yaşanmasına neden olmuştu. ABD'nin aşırı kavgacı, aşırı militarist ve aşırı tehlikeli yaklaşımlar sergilediği kanaatini taşıyanlar ve ısrarlı bir biçimde dile getirenler sürekli olarak ABD'yi suçlamakta ve tehlikeler ile nasıl başa çıkacaklarını daha iyi bildiklerini iddia etmektedirler; diplomasi ve aldatmaca, ticari ve politik bağlar, yumuşak güç ve demokratik adımlar gibi şeyler sayıklamaktalar.

Bir gerçek var ki, ABD'nin güç stratejisinden ve yaklaşımlarından rahatsızlık duyduğunu ifade edenler içten içe de ABD'ye imrenmekte ve kıskançlık duymaktadır. Her şeyden öte bu yaklaşımları, ABD'ye kıyasla temelde ne kadar zayıf olduklarını da ortaya koymaktadır. Sorun çözme becerileri daha az olanların, sorunları çözmek konusunda güçlülere oranla daha az hevesli olacakları da açıktır.

ABD'nin sorun çözme becerisini ve tehdit algısını eleştirenlerin görmek ve anlamak istemedikleri bir başka şey, tehditlere karşılık verme gücüne sahip olmamak, sadece zorunlu hoşgörüyü doğurmaz; aynı zamanda beraberinde inkârı da getirir. Yani kişinin hiçbir şey yapamayacağı bir konuyu kafasından atmayı tercih etmesi son derece doğaldır. Fakat bunu yapmak, sorunun olmadığı veya çözüldüğü manasına gelmeyecektir.

Güçlü ABD'yi daha zayıf olanların öncelikli hedefi haline getiren şey, sahip olduğu güç ve diğer ülkeleri korumak konusunda taşıdığı sorumluluktur. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir uluslararası bir kriz patlak verdiğinde işe ilk karışacak ülkenin ABD olacağını en iyi Amerikalılar biliyor. Aynı gerçeği diğer ülkeler de bilmektedir. ABD uluslararası kabadayı rolünü oynamaktadır çünkü. Bu rolü kendi kendine de üstlenmiş olabilir ama büyük ölçüde kabullenildiği de bir gerçektir. Dolayısıyla küresel güvenlik tehditler konusunda ABD'nin diğer ülkelere oranla daha fazla endişelenmesi ve çok farklı küresel roller sürdürmesi kaçınılmazdır.

Aynı şekilde güçsüz olan ülkelerin gücün ulusal güvenliğin ve zaferin nihai belirleyicisi olduğu anarşik bir Hobbesian dünyanın değerini kaybetmesini ve zaman içinde tamamen yok olmasını istemesi olağan bir durumdur. Bunda ayıplanacak ya da kınanacak bir taraf yoktur. Zamanın başlangıcından bu yana daha zayıf olanların istedikleri şey hep bu olmuştur. Anarşinin kol gezdiği bir dünyada, küçük güçler kurban olacaklarını düşünür ve korku içinde yaşarlar. 18. yüzyılda ve 19. yüzyılın başlarında, İngiltere, Fransa ve Rusya gibi küresel devlerin sömürgesi durumundayken Amerikalıların korktuğu şey de buydu. Belki de bu yüzden on sekizinci yüzyılda uluslararası kanunların en büyük savunucusu ve destekçisi ABD idi.

Diğer yandan büyük güçler, kuralların anarşiden çok kendilerini sınırlayacağından endişelenirler. Çünkü anarşinin kol gezdiği bir dünyada, refah ve güvenliği sağlamak konusunda kendilerine çok güvenirler. Daha güçlü ile daha zayıf arasındaki bu tarihi ve doğal fikir ayrılığı, günümüz dünyasında tek yanlılık meselesi tartışmaları üzerinden sürmektedir. Bu noktada zayıf güçlerin tek yanlılığa karşı çıkışları da tek yanlı ve samimiyetsizdir. Çünkü tek yanlı askeri eylemler gerçekleştirebilecek kapasitede olmadıklarından kendilerinin yapamadıkları bir şeyi ABD'nin de yapmasını istemez ve eleştirirler. Fakat ABD istediği zaman tek yanlı davranabilmektedir ve bunu birçok kez belirgin bir başarıyla gerçekleştirmiştir. ABD'nin tek başına hareket edemeyeceğini söylemek, gerçekliği tanımlamaktan çok bir beklentiyi ifade etmekten ibarettir.

Her şeye rağmen Amerikalılar başkalarıyla birlikte hareket etmeyi yeğlemektedirler ve ABD kendine müttefik bulduğu takdirde Amerikan eylemlerinin başarılı olma olasılığının daha da yüksek olacağının farkındadır. Bu gerçeği somut ve güncel örnekler üzerinden düşündüğümüzde; ABD'nin Ortadoğu politikasında İsrail ve Kürdler ile yakın ilişkiler içerisinde olduğu bilinen bir gerçektir. ABD-İsrail ve ABD-Kürd yakınlığının nedenleri, hem stratejik ve iç etkenler hem de ABD’nin güç stratejisi üzerinden okunmalıdır.

ABD ve AB'nin Ortadoğu politikalarında temel amaçları ortaktır aslında: Petrolün uluslararası pazarlara arzının güvenli ve ekonomik bir şekilde sağlanması, bölgede istikrarın temini ve demokrasinin yaygınlaştırılması, terörizmle mücadele ve kitle imha silahlarının yayılmasının önlenmesi. Ancak, ABD ve AB'nin bölgeye bakışlarında ve ortak amaçlarına ulaşmak için izledikleri politikalarında ve güç stratejilerinde farklılıklar söz konusudur.

Avrupa'nın Ortadoğu'daki gelişmelerle ilgilenmesinin temel nedenleri; Ortadoğu'yla sahip olduğu tarihi bağlar, coğrafi yakınlığından dolayı bölgedeki olayların Avrupa'yı etkileme potansiyeli, bölge ülkeleriyle kurulmuş ticari ilişkiler ve özellikle enerji kaynakları bakımından bölgeye bağımlılığıdır. Bu doğrultuda, Avrupa ülkelerinin çıkarları, Ortadoğu'da istikrarın teminini gerekli kılmaktadır. Avrupa, istikrarsızlığın temel nedeni olarak Filistin ve Kürdistan meselelerini görmüş, bunun için sorunların barışçıl yollarla çözülmesi amacıyla çaba sarf etmiştir.

Ancak ABD'nin Kürdistan ve Filistin meselelerine bakışının büyük ölçüde AB çizgisinden uzak olduğu söylenebilir. ABD, bölgede İsrail ve Kürdistan’ın güvenliğini sağlamayı öncelikli amaç olarak görmektedir. Rusya ve bölge devletlerinin tüm tehdit ve şantajlarına rağmen İsrail ve Kürdistan yanlısı bir tutum takınmaktan geri durmamaktadır. Öte yandan, ABD ile İsrail-Kürdistan karşıtı devletlerin ilişkileri de derin ve çok yönlüdür. Çünkü bu devletlerinin güvenlik hesaplamalarında ABD, birinci derecede önemli müttefikleridir ve ABD'nin uluslararası sorunlara çözüm üretebilecek potansiyele sahip en güçlü ülke olduğunun bilincindedirler.

Yapılan bütün istatistikler, Amerikan süper gücünün daha da genişleyip artacağını, güç stratejileri ve dengeleri arasındaki uçurumunun daha da açılacağını ve ABD dışındaki dünyanın yıpranmış, içe dönük bir dünya olacağını göstermektedir. Bölge ve nüfuz genişletme çabaları, Amerikan tarihinin kaçınılmaz ve inkâr edilemez bir gerçeği hâline gelmiştir ve kesinlikle bilinçsiz bir yayılma olduğu düşünülemez. Dünya sahnesinde büyük bir rol oynamak, Amerikalıların karakterine -kaderine- derinden işlemiş durumdadır. Bundan ötürü Amerikan görece güçlü konumu değişmediği sürece, Amerikalılar da bu gücün nasıl kullanılması gerektiği konusundaki görüşlerini değiştirmeyecektir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89