• BIST 96.032
  • Altın 277,619
  • Dolar 5,7363
  • Euro 6,3619
  • İstanbul 26 °C
  • Diyarbakır 37 °C
  • Ankara 27 °C
  • İzmir 33 °C
  • Berlin 24 °C

Olası bir çözüm süreci üzerine

Bayram Bozyel

31 Mart seçim sonuçları, özel olarak da 23 Haziran’da yenilenen İstanbul seçimlerinden sonra ortaya çıkan siyasi durumu irdeleyen iki makale yazdım.

İlkinde, 31 Mart yerel seçim sonuçlarının 17 yıllık AKP iktidarı bakımından sonun başlangıcı anlamına geldiğini, CHP’nin İstanbul dahil önemli büyükşehir belediyelerini almasıyla Türkiye’deki siyasal yaşamın daha dinamik ve rekabetçi bir döneme girdiğini, bu tablo içinde Türkiye’nin yeni bir siyasi denkleme doğru yol aldığının altını çizmiştim.

İkincisinde ise 31 Mart seçimlerinin ardından yeniden gündeme giren sistem tartışmaları üzerinde durmuş, bu konuda Kürtlerin takınması gereken tavrın mevcut cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ile geçmiş parlamenter sistem arasında bir tercihte bulunmak yerine, Kürt halkının ulusal demokratik haklarını güvence altına alan demokratik, çoğulcu, federal bir yönetim modelini öngören yeni bir anayasa talebinde odaklanmak olduğunu dile getirmeye çalışmıştım.

Bu yazımda ise 31 Mart seçimleriyle gündeme gelen yeni bir çözüm süreci olasılığını irdelemeye çalışacağım.

Tartışmayı tetikleyen gelişme

Bu konu esas olarak hükümetin 8 yıl aradan sonra mayıs ayında Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine izin vermesiyle gündeme girdi. HDP Milletvekili Leyla Güven’in PKK lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılmasına yönelik başlattığı açlık grevinin kitlesel boyut kazanması ve aynı dönem içerisinde 8 insanın bu eyleme destek amacıyla yaşamına son vermesi hükümeti harekete geçirdi. Hükümet bir süre bu eylemi görmezlikten gelmeyi tercih etse de daha sonra başka ciddi sonuçlar ortaya çıkmadan eylemin sonlanması için Öcalan’ı devreye soktu. Öcalan’ın çağrısıyla açlık grevleri son buldu. Ama aynı zamanda AKP iktidarı bu görüşmenin yol açtığı yumuşamayı İstanbul seçimlerine tahvil etmeye çalıştı.

Daha da önemlisi şuydu: Öcalan avukatları aracılığıyla kamuoyuna ulaştırdığı mesajında açlık grevini sonlandırma çağrısının yanı sıra, Suriye’de yaşanan gelişmelere önemli bir yer verdi. Öcalan açıklamasında Suriye Kürt güçlerinden Türkiye’nin hassasiyetlerine dikkat etmeleri gerektiğini söylüyor, sorunun Suriye’nin toprak bütünlüğüne zarar verilmeksizin yerel yönetimlerin güçlendirilmesi çerçevesinde çözümünün altını çiziyordu. Öcalan mesajında ayrıca 2013 yılındaki duruşunu koruduğunu ifade ederek olası yeni bir çözüm sürecine ilişkin tutumunu şimdiden ortaya koyuyordu. Öcalan’ın söz konusu açıklaması ister istemez “iktidar yeni bir çözüm sürecini mi başlatıyor” sorusunu akıllara getirdi.

Türkiye olası bir sürecin neresinde?

Yeni bir çözüm ihtimali üzerinde durmadan önce Türkiye’nin bir önceki çözüm sürecine atıfta bulunmak yanlış olmaz.

Türkiye 2009-2015 yıllarında Açılım ve Çözüm Süreci adı verilen konjonktürde Kürt meselesinde benzeri olmayan adımlar attı. Devletin Kürt meselesine ilişkin önemli ezberleri bozuldu. Kürt meselesi ilk kez devletin açtığı zeminde ve kamuoyuna açık bir şekilde tartışılır hale geldi.

Ancak AKP iktidarının ve bir bütün olarak devletin soruna bütünlüklü bir yaklaşım sergileyememesi nedeniyle bu yöndeki çabalar sonuçsuz kaldı. Bu duruma 2014 yılında IŞİD’in Ortadoğu’da sahaya çıkması ve Kürtlerin bu barbar sürüsüne karşı sergilediği eşsiz direniş faktörü eklenince Türkiye’deki çözüm süreci son buldu. Türk devletinin Kürt korkusu, Kürtlerin bu yükselişi karşısında iyice depreşti.

Türkiye 24 Temmuz 2015 tarihinde itibaren Kürt meselesinde hem içerde hem de dışarda güvenlikçi politikalara döndü.

Türkiye’nin Kürt meselesinde yeniden şiddet ve çatışma politikalara dönüşü onun iç ve dış politikalarının tümünü derinden etkiledi.

Türkiye’nin Kürt karşıtı politikası onun Suriye siyasetini ve uluslararası ittifaklarını bütünüyle değiştirdi. Suriye’de rejimi değiştirme önceliği yerini Kürtlerin önünü kesme hedefine bıraktı. Suriye iç savaşının başladığı 2011 yılından itibaren bu ülkede ABD ile birlikte hareket eden Türkiye, Kürt meselesi ve Suriye Kürtleriyle ilişkileri nedeniyle ABD ile karşı karşıya geldi. ABD ile yaşadığı gerilim Türkiye’yi kontrolsüz bir biçimde Rusya’nın kucağına itti. Son dönemde S- 440 alımı ve daha birçok nedenle Türkiye’nin ABD’yle yaşadığı krizin temel nedeninin Kürt meselesi olduğu açık. Söz konusu sorunlar zinciri neredeyse Türkiye’yi 70 yıllık NATO ittifakından kopma noktasına getirmiş durumda.

Türkiye’nin son birkaç yılda yaşadığı ekonomik sorunları da ABD ile yaşanan gerilimden ayrı düşünmek mümkün değil.  Geçen yıl ABD’li papaz Brunson’un tutuklanmasından kaynaklanan küçük ölçekli gerilimin Türk ekonomisinde yol açtığı sarsıntıyı hatırlayalım. Bu durumda önümüzdeki sürecin Türk ekonomisine nasıl yansıyacağını tahmin etmek zor değil.

Peki, Türk siyasetinin hızla artan otoriterleşme ve kutuplaştırıcı eğilimi, devletin Kürt siyasetinden ayrı ele alınabilir mi? İktidarın beka sorunu dediği şeyin aslında Kürt sorunu olduğunu, AKP’nin MHP ve Ergenekonculara teslim olmasının temelinde Kürt korkusunun yattığını kim inkâr edebilir? Sözde beka meselesine karşı geliştirilen ne idüğü belirsiz Cumhurbaşkanlığı sistemi, Türkiye’nin ülkenin üç bir yanında sürdürdüğü askeri operasyonların hepsi izlenen söz konusu siyasetin eseri.

Ve bütün bu gelişmelerin 31 Mart yerel seçimlerinde AKP’ye ürettiği siyasi fatura apaçık ortada.

Şurası çok net: Kürt meselesinde çatışma ve inkâr politikası Türkiye’yi kayaya toslamış durumdadır.

Türkiye bu yönde bazı son hamlelerde bulunabilir, yeni maceralara girişebilir, ancak bunların da bir sınırı vardır.

25 milyonluk bir halkı sonsuza dek dipçikle zapturapt altına almak mümkün değildir. Türkiye’nin kendi içinde ve sınırın üç bir yanında bir Kürt savaşını sonsuza kadar sürdürmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Türk devlet aklının bir şekilde bu gerçeklikle yüzleşmesi kaçınılmazdır.

Şiddet ve eşzamanlı çözüm arayışları

Türkiye’nin Kürt meselesinde şiddet ve çözüm politikalarını eş zamanlı yürüttüğüne dair güçlü işaretler söz konusu.

Türkiye ilk kez PKK’ye karşı mücadele adı altında Kandil’den Şengal ve Afrine kadar uzanan bu denli geniş bir sahada askeri operasyonlar gerçekleştiriyor. Uzun bir zamandır Türkiye Fırat’ın doğusuna askeri operasyon seçeneğini sürekli gündemde tutuyor. Son günlerde ise bu yöndeki baskısını daha da artırmışa benziyor.

Bu denli geniş çaplı ve ısrarlı askeri operasyon ve siyasi baskı seçeneğinin nedeni, devletin siyasi çözüm masasına oturmadan önce elini güçlendirmek hesabından kaynaklanıyor olabilir mi?

Diğer yandan Türkiye’nin 25 Eylül 2017’de yapılan Bağımsızlık Referandumu ardından Güney Kürdistan’la bozulan ilişkilerini hızla iyileştirmek için yürüttüğü çabalar gözden kaçacak gibi değil. 25 Eylül Bağımsızlık Referandumu sonrası Güney Kürdistan’la yaşanan kırılmanın AKP çevrelerinde çokça eleştirildiğini biliyoruz. Şimdi Türkiye bir yandan Güney Kürtleriyle hasar gören ilişkileri onarmaya çalışıyor, öte yandan ABD’nin İran ambargosundan kaynaklı yaşanacak enerji açığını Güney Kürdistan üzerinden telafi etmenin zeminini hazırlıyor.

Dananın kuyruğunun kopacağı yer Suriye

Türkiye’nin Kürt meselesinde tarihi bir sınavdan geçtiği esas yer Suriye.

Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan son olarak 2019 yılının başında Fırat’ın doğusuna askeri operasyon tehdidinde bulunmuş, ancak ABD’nin böyle bir askeri girişime net bir biçimde karşı çıkması Türkiye’yi bu konuda adım atmaktan alıkoymuştu.

ABD son dönemde Fırat’ın doğusunda bir güvenli bölge oluşturma çabalarını hızlandırmış durumda. ABD’nin oluşturmak istediği güvenli bölge projesine batılı ülkeleri, Almanya, Fransa vs. ülkeleri de katmak istediği anlaşılıyor.

Türkiye ile ABD arsındaki son dönemin en gerilimli meselesi Fırat’ın doğusunda oluşturulacak güvenli bölge konusu. Bu konuyla ilgili iki ülke arasında kıran kırana bir pazarlığın sürdüğü açık. Öte yandan Türkiye’nin ABD üzerinden SDG ile bu konuyu görüştüğü haberi basına yansıdı. Hükümetin yerel seçim döneminde Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesine izin vermesinin temelinde de Suriye Kürt sorununun olduğuna kuşku yok.

Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yönelik kullandığı askeri, siyasi ve diplomatik bütün çabalarının tek bir hedefi var. Suriye Kürtlerinin bir statüye sahip olmasını engellemek, olmadı olası statünün alanını ve etkisini daraltıp zayıflatmak. Bütün bunlar da olmayacaksa müstakbel Kürt statünün Türkiye’ye vereceği olası zararları asgariye indirmek, mümkünse onu kontrol altına almak.

Bütün gelişmeler Suriye’de güvenli bir Kürt bölgesinin kurulacağı yönündedir. Güvenli bölge ise Kürtler bakımından resmi bir statünün ilk adımı, alt yapısı anlamına gelir.

Özetle şiddet ve çatışmayla gidilecek yol tükendiği oranda Türkiye’nin Kürt meselesinde yeniden diyalog ve görüşme seçeneğine dönmesi kaçınılmaz. Özel olarak Suriye’de Kürt meselesinin çözümünde dönüşü olmayan eşik aşıldığında Türkiye’nin yapacağı şey bu gerçekliği tanımak ve onunla birlikte yaşamanın arayışlarına girmek olacaktır. Tıpkı geçmişte Güney Kürdistan ile yaşanan deneyimde olduğu gibi… Böyle bir durum ise doğal olarak Türkiye’yi kendi Kürt meselesinde barışçıl ve diyalog arayışlarına yöneltmek zorunda bırakacaktır.

Burada karşımıza çıkan diğer bir soru şu.

Acaba AKP, mevcut siyasi duruşuna ve MHP’yle kurduğu ittifaka rağmen Kürt meselesinde yeniden bir siyasi süreç başlatabilir mi? Evet, başlatabilir. Çünkü Kürt sorununu siyasi ve eşitlik temelinde çözememek esasen Türk devleti için bir beka sorununa dönüşebilir. O halde devlet bakımından bazı adımlar atmak gerektiğinde bu adımlar AKP eliyle de atılabilir, MHP eliyle de. Onlar olmadı CHP devreye sokulur. Öte yandan AKP’nin son seçim yenilgisindeki Kürt karşıtı politikanın etkisi düşünüldüğünde, Kürt meselesinde yeni bir açılım AKP için de bir can suyuna dönüşebilir.

Altı çizilmesi gereken diğer bir nokta şu.

Kürt meselesi önemli oranda bir demokrasi meselesi. Ama bu durum, demokrat olmayan iktidarların bu konuda adım atmayacakları anlamına gelmez. Dünya deneyimleri, demokrat olmadıkları halde kimi siyasi aktörlerin, ülkelerinin geleceği ve çıkarları gerektirdiği zaman beklenmedik açılımlarda bulunduklarını bize gösteriyor. Geçmiş Irak, Güney Afrika deneyimleri buna örnektir.

O halde önümüzdeki dönemde AK Parti’nin yeniden bu tür arayışlara girmesi sürpriz olmaz.  Benzer şekilde CHP’nin de Kürt politikasını değiştirebileceğini öngörmek ve bu konuda kalıplaşmış ön kabullerden kurtulmak gerekir. Tersine CHP dahil Türkiye’nin bütün siyasi aktörlerini bu konuda inisiyatif almaları için teşvik etmek gerekir.

Kürt hareketinin böylesi bir siyasi sürecin başlaması ve başladığında izlemesi gereken yol konusu başka bir yazıya…


Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. İlke Haber’in yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89