• BIST 106.872
  • Altın 151,903
  • Dolar 3,6611
  • Euro 4,3075
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 17 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 19 °C
  • Berlin 13 °C

Kendi gerçeğimiz…

Ersin Tek

Ne garip; başka fikirlerin söylenmesini yanlış bulacak ve kendi dışımızdakilere kendi fikirlerimizi dayatacağız. Sonra da kendimize ilerici, çoğulcu, demokrat, vs. diyecek ve kendi dışımızdakileri de gerici, tutucu, anti demokrat ve yanlış görenler olarak sayacağız.

Bizler insanları hem insanlığın ve islamın evrensel kavramları ile aldatmaya kalkışacağız, hem kendimiz bile bunların ne anlama geldiğini bilmeden ahkâm keseceğiz. Kimse de itiraz etmeyecek bu halimize, itiraz edeni de anasından doğduğuna pişman edeceğiz. Bu yanlış da böyle sürüp gidecek…

Yok, öyle üç kuruşa beş köfte!

Bütün sözlerimiz yalan, saçmalık ve sığ olmaktan ibaret. Bizler demagoji yapan ve uyanık olduğunu zanneden kimseleriz sadece. İnsanların zihinlerini bulandırmak ile hayatın yürüyeceğini sanıyoruz, ama yanılıyoruz. Sadece kendimizi aldatıyoruz.

İnsanlık, bu güne gelene kadar çok kan kaybetti, derin ve tehlikeli bir hiçliğin kıyısından geçip geldi. Bu varoluş hengâmesini anlamak, anlatmak, reddetmek ve kesip atmak öyle basit değil…

Bu halimize şaşırmak, kızmak ve üzülmek gerek; Ötekiyi hemen reddedebilecek cesareti nereden buluyoruz? Bu kadar kolay mı ötekinin penceresinden dünyaya bakmak veya her şeye bir anda çizgiyi çekmek?

Durup bir an için bunları derinden düşünmemiz gerekiyor. Bu gidişat bizi korkutmalıdır. Büyük bir uçuruma savrulmakta ve yaklaşan tehlikenin farkında değiliz. Belki de farkındayız, zaten savrulmak için vardık diyerek durumu olağan görüyor ve gösteriyoruz.

Nietzsche’yi hatırlamalı. Öldürdüğümüz Tanrının yüzünde kaybolan kendimizi görmeli, bize yakılan ağıtları çok çabuk unutmamalı…

Sahi, ne kadar okuduk dinleri, sosyolojiyi, felsefeyi, psikolojiyi, fiziği, matematiği ya da asla okuyamayacağımız içimizdekileri. Ne kadar okuduk hayatı? İnancın derinliğini ne kadar hissettik? Diyalektiğin doğasını ne kadar özümsedik? Galiba cevap yok.

Diyalektik dedikte, Marx'ın kendi iç çelişkilerini düşüncesine yansıtması, diyalektik yöntemini hayatı anlamlandırmada kullanamamasına yol açmıştı. Marx, hayatı zıtların etkileşimi, artı ve eksinin bütünlüğü, neden ve sonucun devinimi olarak tanımlamasına rağmen materyalin diyalektik karşılığını cevapsız bırakır. Şüphesiz materyalin diyalektik karşılığı, akli bir zorunluluk olarak, maneviyat ve hayatın anlamı olan Tanrı'dır. Cevapsız bırakılan bu soru aynı zamanda “Ahlak'ın ve evrensel değerlerin kaynağı nedir?”, “Ne için savaşım vermeliyim?”, “Mücadelenin anlamı nedir?” gibi soruların da anahtar cevabı idi. Ama Marx, bu sorulara da Batı Hümanizmi’nin anlam dünyasından, diyalektiği göz ardı ederek tutarsız cevaplar vermişti. Mesela, “Nesneler dünyasının artan değeriyle doğrudan doğruya orantılı olarak insanlar dünyası değersizleşir. Emek yalnız meta üretmez; kendini ve bir meta olarak işçiyi de üretir. Derken maddenin insanı nasıl üreteceğine, maddenin sınırları içinde cevap veremez. Ama tarih şunu gösterdi ki, insan aşkın bir varlığa bağlı olarak tutum ve davranışlarını ayarlama ihtiyacı duymuştur. Kendisinin eksik bir varlık olduğunun bilincine varışı, daha iyiyi, daha mükemmeli düşünebilme yeteneğine sahip bulunuşu ona, ister istemez, aşkınlığa açılma imkânı sağlamaktadır.’’

Bütün bunlar felsefik görüşlerden ibaret diyebilir, işin içinden çıkabilir ve kendimizi biraz daha uyutabiliriz. Ancak işin özü böyle bir şeydir.

Olmadık zamanlarda varlığı sayıklıyoruz ama oradaki hakikati ve çaresizliği de anlamıyoruz, bitiremiyoruz. Ve kafamızın bir yerinde durmadan büyüyen Wittgensteinvari çığlıklar: ‘‘Herşeyin gözle görülür olması katlanılmaz bir şey. Görülebilecek bütün her şeyin, gördüklerimizden ibaret olması. Bunu hazmediyoruz. Son nefesimize kadar bununla savaşıyoruz. Sahnedeki dram amatörce ve derme çatma olduğu için, gözlerden uzakta temsil edilen daha saf, daha güzel bir oyun seyredebilir miyiz, diye sahne gerisine göz atmaktan kendimizi alamıyoruz. Ama sahne gerisi bomboş, görmüyor musun? Mezarı açtılar, boş çıktı. Asıl vahiy buydu işte. Şeylerin nasıl oluştuğu değil, ne oldukları; giz bu. Söyle bana, ‘‘hiçbir şey olmayabilirdi, öyleyse neden var? … Bir derinlik hayaline saplanmış budalalar olduğumuz için gizli olanı arıyoruz. Gerçekliğin dayanılmaz buradalığını görmemek için elimizden geleni yapıyoruz. Bunu bir an kafamıza kazıyabilsek, kurtuluruz. Belki de deliririz. Oysa fikirlerin arkasına sığınıyoruz. Fikirler! Domuzların bile fikri olabilir.’’

Bizler sadece ezber konuşuyoruz. Ne Batı’yı doğru anlıyoruz, ne Doğu’yu doğru yaşıyoruz. Araf’da geziniyoruz hep. Tolstoy’un dini yönelişleri ile hayat arasında bağ kurma çabası gibi bir dram bizimkisi. Bir çaresizlikle gelip geçiyoruz. Hepsi bu..

Ötekilere tarihe bak diyoruz sürekli, birde biz baksak; örnek verdiğimiz kimseler ve olaylar gerçekten bizim dediğimiz ve bizim anladığımız gibi mi? Sadece bir iki kavram ve isim zikretmekle her şeyi anladığımızı zannediyoruz. Yanılıyoruz. Anlamıyoruz. Bilmiyoruz. Hiçbir zaman tarihe doğru bakmadık. Çünkü hiçbir zaman o fotoğrafta kendimizi çaresizlik içinde kıvranırken görmedik, görmek istemedik, kendi gerçeğimize katlanamadık…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89