• BIST 87.143
  • Altın 219,609
  • Dolar 5,8507
  • Euro 6,6489
  • İstanbul 26 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 27 °C
  • Berlin 23 °C

Din (İslam), Deizm ve Müslümanlar (1)

Ersin Tek

Doğrusunu isterseniz dinin ne olduğunu belirlemek son derece zordur. Din belki de bütün insanî kültürel etkinlik alanları içinde tanımlanması, belirlenmesi en güç olanıdır. Dinin tarih içinde birbirinden oldukça farklı örnekleri ortaya çıkmış ve dinler yine tarih içinde birbirinden oldukça farklı, hatta birbirine zıt görüntüler göstermişlerdir.

Bir din, her şeyden önce, insan, evren ve hayat hakkında bilgi veren, bilgi verme iddiasında olan bir kurumdur. Dolayısıyla çoğu felsefeci ve bilim insanına göre bu bilgi sıradan bilgi veya bilimsel bilgiden farklı olarak metafizik bir bilgi diye adlandırmak gerekiyor. Çünkü dinin, haklarında bilgi verdiği şeylerin, Tanrı, evren, evrenin kaynağı, evrenin nihai ereği, insanın özü, insanın kaderi, hayatın anlamı, Tanrı ile insan arasındaki ilişkiler gibi yapısıyla bilimsel olmayan, metafizik olan varlıklar veya olaylar olmalarıdır. Ancak İslam gibi monoteist karakterli dinler bu tanımlamaya uymuyor. Bu dinler yalnızca metafizik bilgiler bütünü olarak kalmaz ve aynı zamanda, insana bu bilgiye uygun olarak bir yaşama tarzı teklif eder, hatta emreder ve bu dinlerde bir kurtuluş kavramı mevcuttur. Bu kurtuluş bireysel kurtuluş olabileceği gibi, müminlerin meydana getirdiği bütünün, ümmetin kurtuluşu da olabilir.

Aynı şekilde din sadece bir metafizik bilgiler bütünü ve kurtuluş öğretisi değildir; aynı zamanda bu bilgilere uygun olarak davranılmasını, eylemlerde bulunulmasını isteyen ve insanlar arasındaki ilişkileri kutsal varlığın ruhuna, özüne, iradesine, emrine uygun olarak tanzim eden bir ahlak sistemidir. Nitekim bundan dolayı, birçok insan, dine dayanmayan bir ahlak sisteminin var olabileceğini kabul bile etmez. Spinoza, dini, özü itibariyle ahlaka, doğru ahlaka götürmek, hatta ona indirgemek isteyen filozofların başında gelir.

Öte yandan her toplumda din kelimesini ifade etmek için farklı kelimeler kullanılmıştır. Bunlar yol, mezhep, ayin, hüküm, emir, kanun, fazilet, korku ile karışık saygı, vb. anlamına gelen kelimeler kullanılmıştır. Daha genel olarak din kelimesi 'deyene' kökünden oluşmuş bir kelimedir. Sözlük anlamı olarak din; boyun eğmek, hakkını almak, ödünç almak, âdet edinmek, boyun eğdirmek, hesaba çekmek, ceza ve mükâfat vermek, egemenlik, mülk, hüküm, idare etmek anlamlarına gelir.

İslam'a göre din kelimesi, sadece hak din için, yani özel ve dar anlamıyla İslam kullanılmaz. Din kelimesinin geniş olarak ele alındığı ıstılahtaki veya pratikteki anlamı; bir dünya görüşünü, bir hayat şeklini belirleyen görüşler, emirler ve yasaklar manzumesidir. Yani, üstünlüğü kabul edilen kanun ve kurallarla belirlenmiş yaşama şekline din denir. Dolayısıyla “her din bir hayat şeklidir ve her hayat şekli bir dindir” görüşü, genel itibariyle doğru bir görüştür. Çünkü din nedir sorusuna, Aziz Kur'ân soyut cevaplar vermez; somut cevaplar verir, insanın amelini gösterir. Din, insan hayatında işlev gören bir sistemdir. Görülmesi ve anlaşılması gereken ilk hakikat de budur;

''Hiç bütün bir ahlaki değerler sistemini yalanlayan (birini) tasavvur edebilir misin?
İşte böyle biridir, yetimi itip kakan,
yoksulu doyurma arzusu/gayreti duymayan.
Yazıklar olsun şu namaz kılıp duranlara,
onlar ki kalpleri namazlarına yabancıdır,
onlar ki niyetleri yalnızca görülüp takdir edilmektir,
ve üstelik onlar, (insanlara) en ufak bir yardımı bile reddederler!'' (Mâûn Sûresi)

Öte yandan din duygusunun menşei konusu da tartışılan konuların başında gelmektedir; insanlık tarihinde din nedir? Fıtri midir, değil midir? İnsanoğlunun din ile ilişkisi nasıl olmalıdır? Başka bir ifadeyle, biz din ile hangi düzeyde bağlantı kurmalıyız?

Bu sorulara verilen cevaplar kişinin din ile olan bağının niteliğini ve düzeyini ortaya koyacaktır. Halihazırdaki din anlayışlarına bakıldığında görülür ki insanların dine atfettiği anlam, uygun gördüğü yer, ondan beklediği fayda son derece farklı olup çeşitlilik arzetmektedir. Din, sosyal anlamda insan hayatının değişmezlerinden biri olduğundan, bunun kişi ve toplumun yapısına uygunluğu da yapılan tercihlerde önemli bir noktadır. Aksi bir durum dinini değiştiren kişi ya da toplumlar üzerinde oldukça menfi tesirler ortaya çıkarabilmektedir.

Din duygusunun kaynağını, insanın fıtratında aramak gerekir. İnsan inanma ihtiyacıyla yaratılmıştır çünkü. Bu ihtiyaç din duygusunun fıtrî olduğunun delildir. Nitekim Aziz Kur'ân'da din: 'fıtrat', 'sıbğat' ve 'hanif' olarak geçer. Yani din, hem 'Fıtratullah', hem 'Sıbğatullah' ve hem de 'Hanif'. İnsanın fıtratında vardır, yani onun fıtratında hakka ve hakikate yöneliş vardır.

Böylece sen, batıl olan her şeyden uzaklaşarak yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah'ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran: (ki,) Allah'ın yarattığında bir bozulma ve çürümeye meydan verilmesin: bu, sahih (bir) din(in gayesi)dir; ama çoğu insanlar onu bilmezler.” (Rum Sûresi 30)

Aynı şekilde Tolstoy’un “Din Nedir” kitabında ifade ettiği gibi: ''Günümüzün okumuşlarının verdiği karara göre, din lüzumlu değil ve onun yerini bilim alacak veya aldı bile. Oysa, tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugün de, tek bir insan toplumu veya aklı başında (rational) kişi dahi dinsiz yaşamamıştır ve yaşayamaz da. (Aklı başında kişi diyorum, çünkü aklı başında olmayan (irrational) bir kişi, tıpkı bir hayvan gibi dinsiz yaşayabilir.) Aklı başında bir varlık dinsiz yaşayamaz; çünkü evvela ve sonra neyi yapması gerektiği konusunda ona hakikaten yol gösteren sadece ve sadece dindir. Din ona yaratılışı icabı verildiğinden, aklı başında insan dinsiz yaşayamaz.''

Peki “dinin cehaletten kaynaklandığı” tezini görmezden mi geleceğiz?

Bu tez en saçma olanıdır. Dinin cehaletten geldiğini öne süren ve çeşitli güncel meseleler üzerinden bir açıklama getirmeye çalışan mantık saçmadır. Bu teze göre ilmin ilerlemesiyle dinin ortadan kalkması gerekirdi, yani ilim adamları arasında dindarlık olmamalı idi. Fakat böyle olmadı, tam tersi oldu. Russel haklı olarak diyordu ki: ''Cahil sınıf arasında hem dinsiz, hem de dindar vardır. Bilginler arasında da hem dindar, hem dinsiz insanlar vardır!'' Din cehaletten kaynaklanır mantığına göre Einstein'in dindar biri olması imkansızdır. Keza, Max Planck, William James, Bergson ve Darwin gibi tanınmış bilim adamları dinsiz olmaları gerekir. Halbuki, bu insanlar dinsiz değildi. Darwinizm adlı kitapta şöyle yazıyordu; ''Kilise tarafından kafir ilan edilmesine rağmen, Darwin, ömrünün sonuna kadar imanını korudu ve tektanrı inancını sürdürdü.''

Birde Marksistlerin hesabına göre, sınıf ayrıcalıkları yok edildiğinde, din kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bu mantık da, cehalet ortadan kaldırılırsa din ortadan kalkar mantığı gibi saçma ve de temelsizdir. Bunların mantığına göre, sınıf ayrıcalıklarının giderilmesiyle, yani sosyalist bir toplum kurulduğunda din yok olup gidecektir. Fakat, tarihsel tecrübe göstermiştir ki, hakikat bunun aksini söylüyor, yani din hiçbir şekilde yok olmaz, yok edilemez. Mesela Will Dourant, dinsiz olduğu halde, tarih dersleri adlı kitabında, duyduğu bir rahatsızlığı dile getirmekte ve dinin doğuşuyla ilgili izâhları naklettikten sonra ''bunlar doğru değildir'' diyerek şunu eklemektedir: ''Din dokuz canlıdır; siz öldürdükçe, o dirilir!'' Dourant haklıdır. Bu, bir hakikattir. Din 'ölümsüz bir canlıdır' demek daha yerinde olur. İnsanoğlunun fıtratı ölümsüzdür çünkü! Will Dourant yine diyordu ki: Dine karşı verilen bunca mücadeleye rağmen din hâlâ ayaktadır, siz vurdukça, o daha da güçlenmektedir.

Marksistlerin mantığın ne kadar çürük olduğu, bizzat geçmişteki sosyalist ülkelerde gün yüzüne çıktı. Sosyalist ülkelerde, din aleyhine propaganda yapılıyordu, yani din bitmemiştir demek isteniyordu! Kurdukları sınıfsız toplumda gençlere 'din diriliyor, dine karşı savaşalım' diyorlardı, dinin ortadan kalkmayacağını iyi biliyorlardı çünkü. Ayrıca yalnızca sosyalist ülkelerde dinsizlik olayları yok, sınıflı kapitalist toplumlarda da bu durum mevcut. Bugün sınıflı toplumlarda egemen yönetici kesim, yönetilen kesimden daha çok din karşıtıdır. Oysa marksistlere göre dini hakim tabaka uydurmuştur. Görülüyor ki bu da eksik ve tutarsız bir yaklaşımdır.

Lord Northbourne’nin “Modern Dünyada Din” kitabında ifade ettiği gibi: “...Daha açık olmak gerekirse biz eğer Din ile varoluşsal bir ilişki kuramamışsak, o bizim için vazgeçilmez değildir. Yani eğer varlığımız (ve tabii tüm mahlûkat ve hatta Hâlık) Din ile anlam kazanıyorsa o zaman onunla aramızda ontolojik yani vazgeçilmez bir bağ mevcut demektir. Bunun tersi de şu demektir: Din ile varoluşsal bir bağ kurulmadığı zaman her şey gerçek anlamını yitirir. Denebilir ki insanoğlu hayatını  (ve dolayısıyla her şeyi) Din ile anlamlandırmak zorunda mıdır? Hem evet hem hayır. Evet, çünkü ona gerçek anlamını veren Dindir; hayır, çünkü insanoğlunun sınırlı iradesi bulunmaktadır; yani hayır deyişimizin sebebi bunun determinist bir şey olmayıp imana müteallik bir hadise olmasıdır. Başka bir ifade şekli de şudur: İnsanlar fıtratına uygun davranmak istiyorlarsa hayatlarını Din ile anlamlandırmalıdırlar.”

Devam edeceğiz...

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89