• BIST 90.787
  • Altın 254,429
  • Dolar 5,8790
  • Euro 6,5887
  • İstanbul 23 °C
  • Diyarbakır 23 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 22 °C
  • Berlin 15 °C

Din (İslam), Deizm ve Müslümanlar (5)

Ersin Tek

"Biz dini bir toplum olduğumuz ve eylemimiz dine dayanmak zorunda olduğu halde, henüz dinimizi tanımıyoruz." (Ali Şeriatî)

Herhangi bir problemi temelden, kökten halledemediğiniz sürece, o problemin farklı tezahürleriyle adım başında veya dönem dönem karşı karşıya kalmaktan kurtulamıyorsunuz bir türlü. Böylece bazı meseleler sürekli gündeme gelmekte ve çoğunlukla istismara maruz kalmaktan da kendini kurtaramamaktadır.

Günümüzde dinin çözülüşü veya etkisinin azalması seküler alanın dışındaki bir alanla sınırlı olan bir hadise değildir. Bu durum, insanın ve doğanın mahiyetine ilişkin bakış açısında meydana gelen kökten değişimin bir parçasıdır.

Dinin gayb âlemine bakan yüzünün sembolize edildiği tasvirler ve hikâyeler bütünü dinin mitolojik boyutudur. Önemli tarihi olayları da içine alır. Dinin doktrin boyutu, mitolojik ve sembolik olarak ifade edilen dini inanç ve ibadetleri sistemleştirme, açıklama ve akli olarak izah etme çabasıdır. Dinlerde mitolojik ve doktrinel boyut çoğunlukla kesin çizgilerle ayrılamaz. Bütün dinlerin bir ahlak sistemi vardır. Dinler parçası oldukları toplumun ahlaki davranışlarını belirlemede çok etkilidir. Dinin kurumsallaştığı, dini hayat ile seküler hayatın iç içe olduğu toplumlarda, dinin ahlak kuralları ile toplumsal davranış kalıpları iç içe geçebilir. Ahlaki sistem ve dini kurumlar kurulu sistemin bir parçası haline dönüştüğünden, dinin açıktan veya gizli bir şekilde tahkir edildiği toplumlarda bile, dini faaliyeti devam ettiren kurumlar görülebilir.

Bununla beraber, bir dinin kabulü veya reddi her zaman için öyle basit değildir. Zira kabul edilecek veya inkâr edilecek din katı kuralcı, dogmatik olmalıdır; yani hem sahih bir vahiyden neşet etmeli hem de kırılmamış bir gelenek zinciriyle kaynağına bağlı olmalıdır. Bu da demektir ki bu din ne heretik ne de hizipçi olmalıdır. Dogmatikliğin ölçütü, geleneksel bir fıkıh ve sembolizm ile yapısal bir hakikate uygunluktur.

Modernleşme ve küreselleşme süreçlerinin kendi hayat tarzını dayatmasından dolayı dini ve kültürel yozlaşmayla sonuçlanan bir yabancılaşma sürecinin varlığı kaçınılmaz olmaktadır. Tamda bu noktada belirtmek gerekir ki, dinin modern insanın zihnine uygun bir söylemle anlatılması ancak modernizmin ne olduğunun ona yeterince gösterilmesiyle mümkündür. Dolayısıyla tebliğ yöntemi ve stratejisi çağın şartlarına uygun olmalıdır; Rönesans'tan beri insan beş duyunun sınırları içine kendini hapsetmiştir. Bugün her yerde İslâm'ı ve Müslümanları tehdit eden din karşıtı modernizm ancak, bağrından doğduğu, isyan ettiği ve Rönesans'tan bu yana inançlarına karşı amansız bir savaş başlattığı medeniyetin dini anlaşıldığında hakkıyla kavranabilir.

Müslümanların geçen yüzyıldan bu yana Batı dünyasıyla kurduğu ve kurmaya devam ettiği yoğun ilişkilere rağmen Batı'da din hakkında yaptıkları çalışmalar yetersiz kalmıştır. Bu mevzuları derinlemesine inceleyen Müslüman bilim insanlarının sayısı yok denecek kadar azdır. İslam'ı incelemek amacıyla Müslümanların dillerini öğrenen dindar veya seküler batılı bilim insanların sayısı gözönüne alınırsa acı bir durumda olduğumuz görülür. Bu batılı bilim insanları kendi perspektiflerinden İslam'ı her yönüyle tetkik edip eserler kaleme almaktadır; hatta bazıları Müslümanlara dinlerini nasıl incelemeleri gerektiğini dikte etmeye kalkışmaktadır.

İslam dünyasının, çağın değişim sürecinden koptuğu zamandan beri din-dünya, din-insan, insan-Allah ilişkileri gibi konularda bir zihin karışıklığı yaşadığını ve bu durumun da köklü sorunlar ürettiğini söyleyebiliriz. Bu sorunlardan belki de en yakıcı olanı, din(in tanımı ve işlevi) üzerinden üretilen kirli propaganda, yani zihinsel ve toplumsal ayrışmadır. Böylesi zorlu ve tehlikeli bir dönemden geçmekteyiz.

İnsan aklının doğal ve beşeri hayata ilişkin yasaları göremediği atalet dönemleri, en tehlikeli dönemlerdir. Müslümanlar olarak uzun zamandır akıllarımıza kilit vurmuş, onu kullanmaktan vazgeçmişiz. Omuzlarımızda bizi iyi bir gelecekten alıkoyan yükler ve çelişkiler birikiyor. Din diye yaşadığımız hurafelerle ayakta durmaya ve yol almaya çalışıyoruz. Nefste olanı, değiştirmemiz gereken ne varsa onu değiştirmeyi onu değiştirmeyi unutmuşuz. Bu gerçeği görmeniz ve anlamamız kolay olmayacaktır. Meselenin özünün yeryüzündeki yasalara bağlı olduğunu anlamadığımız ve kabul etmediğimiz için gücümüzü ve farkımızı ortadan kaldıran ataletin kurbanı olduk ve olacağız.

Biliyoruz ki tarihin pek çok dönemlerinde, vahiyden uzak kalan insan toplulukları şirke yönelmiş, bencil duygularının ve sınırsız arzularının esiri olduğu için zalim ve gaddarca yönetimler ve sistemler kurmuş ve çürüyüp gitmiştir. İşte bu tür durumlarda onlara, şirke karşı tevhidi ve zulme karşı adaleti tavsiye eden ve tüm yapıp ettiklerinden ahiret gününde hesaba çekileceklerini hatırlatan peygamberler, rehberlikte bulunarak yardımcı olmuştur. Bu bakımdan vahyin ve peygamberlik müessesinin insanlık tarihi açısından önemi inkâr edilemez bir gerçekliktir. Yine insanoğlunun tarihsel tecrübesi açıkça göstermiştir ki, vahyin otoritesi ve bu otoriteyi bizde anlamlı-yaşanır kılan Nebevî öğreti, insanoğlunun, düşüncelerini, duygularını ve sınırsız arzularını kontrol etmede, onu bir disiplin ve terbiye altına almada akla nispetle çok daha güçlü ve etkili olmuştur.

Deizmin en temel itiraz noktasının nübüvvete yönelik olduğu bilinmektedir. Nebevi öğretinin nihayetinde, bir beşerin Allah'tan aldığı vahiyle kurumsallaşıp dine evrildiğini düşündüğümüzde, Deizmin nasıl bir Allah tasavvuruna sahip olduğu ayrı bir öneme sahiptir. Bu konu Deizmin iki ana formu olarak kabul edilen eski deizm ve modern deizm arasındaki farklılıkların tespiti ve İbrahimi dinlerin mukayesesi ile birlikte ele alınarak incelenmesini gerektiriyor. Zira eski deizm inanışını, modern felsefe ve bilimle birleştirerek kullanmak isteyen modern deistlerin, Allah ile iletişimi eskiye kıyasla daha da imkânsız kabul ettikleri ifade edilmektedir. Bu bağlamda Allah ile şahsi bir diyaloğu mümkün gören ilk deistlerle, günümüzde Mutlak Allah'ın, görece varlıklar olan insanlarla kıyas kabul etmeyeceğine ve bu nedenle O'na herhangi bir tanım ve değer atfetmeyi imkânsız kabul eden modern yaklaşım arasındaki farklılıkları ortaya koyan daha derinlikli çalışmalara ihtiyaç vardır.

Allah'ın varlığının ispatlanması için vahye, peygambere ve mucizelere ihtiyaç olmadığını savunan deizmin iki temel hareket noktası vardır: Birincisi, Allah'ın varlığı akılla bilinebilir; ikincisi ise, evren yaratıldıktan sonra kendi yasalarına göre işler. Bu yüzden artık Allah'ın evrene ve insana müdahale etmesine gerek yoktur. Evrenin ve doğanın mükemmelliği karşısında, Allah'ın ilmine ve kudretine hayranlık duyan aklın, insanı, duanın, Allah'a şükran ve minnettarlık duymanın, ahirette ödül ve ceza verilmesinin gerekli olduğuna inanmaya sevk ettiğini düşünen ve hatta kendisini Müslüman olarak tanımlayan deistler olduğu gibi, bunların hiçbirini gerekli görmeyen, dolayısıyla da vahiy kaynaklı dinlerin kutsal kitap, sevap, günah; ibadet, dua, vahiy, kader, ahiret, cennet, cehennem, melek, cin ve şeytan gibi temel kavramlarının tümünü reddeden deistler de vardır.

Dinlerin tecrübî boyutu olmaksızın dini izah etmenin imkânı yok gibidir. Zira bu boyut görünmeyen âlemin ümit, idrak ve tecrübesini içerir. Dini tecrübe, büyük dinlerin ortaya çıkmasına yol açan önemli olaylar ve dinin kurucusu-önderinin hayatı göz önünde bulundurulduğunda daha fazla bir önem ve anlam kazanır. Dini tecrübeyi tam olarak izah etmek kolay değil, belki imkânsızdır. Dini tecrübe ferdi olarak yaşanan bir gerçekliktir. Şüphesiz Allah ile iletişime geçen bir peygamber, Allah'tan vahiy aldığında, bu olay onun için dini tecrübe anlamına gelir. Aslında vahiy dini tecrübenin kendisi değil, bize dini tecrübeyi haber veren ya da dini tecrübeye sevk eden bir unsurdur. Ayrıca bu, her din için, hatta bazen bir dinin içindeki farklı gelenekler ve bireyler için de aynı şeyleri ifade etmez.

Bu memlekette kendini “ben deistim” diye tanımlayan geniş bir kitlenin olmadığı açık. Fakat dindar bir hayat yaşama tercihinin –özellikle genç kesim arasında- zayıfladığı da apaçık bir gerçek. Bu durumu inkâr edemeyiz, görmezden gelemeyiz. Bu durumu, yaşadığımız dikey modernleşmeye, geçmişten gelen yanlış devlet politikalarına, istismarına, dinsel grupların oluşturduğu veya dayattığı ideolojik-dar kalıplara ve daha pek çok şeye bağlayabiliriz.

Bu memleketteki Müslümanların artık ufkunun genişlemediğinin en önemli işareti, dünya üzerinde olup bitenlere karşı hareketsiz kalmaları ve aptalca komplo teorileriyle kulak ardı etmeye çalışmaları, kişiler ve olaylar çerçevesinde basit, sığ ve yüzeysel münakaşaların ve analizlerin ötesine geçememeleridir. Dolayısıyla ufkun genişlemesi, düşüncenin boyutlanması, hareketlilik kazanması, İslâmiyet’e yeniden hayat vermek ve gerçekten yeniden en canlı biçimde algılamak için yeni okumalar, yeni bakış açıları ve dozunda tartışmalar bir ihtiyaç ve zorunluluktur. Bunlar yapılmadığı takdirde donmalar, donukluklar olur, bir fasit daire üretilir ve yaşam kısırlaştırılır, doğma şeklinde kabuller yaygınlaşır ve yerleşir.

Merhum Ali Şeriatî’nin her zaman bize hatırlattığı önemli bir şey vardı: ‘‘Bir fikir ne kadar yüce ve değerli olursa olsun, eğer o fikir insanlık pazarına sürecek ürünlere, yani dünya çapında insanlara sahip değilse, etkili olma şansını yitirmiştir. Şeriatî bir defasında da Aziz İslam’ı elmasa benzetmişti, ancak çamurun altına saplanmış, kimsenin farkında olmadığı bir elmasın değerinden bir şey yitirmese dahi, kimseye yararı olmayacaktır.’’

Bunun için de; uluslararası ve siyasal alanda sistematik bir İslam karşıtlığının süregeldiğini gören, İslam karşıtı söylem yaptırımların kendi içinde bir meşruiyete sahip olmadığını bilen, deizmi bir kurtuluş olarak gösteren, İslam'daki dünya-ahiret dengesini parçalamaya yönelik yaklaşımları bilinçli ve güçlü bir biçimde reddeden, geleneğine bağlı ama özgün düşünmeyi başarabilen, tarihi ve değerlerini bilen ve tanıyan, ilahî değerlere yürekten bağlı olan ve modern dünyanın unsurlarını bütün çelişki ve derinliğiyle yakalayabilecek bir bilgi ve akıl istidadıyla donanmış insanlar var olmalıdır.

Bunları yapmamanın da hiçbir haklı izahı, bahanesi, mazereti ve özrü yoktur. Şeytana bahane bulanlara karşı onun dilinden şöyle denilmektedir:

‘‘Ve her şey olup bittikten, hüküm yerine geldikten sonra Şeytan: "Gerçek şu ki, Allah size gerçekleşmesi kaçınılmaz bir söz vermişti! Bense (her fırsatta) size birtakım sözler verdim ama sizi hep yüzüstü bıraktım. Yine de benim sizin üzerinizde gerçekte bir nüfuzum yoktu: Sizi sadece çağırıyordum; siz de (bu çağrıya) icabet ediyordunuz. Bunun içindir ki, beni suçlamayın, yalnızca kendinizi suçlayın. Ne ben sizin imdadınıza yetişecek durumdayım; ne de siz benim imdadıma yetişebilecek kimselersiniz; çünkü, bakın ben, sizin vaktiyle beni (Allah'a) ortak koşmanızda bir doğruluk payı olduğunu her zaman reddetmişimdir". Doğrusu, tüm zalimleri çok can yakıcı bir azap beklemektedir.’’ (Aziz Kur’ân / İbrahim Sûresi 22)

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89