• BIST 95.852
  • Altın 190,976
  • Dolar 4,6622
  • Euro 5,4311
  • İstanbul 24 °C
  • Diyarbakır 34 °C
  • Ankara 27 °C
  • İzmir 31 °C
  • Berlin 18 °C

Din (İslam), Deizm ve Müslümanlar (4)

Ersin Tek

“Kalbin idrakini akıl almaz.” (Pascal)

Dini bir inanca bağlanmak konusunda modern insan (çoğunlukla entelektüeller) genelde zorlanırlar. Bilgi birikimlerini işe katmaya ve nedenini sormaya alışkındırlar. Rasyonel bir açıklama getirme yolunda dinmek bilmeyen şiddetli bir istek duyarlar. Buna karşılık, dini savunanlar tam da bu duruma, yani insan her şeyi rasyonel olarak açıklayabilseydi dinin gereksiz olacağına, dikkati çekerler.

Fakat dini modern bilimin terimleriyle izaha çalışmak demek yüksek olanı aşağı terimlerle izah etmek demek olur ki bu yanlış ve imkânsızdır. Çünkü modern bilimin gerçek ilkesi ve gayesi bilinemez ve açıklanamaz olana yer bırakmamak ve böylece kendisinden büyük olan her şeyi dışlamaktır. Modern bilim akılcı olmasının yanında güçlü bir biçimde hümanisttir; insanı, sadece amellerinin yapıcısı ve planlayıcısı olarak değil, aynı zamanda onların tek müstefîdi olarak görür.

Kant, bu gerçekliği şöyle özetliyordu: “İnanca yer açmak için bilgiyi ortadan kaldırmak zorunda kaldım.”

Kant, bu sözle teorîk akıldan pratik akla yaptığı geçişi işaret ederken, dine dönüşümüz uğruna bilimsel bilgiden vazgeçmemiz gerektiğini söylemeye çalışıyordu. Kant'ın amacı, öncelikle pratik sorunları, teorîk sorunları ele aldığımız gibi ele alamayacağımızı göstermekti. Çünkü pratik alanda mesele sadece bilme değil, aynı zamanda arzulama ve isteme meselesidir. Pratik hayatın ussal temeli, gerek arzu edilen gerekse de olası olan ise, o zaman temel ve dayanak oluşturacak bir ilkenin bulunması gereklidir. Bu ilke yine Tanrı’dır; yani, eylemlerimizin nihai kefili olarak kani olduğumuz ahlaki bir Tanrı'dır bu.

Dolayısıyla Kant'ın öğütlediği din, “yalnızca aklın sınırları içerisinde” yer alan bir dindir. Batıl uygulamalardan, kilise veya camiye gitmekten uzak bir din. Bir his içinde saflaştırılmış bir dindir; derin bir saygı hissidir. Kant'a göre bu his kalplerimize kazınmış olan “ahlak yasası”na derin saygı hissidir. Pratik Aklın Eleştirisi adlı eserinde Kant vardığı sonuç şu cümlede saklıdır: “Üstümdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası.”

Bu ahlak dininin ussal olan ama kurumsal olmayan doğası göz önünde tutulursa, Kant'ın öğrencilerinin (bilhassa on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında onu izleyenlerin) nasıl olup da Auguste Comte'un mirasçılarının, yani pozitivistlerin arasına düştüklerini anlamak kolaydır. Bu durum şaşırtıcıdır; çünkü pozitivist ekol, teolojik dönemin sona erdiğini savunmuştur. Samimi bir pozitivist olmak için ahlaki bir Tanrı’yı bile saf dışı etmek gerekiyordu. Aslında pozitivizm buradaki temel sorunun hayli farkındaydı. Din yanlış olsa, bütünüyle fantastik anlatılar olan mitoslara dayansa bile, dinin vazgeçilmez bir toplumsal rolü vardır ve bu rolü oynamaya devam edecektir. Çünkü din dışında, insanların dostane şekilde bir arada yaşamalarını ve toplumsal kaynaşmayı sağlayan bir tutkal görevi görecek başka yollar mevcut değil. Yani eksiklerine -daha doğrusu o dine mensup olduğunu söyleyenlerin eksikliklerine ve günahlarına-, içerdiği fanatizm, ruhban sınıfının ve siyasetçilerin istismarına açık potansiyeline rağmen, din bizi bir arada tutar. Oysaki ne kadar doğru olursa olsun teorik bilgi pratik arzu ve ihtiyaçlarımızı karşılayamaz.

Aynı şekilde bugün, deizme teorik anlamda çok fazla anlam yüklemeye ve bir kurtuluş olarak pazarlamaya çalışanların gözden kaçırdığı veya görmezden geldiği nokta tamda burasıdır. Bilim ve teknolojinin oluşturduğu toplumlarda bile kolayca hissedilir ki din (Allah) ihtiyacı, az veya çok bir belirginlikte hemen hemen her insanda vardır ve devam etmektedir. Bu ihtiyaç giderilmediği zaman, tıpkı fizyolojik ihtiyaçlarda olduğu gibi çeşitli bozukluklara ve sorunlara yol açmaktadır.

Ancak burada bir şeyi belirtmemiz gerekiyor ki dine salt bilimci bir gözle yaklaşmak zorunlu olarak dini herhangi bir fenomen olarak görmeyi içerir. Bu şekilde yaklaşıldığında din, insanlığın herhangi bir sosyo-psikolojik bir unsuru olarak ve insanın fıtratında bulunan bir ihtiyacı -tıpkı uyku, yemek veya eğlence gibi- karşılayan bir şey olarak görülür. Bu yaklaşım yarım bir hakikat olup uyku, yemek ve eğlencenin insanın varoluş sebebi olmadığını ama dinin bu anlama sahip olduğu gerçeğini gizlemektedir. Yani her şeyi insan fıtratına atıfta bulunarak izah etmek meseleyi çözmüş olmayacaktır; bu iş bir nevi sahte bir bilimsellik örneğidir. Bu yaklaşım biçimi insanın kendini aşmasına engel olmasına rağmen, geniş bir kabul görmektedir. Söz konusu yaklaşımın temsilcileri, son dönemlerdeki ‘deizm artıyor’ tartışmalarında deizmin dinin egemenlik alanında olan bazı şeylere sahip olduğunu ve dinin yerini kısmen veya tamamen alması gerektiğini açıkça söylemektedirler. Bu yaklaşım sahibi kimseler aksini iddia etseler de daha önce tarif ettiğimiz anlamda bu kuramlar sahih olmadığı gibi, sahih dinlerin yerini de alamazlar.

İnsan sürekli olarak çözülmemişi çözmek için uğraşır. İnsan, hayat gayesinin sadece hayatın kendisinden olduğunu bilmesi yeterli değildir, zihinsel ve fizyolojik faaliyetlerini evrendeki kanunlara göre geliştirerek yaşamak zorundadır. İnsan ara sıra, hayatın anlamını, nasıl yaratıldığını, niçin yaşadığını, ne olduğunu, çektiği acıların sebebini, aklın evrendeki yerini, nereden geldiğini, nereye gittiğini, ruhun ne olduğunu, ölümden sonra ruhun ne olacağını, vs. Soruları sorar kendine. Bu sorularına felsefenin ve bilimin cevabı yeterli olmamıştır. Hayatın sırları karşısında insanlığın kaygısını ne Sokrat ne Eflatun ne de Newton sakinleştirebilmiştir. Ancak dini telkin, vahiy ve iman, yüzyıllar boyunca insanlığa huzur vermiştir, yol göstermiştir. Özel olarak seçilmiş elçi oldukları mucizelerle desteklenen peygamberlerin sağlam karakterleri, güvenilir kişilikleri, üstün ahlakları, getirdikleri ilahî ilke ve mesajlar, ortaya koydukları örneklik ve önderlik ile içinde yaşadıkları toplumların olumlu yönde değişip gelişmelerine, ilim ve sanatın, kültür ve medeniyetin ilerlemesine büyük katkı sağladıkları insanlık tarihinin tanıklık ettiği bir gerçekliktir.

Hristiyan dünyasındaki teolojik ve felsefî tartışmalar neticesinde kilisenin baskıcı tutumuna karşı duyulan tepkinin etkisiyle ortaya çıkan deizm, yaygın tanımına göre yaratıcının varlığını kabul etmekle beraber vahyi, nübüvveti ve özellikle de esasını vahiy ile nübüvvetin oluşturduğu semâvî dinleri reddeden ya da en azından bu hususta şüphe taşıyan bir sistem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu akım; teknolojinin ilerlemesi ile tabiata hâkim olan insanoğlunun, aklıyla yeryüzündeki her şeyi bilip idare edebileceği zannına kapılarak dinî ve ahlâkî değerlerin üretilmesi için de aklı yeterli görmeye başlamasıyla yükselişe geçmiştir.

Hiç şüphesiz akıl müthiş bir nimet olup büyük bir güce ve kullanım alanına sahiptir. Fakat her şeye rağmen sadece bir araçtır; bu haliyle iyi yönde de kullanılabilir, kötü yönde de. İyi ve mahir bir araç olmasına karşın yetersiz maddeden doğru ve yeterli bir eser meydana getiremez. Aklın iyi ve yeterli verileri olmalıdır. Zira insan hiçbir şey hakkında akıl yürütemez veya yetersiz veriden geçerli sonuçlar çıkaramaz. Dolayısıyla insanların problemlerinin çözümü bilim ve felsefenin yanında dinî bir disiplinle mümkün olabilir. Çünkü ilk insanın yaratılışından, daha doğrusu Habil ile Kabil arasında yaşanan şeylerden bu yana yeryüzünde bir kriz (buhran) vardır. Bu kriz, hayatımızın bir parçası ve tüm zamanlarda var olmuştur ve var olacaktır. Dinler bu krizi çözme hamlesidir. Yani dinlerin var olma ve hayata müdahil olma gerekçesi biraz da burada saklıdır.

Prof. Dr. Şaban Ali Düzgün hoca bu konuya ilişkin olarak “Kriz Teolojisi” isimli konferansında şunları söylüyordu: “Yeryüzünü insan için güvensiz bir mekâna dönüştüren ve Tanrı’yı insana tahakküm eden bir varlık olarak tasavvur eden Hıristiyan teolojisini Karl Barth kriz teolojisi olarak adlandırmaktadır. Kriz, ezeli ile geçici arasındaki ilişkide, geçicinin sürekli ezelinin gücü altında bulunma halini tanımlamaktadır. Olup biteni insanın da kontrol etmesini sağlamayı amaçlayan varoluşsal (egzistansiyel) teoloji, bu krizi aşma yollarından biri olarak ortaya çıkmıştır.

Kur’an’ın Allah, insan ve evren tasavvuru, mitolojik evren anlayışının yarattığı bu krizi aşma yolunda insanın en büyük destekçisi durumundadır. ...

İnsan yorum yapan, olayları ve varlıkları kendi haline bırakmayan bir varlıktır. Başka bir ifadeyle insan hermenötik yapmaktadır. Bize anlama veya açıklama yoluyla açık olan evren, bizden bağımsız değildir; ve varlık her şeyden önce bize, dilde açılan bir tarihtir. Onu anlamak bizi saran her şeyi anlamaktır. İnsan aklı, fıtratı, vicdanı vs. kendini saran her şeyden bir parçayı temsil eder. Varlığı anlamaya ve akabinde varlığın bütünüyle açımlanma hali durumundaki yaşamı inşa etmeye niyetlenen dilin/kelamın makuliyeti, nihayetinde önümüze insan aklına, fıtratına ve vicdanına hitap eden bir hasıla getirecektir.

Bu niyetle hareket eden teoloji, sadece bir iletişim türü yahut bir şeyi iletme süreci olmaktan çıkıp, düşünme biçimine evrilmiş olmaktadır. Yukarıda anılan krizden bizi kurtaracak olanın, teolojinin bir düşünme biçimi olarak işlev görmesinden geçtiği hatırda tutulmalıdır.”

Devam edeceğiz...

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89