• BIST 100.237
  • Altın 280,080
  • Dolar 5,7344
  • Euro 6,3129
  • İstanbul 19 °C
  • Diyarbakır 28 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 26 °C
  • Berlin 22 °C

'Zerdüştlük' polemiği ve Başbakan'ın yanılgısı...

'Zerdüştlük' polemiği ve Başbakan'ın yanılgısı...
Son günlerde gündeme getirilen 'Zerdüştlük', birilerini toplum nezdinde yıkmak ve çürütmek için kullanılan sözde bir argüman...

Son günlerde Türkiye’nin gündemine sokuşturulan suni bir mevzu var: 'Zerdüştlük'...  Birilerini toplum nezdinde yıkmak ve çürütmek için kullanılagelen sözde bir argüman... Siyasî çıkarlara, politik emellere ve müstakbel ikballere alet edilmeye çalışılan –belki de feda ettirilen–  bir jargon. Biriler bu argümanı ve jargonu bilinçli olarak işletirken, toplumun ilgili- ilgisiz kesimleri de uluorta bir şekilde, “uydum büyüklerime” kabilinden koroya iştirak edip aynı mihverde bir itham ve karalama aracı olarak kullanmaya başladılar. İşin ilginci ve belki de en vahametlisi, bu malzemeyi ilk ateşleyen kişinin bu ülkenin en tepesinde yer alan birinin olmasıdır. Tabii baş böyle yapınca gövde boş durur mu? Zira “Ennasu sulûki ala dini mulukihim” yani, “İnsanlar kendi yöneticilerinin dinine tabidir.” 

Evet, az-çok anlaşılıyor... Sayın Başbakan’dan bahsediyorum. Kürt muhalefetinin varlığını hazmedemeyen, daha doğrusu istemeyen bu büyüğümüz, düşünmeden, tartışmadan ve araştırmadan karşısındaki muhalefeti acımasızca eleştirirken, bazen akla-hayale gelmedik sıfatlarları da devreye sokuyor ve böylece ülke yararına ya da partisi hesabına bir şeyler kotaracağını zannediyor. Bir taraftan söz konusu çevrenin en tepesindeki adamla devlet nezdinde görüşmeler yapılmakta, diğer taraftan onun görüşleri istikametinde hareket edenleri “Zerdüştlükle” teşhire çalışmaktadır. Bu bir tenakuzdur ve bizzat kendilerinin başlatmış olduğu “süreci” tıkamaya matuf bir girişim gibi görünüyor. En tehlikelisi de, sık sık yapılan bu ithamlarla, adeta Kürt muhalefeti kışkırtılarak inadına ”Zerdüştleşme”ye zorlanıyor.  Bu ise, hâlihazırdaki ölüm-kırımlardan daha tehlikeli bir sonucu gebe gibi görünüyor.  

Bir insana sürekli olarak “kötüsün, kötüsün” telkinleri, onun kötüleşmesinde ve kötülüğe mahkûm olmasında ne kadar etkili ise, kötü bir insanı kazanmak ve kaybetmemek adına, “iyisin, iyisin” demek de bir o kadar iyiliğe sevk ve iyiliklere sahiplenmeye vesile olur. (İslam’daki ‘müellefetu’l-kulüb’ uygulamasını hatırlatırım).  Bu psikolojik telkinlerin sonuçları, hem bilimsel verilerle, hem de hayatî tecrübelerle sabittir. Dolaysıyla, bu kabil telkinlerin menfi-müspet sonuçlarını politikaya ve toplum(kitle) psikolojisine uyguladığımızda aynı sonuçların tezahürünü göz ardı etmemeliyiz. Zira her aksiyona karşı, farklı istikamette ve eş değerde bir reaksiyon da vardır ve olacaktır.  

Bu çerçevede, yarın biriler kitlesel “din değiştirme” teşebbüsünde bulunsalar, acaba bunun muharrik gücü ve birincil sorumlusu kim ve kimler olacaktır? Bunu müteakiben, bu kesim bir sonraki adımda “dinî azınlık” statüsünü talep ederlerse ne yapılabilir ve nasıl mukabele edilecektir? Bunun adı, kaş yapmak mı, göz çıkarmak mıdır? İşte, düşünülmesi bile tüyleri diken diken eden bu vahamet orta yerde dururken ve potansiyel muhtemel bir tehlike olarak SOS verirken, ”Zerdüştlük” tahrikleriyle ateşe benzinle gitmenin kime –zarardan başka– ne faydası olacaktır, soruyorum!  Bu ülkede her yangının hepimizin bacasını sardığını, hepimizin canını-can evini yaktığını bildiğimiz halde, daha büyük yangınlara vesile olmanın, var olan yangınları da körüklemenin korkunç vebalini kim ve kimler hamledebilir? Üstelik başımızdaki zevat-ı muhteremlerin dindarlıkları da ayan-beyan bilinirken! 

Bir diğer husus; Türkler içinde de biriler halen eski dinlerine vurgu yapıyorlarsa, yani ‘Şamanizm’e özlem ve özenti duyuyorlarsa; kitap ve dergilerinde, cemaat ve cemiyetlerinde ‘İslam’ın Türklüğü gerilettiğini, körelttiğini’ iddia ediyorlarsa, bundan hareketle, o kesimin söylemlerini bahane ederek Türklere yönelik, ya da o kesimin yuvalandığı siyasî teşekküllere yönelik “Şamanistlik” ithamı yapılabilir mi? Allah muhafaza... Bu ülkenin dağ gibi sorunlarına bir de “Zerdüştlük-Şamanistlik” sorununu da eklemenin vebalini hiç bir Müslüman, vicdan sahibi hiç bir insan kaldıramaz? Üstelik “Fitnenin katilden daha eşed olduğunu”(Bakara–191) bildiği halde... Asıl hayatın ahiret olup, orayı kazanmanın yolunun da iman ve salih amellerden geçtiğini bildiği halde... Bir karıncanın bile hukukunun ihmal edilmediği bir inanç sistemine, yani İslâmiyet’e iman eden bir Müslüman,  bunca beşerî hakların ihmal, ihlal ve imha edilmesine nasıl tahammül eder;  vicdansızca nasıl onaylayabilir?   

Sayın büyüklerimizi –haddim olmayarak– İslam’ın engin ve cihanşümul merhamet ve adaletine davet ederken, “hayatımıza da mal olsa” dedikleri –olmazsa olmaz– projelerinin hangi aşmasında olduklarını hatırlatmada da fayda mülahaza ediyorum. Büyükler, söylemle değil, düşünce ve eylemleriyle büyüklüklerini ispat etmelidirler. Büyük bir umutla ve toplumu çepeçevre sarmalayan bir heyecanla ülkenin ufuklarında – adeta– bir güneş gibi doğanların, mum ışığı derekesine inmemeleri elzemdir. Herkesi ve her kesimi can u gönülden kucaklamaları bir zorunluluktur. Güneş, ışınlarını birilerine; bir kısım varlıklara salıp, birilerinden ve bir kısmından esirgemez. O, yeryüzünün bütün renklerine ve türlerine eşit mesafede durur; hepsine ışıktan kucağını açar. Birilerine aydınlık, birilerine zulmet göndermez. O, renk ve cinsiyet ayırımı yapmaz. Mevlana’nın “şefkat ve merhamette güneş gibi ol!” sözünü camekânlaştırıp duvarlara asmaktansa kalbimize asalım; hayatımıza ve pratiklerimize mal edelim. Yapmadıklarımızı söylemek, ikiyüzlülük ve kalbi marazın bir tezahürüdür. 

Halen Komünist-faşist diktatörlük dönemlerini anımsatan uygulamaların olduğu bir vasatta, adaletten, hukuktan, demokrasiden, insan hak ve özgürlüklerinden bahsetmek ikna edicilikten uzak söylemlerdir. Aileleri babasız-reissiz, piyasayı insansız kılarak ülkeyi topyekûn bir hapishaneye tebdil edenlerin kendi yönetim tarzlarını ve yöneticilik yeteneklerini gözden geçirmeleri gerekir. Bu kabil bir yönetim zaafının aynı zamanda ülkeyi içte ve dışta itibarsızlaştırdığını da unutmamak lazımdır. Kendi iç sorunlarını çözememiş, iç istikrar ve insicamını sağlayamamış bir ülkenin kendi bölgesinde ve dünya ölçeğinde söz ve nüfuz sahibi olma şansı yoktur. Din adına olmasa da, dindarlık sıfatlarıyla siyaset yapanların, siyasî veballerinin İslam’ın ve Müslümanların sicillerine işleneceğini unutmamaları lazımdır. Bu sıfatla kaybedenlerin ve kaybedilenlerin, aynı zamanda Müslümanların ve İslam’ın da kayıpları sırasına geçeceğini göz ardı etmemek gerektir. “Müslümanları da gördük!” sözünün sıradan bir söz değil, bir toplum refleksi ve kitle felsefesi olduğunu bilmek zorundayız. Bir umut olarak doğanların, umutları karartmaması gerekir. Ebedi hayata namzet olanların, faniliklerde boğulmaması gerekir. İlahî muhasebeden önce nefsî ve siyasî muhasebeler sıkı sıkıya yapılmalıdır...  

“Mağrur olma padişahım! Senden büyük Allah vardır” diyen Abdullah’a kulak verilmelidir. “Ena rebbukumu’l-e’lâ”(Ben sizin en yüce rabbinizim)(Naziat-24)diyen firavunun da, “İnnema utîtuhu alâ ilmin”( Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım) (Kassas-78, Zümer-49) diyen Karun’un da akıbeti hepimizce malum. Kur’an’da, sadece rahman Süresinde 31 defa “O halde Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?” derken, hepimizin bundan alması gereken dersler ve ibretler vardır. “Şüphesiz Allah (c.c.) nimetinin eserini (görüntüsünü) kulunun üzerinde görmek ister.” (Buhari, Libas 1; İbnu Mace, Libas 23.) hadisinin mesajı –istisnasız– hepimiz için geçerlidir. Allah hepimizi nimetlere karşı nankör ve nimetlerin bolluğuyla şımaran “mütrefin”lerden eylemesin! 

Evet, anaların hür olarak doğurduğu insanları hür kabul etmek zorundayız; köleleştirme yaratılış yasalarına aykırıdır. Öncelikli ve özellikli diye bir sınıf ihdas etmek, köleci ve feodal ortaçağ zihniyetini geri getirmektir. Evrensel yasalarla sosyal nizamın birbiriyle mutabık ve uyumlu olması bir zarurettir. Adaletin dağılımında ve hukukun uygulanmasında evrensel yasalar esas alınmalıdır. Aksi takdirde, toplumsal huzur ve sükûnete kavuşulmaz. Adil bir hiyerarşinin tesis edilmediği toplumlarda vahşi anarşilerin sonu gelmez. Askerî ve güvenlik tedbirlerinden daha önemlisi, kalbî ve itikadî güvenliğin sağlanmasıdır. Maneviyatları tahrip eden bir eğitim sisteminin tornasından geçirilen bir nesilden itaat ve uysallık beklenilemez. Karanlığa küfretmek yerine ışık yakmasını bilmeyenler, karanlığı ziyadeleştirirler. Cebrî ve cezaî tedbirlerin fayda vermediğini yıllardır müşahede ediyoruz. Basmakalıp zihniyet ve uygulamaların yeniden gözden geçirilmesi gerekir. Suçu hep başkasında görmek, kendimizi hep temize çıkarmak; o başkalarını ötekileştirirken, bizi de korkunç bir gaflete mahkûm edeceğini unutmamalıyız.  

Zerdüştlük üzerinden yürütülen bu karalama ve sindirme hamleleri, zarardan başka hiç bir fayda sağlamaz. Aksine, üstünkörü ve cehalet temelinde yürütülen bu tür polemikler, hem toplumdaki kin ve nefret tohumlarına hayat verir, hem de tartışmaların malzemesi kılınan Zerdüşt’e büyük bir saygısızlığı intaç eder.  Çünkü Zerdüşt 2 bin 500 yılı aşkın bir süredir vefat etmiş; dünyayla alakası kesilmiştir. Zerdüştlükle itham edilen kesimden de hiç biri bu dine mensup değildir. Zira Nüfus kayıtlarına bakılabilir; bu güne kadar hangisinin Zerdüşt olduğu ya da bu kadim dine avdet teşebbüsünde bulunduğu rahatlıkla tespit edilebilir? O halde bu kabil tartışmaların anlamsızlığı ortadadır. Kürtlerin meskûn olduğu coğrafyanın, bırakın il ve ilçelerini, bütün köylerine kadar camiler yayılmış iken, böyle bir ithamın milyonlarca ferdi bulunan bir halkı ciddi gücendireceği gibi, bu güne kadar besledikleri hüsn-ü zannı suizanna dönüştüreceği de göz ardı edilmemelidir. Ayrıca dört-beş ülkenin sınırları içindeki bu geniş coğrafyanın hiç bir köşesinde bir tek Zerdüşt mabedi mevcut değilken, bu anlamsız ve çiğ tartışmayı ha bire gündeme taşımanın ve servis etmenin anlamı yoktur ve olamaz? Tek kelimeyle “gündemi saptırma” ile izah edilebilir. Ya da bir “acziyet”in ifadesidir denilebilir. Böylesi sıradan tartışmaların “siyasî etik”le de hiç bir alakası yoktur; bilakis, siyaset için de, siyasîler için de ciddi bir itibar erozyonudur...    

Evet, ırk gibi devlet mefhumunu da kutsallaştıranlar, hakkaniyetle hareket edemezler; adil davranamazlar.  Bir milletin ya da azınlığın kahramanı olmaktansa cihan çapında bir kahramanlığı yeğlemek lazımdır. Milyonların gönlünde taht kurmak, onların dualarıyla âbâd olmak, faziletli insanların tercihi olmalıdır. Ülkenin gündemine yeni polemiklerle yeni sorunlar taşımaktansa, var olan sorunları çözmek ve geçmişte işlenilen gayr-ı insanî ve gayr-ı vicdanî icraatların dosyalarını adil ve tatmin edici kararlara bağlamak akılcı ve istikrarlı bir siyasetin gereğidir. Bu ülkenin yakın tarihinde işlenmiş bir sınır katliamının tüm acıları olduğu gibi canlılığını korurken, “bu olayın bir an önce çözülmesi gerekir, aksi takdirde birilerinin hep istismar malzemesi olacaktır” diyen il başkanları tasfiye edilirken, bu çözümsüzlüğü daha yüksek telden dillendirme ihtiyacı duyan halk vekillerinin sözlerine bile tahammül edilmezken, adil, kalıcı ve çözüm getirici bir siyasetten nasıl bahsedilebilir? Bu hazımsızlık nasıl hazmedilebilir? Sorgulanması gerekmez mi! Kürt sorunu bu ülkenin sorunudur ve yine bu ülkede çözülmelidir. Hem de adilce ve ivedilikle... İhmali de başkasına havalesi de bu ülkeye sadece zarar ve zaman kaybıdır. Bir mağdur kadının Hz. Ömer’e dediği gibi, bizim de baştakilere hatırlatma ihtiyacı duyduğumuz anlamlı bir sözü vardır; “Başa baş olmak, başa çare ve çözüm olmak içindir;  yoksa başa bela olmak için değildir!”  

Zerdüştlük tartışmasındaki hassasiyete tekrar dönecek olursak; bu tartışmanın temelinde sapla samanı karıştırma gibi bir ferasetsizlik durumu yatmaktadır. Bir başka ifadeyle, Zerdüştlükle bozulmuş Mecusiliğin karıştırılması söz konusudur. Yani ateşperestliğe dönüşmüş bir şirk inancıyla ateşi dört büyük unsurdan biri kabul eden tevhidî bir dinin karıştırılması mevzubahis. Nasıl ki gerçek İsevilikle bu günkü Hristiyanlığın özde bir alakası kalmamışsa, Zerdüştlüğün de kendisinden sonraki tahrifli türevleriyle, yani Manicilik, Mazdekçilik ve dualist-ateşperest Mecusilikle bir ilişkisi kalmamıştır. Tıpkı İslamiyet sonrası doğan Bahailik, Yezidilik ve Gulât-ı Şia gibi inançların İslamiyet’le alakalarının kalmaması gibi... O halde, asıl ile füruları, öz ile kabukları karıştırmanın anlamı yoktur. Mazisi Hz. İsa’nın yüzlerce yıl ötesine dayanan Zerdüşt’ü, sanki bir filozof, bir batıl itikadın mucidiymiş derekesinde değerlendirip muhalif gördüğü çevreleri bu temelden mahkûm etmeye kalkışmak, beraberinde manevi ve ağır bir sorumluğu da getirir. Zira Allah, “Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir”(Fatır–24) derken, kendimize sormalıyız: “Acaba bu uyarıcılardan kaçını, ne kadar tanıyabiliyoruz?”  

Evet, bize isimleri intikal eden peygamberlerin sadece 24–25 kadar olduğu malum. Ancak hadislerde belirtilen toplam sayının 124 bin civarında olduğu da malum. Ayrıca, yukarıdaki ayette de belirtildiği gibi, Kur’an’da her toplum için birer peygamber ve nebinin gönderildiği de biliyoruz. O halde, sormazlar mı; Peygamberimiz gelmezden önce koca İran(Aryan) topluluklarına hangi peygamber ya da peygamberler gönderilmiştir? Elbette sorulur ve sorulmaktadır da! İşte bütün muhakkik “dinler tarihi” uzmanlarının üzerinde ittifak ettiği İranî peygamberlerden en meşhuru Zerdüşt (a.s.) kendisidir. Tahrif edilmiş Mecusiliği esas alarak, bu din üzerinden Hz. Zerdüşt’e saldırmak ya da istihfaf etmek, insaf ve hakkaniyet sınırlarını zorlar. Hatta “Sizden biri Allah’ın peygamberleri arasında ayırım yapmasın!” (Bakara–285) ayeti dikkate alınırsa, işin ucunda vahim bir durumu da doğurur. Bu tespit bana ait değil; zaman zaman okuduğum bazı eserlerde rastladığım gerçeklerdir. İşin akademik çalışmasını uzmanlarına bırakırken, okuduklarımdan bir kaç örnekle bu tespiti teyide çalışayım: 

1- Hüccetü’l-İslâm İmam Gazalî’nin Naim Erdoğan tarafından çevirisi yapılan ve Hisar yayınları tarafından bastırılan “Âlemlerin Sırrı” adlı eserinin 3. Baskısında, sayfa 69‘da aynen şöyle deniliyor: “Her peygamberin kendisine has bir günü vardı: Cumartesi Musa, Pazar İsa, Pazartesi İbrahim’e (Allah’ın selamı üzerlerine olsun) mahsustur. Nuh (Aleyhisselam)a Salı günü zafer müjdesi gelmiştir. Çarşamba günü Zeradeşt, Ermeniyye ahalisine galip gelmiştir. Perşembe ve Cuma günleri de Cihan Serveri Hazret-i Muhammed Salallahu Aleyhi Vesselem Efendimiz Hazretlerine tahsis edilmiştir.” 

Bütün İslam dünyasının medar-ı iftiharı ve itimadı olan İmam-ı Gazalî bu tespiti yaparken, bize düşenin de sadece haddimizi bilmek olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı? Dikkat ederseniz “Her peygamber’in kendisine has bir günü vardı” dedikten sonra “ululazm” peygamberlerin arasına bir de “Zeradeşt/Zerdüş”ü ilave ediyor. Bilmem başka delile gerek var mı? Var diyorsanız, işte bir diğeri: 

2- Siyer, İslam Hukuku ve Dinler Tarihi uzmanı büyük âlim Prof. Dr. Muhammed Ebu Zehra’nın Mehmet Keskin tarafından tercüme edilen ve Birleşik Yayıncılık tarafından tabedilen 4 ciltlik “Son Peygamber Hz. Muhammed” kitabının sayfa 18. sayfasında Zerdüştlüğe mal edilen şer ve hayır ilahlarının (dualizm) aslında bir dinsel tahriften ibaret olduğunu belirttikten sonra, sayfa 96’da (Zerdüş’ün kitabından naklen) şu cümleleri zikretmektedir:  

“Zerdüştler, dinlerini (tevhidî) terk edecekleri zaman zaafa uğrayacak ve kuvvetlerini yitireceklerdir. Bu arada Arap ülkelerinden bir adam ayaklanacak, ona tabi olan insanlar da Farsları yıkacaklar ve kendi hükümranlıkları altına alacaklardır. Farslar, ateşe taptıktan sonra Kâbe'ye yönelecek ve Kâbe putlardan temizlenecektir. İşte o günde Farslarla peygambere tabi olan kimseler, âlemlere rahmet olacaklardır. Farslılarla Medyenlilerin efendileri olacaklardır. Tus ve Belh şehrinin hâkimleri olacaklardır... Arapların peygamberi, fasih konuşan ve mucizelerle insanlara hitap eden bir kimse olacaktır.” (Zerdüşt, Desatir, No: 14) dedikten sonra, sonuç olarak şu tespitte bulunuyor: “Bu söz, Zerdüşt'ün peygamber olduğunu ve onun getirdiği dinin semavî bir din olduğunu ifade ediyor. Yoksa onun kitabı, Hz. Peygamberin geleceğine dair müjdeleri, kapsamına almazdı. Semavî kökenli olmasaydı, bunu biz de dikkate almazdık.” Eğer yetmiyorsa, bir örnek de fıkıh otoriterlerinden verelim: 

3- Mehmet Keskin tarafından tercüme edilip 1994’te Çağrı Yayınları tarafından basılan meşhur fakih Abdurrahman el-Cezerî’nin “Dört Mezhebe Göre İslam Fıkhı” kitabının 5. cild, 2140. sayfasında şöyle bir bilgiyle karşılaşıyoruz (aynen naklediyorum): 

“Cenab-ı Allah, Mecusîlerin peygamberi olan Zerdüşt’e bir kitap (Zendavesta) indirmişti. Fakat onlar, bu kitabı tahrif etmiş ve peygamberlerini de öldürmüşlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Allah, bu kitabı aralarından çekip almıştı.” Şimdi, bu izahat karşısında Zerdüşt(a.s.)’ın ruhaniyetinden özür dileme borcu doğmaz mı? Dilenir ya da dilenmez; o, Zerdüşt’e karşı hürmetsizlik yapanların sorunu, ama hiç olmazsa bundan sonra “Zerdüşt/Zeradeşt” söz konusu olduğunda, saygıda kusur etmeyelim, sıradan bir insan muamelesine tabi tutmayalım! Konuyla ilgili olarak daha birçok örnek sıralanabilir; ancak meramımızı ifade noktasında yeterlidir diye düşünüyorum. Yalnız Zerdüşt’ün peygamberliğini teyid eden bir örneği de, Peygamberimizin geleceğini dair verdiği bir müjdeyle gösterelim:     

4- A. H. Vidyarthi ile U. Ali’nin birlikte hazırlayıp Kemal Karataş tarafından tercüme edilen ve İnsan yayınları tarafından basılan  “Doğu Kutsal Metinlerinde Hz. Muhammed” kitabının 1994 baskısının “Zend-Avesta (Fars) Kutsal Metinleri'nde Hz. Muhammed (sav)” başlığı altında “Atese tapma bu dine (Mecusiliğe) sonraları girmiştir; çünkü ateş (bu dinde) bir Tanrı sayılmayıp sadece kutsaldır” ifadesinden hemen sonra, Zerdüşt’e Zend diliyle vahyedilmiş kutsal kitabından peygamberimizi ve ashabını müjdeleyen şu ifadeleri naklediyor: 

"İnançlı ashab arasında en güçlüsü, ey Zerdüşt! Asli hükümlere bağlı olanlar, dünyayı restore(imar) edecek olanlar ‘Soısyant' tandır." (Farvadin Yaşt,13/17)

"Adı: ‘Muzaffer’, ‘Soısyant’ (hayırlı kişi) ve ‘Astvat-Erata’ (Farsça "Sitayiş”ten; övmekten Astvat: övülmüş, Erata: kişi) olacak olan O olacaktır, çünkü O, yaşayan bedenli biri olarak putperestlerden ve benzerlerinden, Zerdüştîlerin yoldan çıkmışlarından gelecek bir tahribe karşı koyacaktır."( Farvadin Yaşt, 28/129)

‘Muhammed’ kelimesi, Arapçada ‘övülmüş’ demektir. İran ele geçirildiğinde Zerdüştîlerin yoldan çıkmışları Zerdüşt’ün asıl öğretisi İslam’a döndürülmüştü.

"Ve O'nun, Astvat-Erata'nın ashabı (dostları) ortaya çıkar. Onlar düşmana galip, temiz düşünceli, temiz konuşandırlar; hayırlı işler yaparlar, hak hükümleri izlerler ve onlardan asla yalan işitemezsin." (Zamyat Yaşt, 95) 

Şimdi durup biraz düşünmek lazım; M.Ö. 660 ila 586 yılları arasında yaşamış bu zatın verdiği haberler bir kehanet midir, yoksa Peygamberimizden evvelki peygamberlerin, ahir zaman Peygamberine dair verdikleri müjdelerin benzeri “peygamberî” bir mesaj mıdır?   

Eğer denilse ki bahsi geçen bu yazarların tamamı yabancı ve bizden(Türk) değildir! Neden bizden biri de Zerdüşt’ün peygamberliğini vurgulamıyor? Olur ya, ırkçılıkla malul, ancak yerliliğe pek itibar edilmeyen ülkemizde böyle bir suale muhatap olursak, elbette elimiz-kolumuz bağlı kalmamalıyız. Ben de öyle yaptım; meşhur ve merhum sosyoloğumuz Cemil Meriç’e müracaat ettim. “Ya Üstad, bu hususta sizin de bir diyeceğiniz yok mu?” dedim; Merhum “Bu Ülke kitabıma müracaat et; cevabını alırsın!” dedi. Ben de baktım, gördüm ki, Merhum Meriç’in söyledikleri ile yukarıda adları geçen dört zatın söyledikleri aynı istikamette ve aynı muhtevadadır; sizler de bakabilirsiniz.     

Sözün özü:  Allah’ın ayetleridir...  

"Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir." (Al-i İmran:  144)  

“Hâlbuki biz, evvelki (ümmet)ler içinde de nice peygamber(ler) gönderdik.” (Zuhruf: 6) 

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler de o memleketlerin halkındandı...” (Yusuf: 109) 

“Andolsun ki biz, senden önce de nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız, kimini de anlatmamışızdır” (Mü’min: 78) 

İnanan bir insan için bu ayetlerin vurguladığı ortak mesaj yeter de artar bile. Sözü uzatmamak adına, yazımı şu cümleyle bağlamak istiyorum: Nitelik olarak ucuz, ama sonuçları itibariyle pek pahalıya mal olacak polemiklerden hazer edilmeli. Hedefe ulaşmak adına her yol ve yöntemi mübah gören Makyavelist anlayış insanî ve İslâmî olamaz.

Vesselâm...   

Abdullah Can

Kaynak: Haber Kaynağı
  • Yorumlar 20
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89