• BIST 110.022
  • Altın 366,939
  • Dolar 6,7790
  • Euro 7,6701
  • İstanbul 29 °C
  • Diyarbakır 33 °C
  • Ankara 32 °C
  • İzmir 31 °C
  • Berlin 18 °C

Yaşadığımız dünya üzerine düşünmek

Bayram Bozyel

Coronavirüsü salgınının dünyadaki bulaşma hızı ve yol açığı can kayıpları her geçen gün daha çok artıyor. Hastalığın bulaştığı insan sayısı -şu satırların yazıldığı saatlerde- iki milyona dayandı, ölenlerin sayısı ise yüz bine ulaştı. Bu gidişle söz konusu can kayıplarının daha da artacağı öngörmek zor değil.

Dünyanın bu felaket karşısındaki hali ise acınacak durumda. Büyük ve güçlü ülkelerin başındaki liderlerin salgına karşı tavrı oldukça tutarsız, pejmürde ve ciddiyetten uzak. Gelişmeleri geriden izliyorlar. Coronavirüsün dünyada bulaşmadığı ülke yok. Salgının küresel boyutta olduğunu herkes kabul ediyor. Ancak paradoksal bir biçimde bu hastalığa karşı her ülke kendi imkanlarıyla mücadele etmeye çalışıyor. Türkiye’de kullanılan “Salgın küresel, mücadele ulusal” sloganı söz konusu çarpıklığı oldukça iyi ifade eden bir örnek.

Corona salgınının insanlık açısında ortaya koyduğu şey, “kral çıplak” dedirten bir durum. Bu salgınla uygarlığımızın yüzündeki makyaj dökülerek çıplak kel en yalın haliyle görünmüştür. Corona salgını insanlığın durduğu yerin kırılgan, referans aldığı yol işaretlerinin kullanışsız olduğunu apaçık ortaya koymuştur. Sorun sadece gidilen güzergahın yanlış olması değil, bu gidişle varılacak yerin uçurumun kenarı olduğu gerçeğidir.

O halde Corona musibetinden yola çıkarak yapılacak şey insanlığın genel gidişatını sorgulamayı denemektir. Bu bağlamda üzerinde durulması gereken temel konu ise küreselleşme denen olgudur.

Küreselleşme, kimin için?

Zan edildiğinin aksine dünyada küreselleşme yeni başlayan bir olgu değildir. Aksine 14-15. yüzyıllarda başlayan bir süreç bu. Amerika kıtasının keşfi ve ardından Amerika, Afrika, Avusturalya ve Asya’nın önemli bir bölümünün Avrupalı güçlerce sömürgeleştirilmesiyle bu sürece girildiği söylenebilir. 16. Yüzyıldan sonra bütün kıtalar bir avuç sömürgeci kapitalist metropollerin sömürü ağları içine dahil edilerek dünyamız küresel düzeyde bütünleşmiştir. 17. yüzyılda İspanyolların damgasını vurduğu sömürgecilik çağının öncülüğünü 18. yüzyılda Fransızlar ele geçirmiş, 19. yüzyılda ise İngiltere bayrağı devralarak öne geçmiştir. Bir dönem boşuna İngiltere’ye (Büyük Britanya) “güneşin batmadığı imparatorluk” denmemiştir. 20. yüzyıl ise Amerika liderliği ele geçirecektir.

14-15. yüzyılda dünyada başlayan küreselleşme süreci, kapitalizmin emperyalizm aşamasına geldiği 19.yüzyılın sonunda daha ileri bir noktaya ulaşmıştır. Bu dönemde artık kapitalizmin yeryüzünde hüküm etmediği hiçbir alan kalmamıştır. Başka bir ifade ile dünyanın sömürge ve yarı sömürge durumundaki geniş bir alanı Avrupa merkezli kapitalist sisteme eklemlenmiş, bu sistemin küresel pazarlarına dönüştürülmüştür. Dünya nüfusu ve coğrafyasının yüzde 80’ini oluşturan dünyanın geri kalanı, bir avuç sömürgeci- kapitalist merkezlerin ihtiyaçları çerçevesinde dizayn edilip bütünleştirilmiştir. Artık bu coğrafyalar kapitalist sistem için ucuz işgücü, bedava hammadde kaynağı ve sanayi mamullerinin satıldığı uçsuz bucaksız bakir alanlardır. Böylece dünyamız belki henüz küresel bir köye dönmemiş, ama küresel bütünlüğünü tam olarak sağlamıştır.

“Altın çağ” olarak adlandırılan 1945-1970 yılları arasındaki dönem; (sosyalist sistemin dengeleyici baskısı, batı ülkelerindeki işçi sınıfının mücadeleleri ve sömürge halkların ulusal özgürlük mücadeleleri nedeniyle) modern çağın içinde açılan bir parantezdir. Refah devleti modeli olarak tanımlanan bu sistemde, toplumun ezilen çoğunluğu ilk kez pastadan kayda değer bir paya sahip olabilmiştir.

Günümüzde kullanılan anlamıyla küreselleşme kavramı ise 20. yüzyılın son çeyreğinde bilim, teknik ve iletişim alanında yaşanan hızlı gelişmelerin dünyada yol açtığı yeni durumu ifade etmek için tedavüle girmiş bir kavramdır. Küreselleşme kavramı bir dönem YDD (Yeni Dünya Düzeni) kavramıyla birlikte kullanıldı ama sonra YDD kavramı tedavülden geri çekildi.

Küreselleşmenin bugünkü boyutunu geçmişten ayıran nokta, hızdır. Örneğin 1340’lı yıllarda Çin ve Orta Asya’da başlayan Büyük Veba (Kara Ölüm) salgınının gemilerle Avrupa’ya ulaşması birkaç yıl alırken, bugün coronavirüsün Çin’den Avrupa’ya ulaşması için birkaç saat ya da birkaç gün yetmektedir.

Gelinen aşamada küresel bir köye dönüşen dünyamızda bütün sınırlar anlamını yitirmiş, sermaye, mal ve insan hareketleri hiç olmadığı kadar hız kazanmıştır. Yeni evliliklerle birleşen uluslararası dev şirketler bir ahtapot gibi dünyayı avuçlarına almış; hantal ve çevre düşmanı üretim ağlarını en uzak ülkelere aktarmışlardır.

Konumuzla ilişkili can alıcı sorun şu ki; küresel dediğimiz dünya bütün insanlığa ait bir dünya değil, o bir avuç zengin metropol ülkelerin çıkarlarına hizmet eden bir dünyadır. İnsanlık bu küresel dünyanın nimetlerinden eşit bir biçimde faydalanmamaktadır. Zengin ülkelerin bazıları bu dünyanın kaymağını yerken, insanlığın ezici çoğunluğu bu dünyada ekmeğe ve suya muhtaç, insanlık dışı koşullarda yaşamaktadır.

Küreselleşmenin iki boyutu onun gerçek karakterini açıkça ortaya koymaktadır.

Birincisi ekonomik boyut...

Dünyada bugün 2,1 milyar civarında insan evlerinde temiz suya erişim sağlayamamaktadır. Ayrıca 821 milyondan fazla insan açlık çekmektedir. 1960’lı ve 1970’li yıllarda yoksulluk tanımına dahil insan sayısı 200 milyon kadardı. 1990’ların sonlarına doğru bu sayı 2 milyarı aştı.

Küresel dünyamızda sanayileşmiş ülkeler dünya nüfusunun %26’sını oluştururken; ürün ve hizmetlerin %78’ine, enerji tüketiminin %81’ine ve silah sanayisinin %87’sine sahipler. Bir Amerikan vatandaşı 7 Meksikalı, 55 Kızılderili, 168 Tanzanyalı ve 900 Nepalli kadar enerji harcıyor (ve bu tüketim oranında dünyayı kirletiyor). Tekstil ve elektronik sanayilerinde çalışan geri kalmış ülke işçileri Batı Avrupa’da, Amerika’da ve Japonya’da çalışan işçilerden 20 kez daha az ücretle çalışıyorlar...

Bu tabloya, zengin ülkelerin borçlandırma tuzağıyla geri kalmış ülkeleri içinde düşürdüğü yoksulluk döngüsünü ve kirli sanayilerini çevre ülkelere taşıyarak buralarda yol açtıkları ekolojik yıkımı eklemeyi unutmamak gerekir.

Dünyadaki ekonomik ve sosyal dengesizlik iki katmanlıdır. Birincisi, batılı metropol ülkeler ile dünyanın geri kalanı arasındaki uçurum, diğeri de kapitalist metropol ülkelerin kendi içindeki toplumsal dengesizlik. Metropol ülkelerdeki zenginlikler toplam nüfusa eşit dağılmak yerine bir avuç tröst tarafından kontrol edilmektedir.

Siyasi boyut

Dünyanın büyük ekonomik ve askeri güçlerinin dünyadaki siyasal düzeni de kendi çıkarlarına uygun dizayn ettikleri sır değil. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti (Cemiyeti Akvam) savaş galiplerinin egemenliğini güvence altına alan ve sürdüren bir aygıttan fazlası değildi. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan Birleşmiş Milletler örgütü de savaş sonrası güç dengelerinin bir sonucu olarak ortaya çıktı. Bugün Birlemiş Milletler örgütünde Güvenlik Konseyi üyesi beş ülkeye tanınan veto hakkı, bu örgütün ne denli demokratik ve kapsayıcı(!) olduğunu çok açık gösteriyor. Geçen 75 yıllık dönemde BM’de, veto yetkisi olan beş ülkenin (ABD, Fransa, İngiltere, Çin ve Rusya) istemediği hiçbir karar alınabilmiş değildir.

Diğer yandan adına “Birleşmiş Milletler” denilen yapı, milletlerin birliğinden çok gerçekte bir devletler birliğidir. Ülkeler BM’de halkın seçtiği temsilciler tarafından değil, hükümetler-devletler düzeyinde temsil edilmektedir. Bu durum BM örgütünün meşruiyetini ve demokratik niteliğini daha baştan ortadan kaldırmaktadır.

BM dışındaki küresel ölçekli kurumların durumu da farksızdır. Bugün İMF (Uluslararası Para Fonu), DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü), DB (Dünya Bankası) gibi kurumlar, ileri gelişmiş ülkelerin ellerinde diğer ülkeleri kontrol etmek ve sömürmek için birer aygıta dönüşmüştür. Batılı zengin ülkeler İMF, DTÖ ve DB üzerinden birçok ülkenin içişlerine müdahale etmekte ve onların ekonomik ve siyasi geleceklerini tayin etmektedirler. Bugün çok sayıdaki ülkede hayati kararlar IMF programı, DTÖ’nün ticari sözleşmeleri ve Dünya Bankası dayatmaları doğrultusunda alınıyor.

Görüldüğü gibi sorunumuz küreseldir, mevcut küreselleşmenin sonucu ve onunla özdeş dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel düzendir. Dünyamızdaki mevcut düzen gayri insanidir, adil, demokratik ve eşitlikçi olmaktan uzaktır. Dünyada yaşanan ve doğal gibi görünen birçok felaketin kaynağı da hedonist, bencil ve gözü doymaz bu zihniyetin kendisidir.

O halde yapılacak şey küreselleşme ile özdeşleşen dünya düzenimizin insan, ahlak ve çevre merkezli bir eleştiriye tabi tutulması ve radikal bir biçimde yeniden dönüştürülmesi gerekiyor.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89