• BIST 1.467
  • Altın 437,781
  • Dolar 7,3775
  • Euro 8,9266
  • İstanbul 3 °C
  • Diyarbakır 6 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 1 °C
  • Berlin 2 °C

Tuncer Köseoğlu yazdı: Renkler

Tuncer Köseoğlu yazdı: Renkler
Taraf gazetesi yazarı Tuncer Köseoğlu'nun bugün yayınlanan 'Renkler' başlıklı yazısı...

Bir zamanlar sıklıkla gittiğim Mardin’de aylak ve amaçsız bir günümde, kentin her zaman büyülendiğim sokaklarında dolaşırken yolum bir Şahmeran ustasıyla kesişti. Selam sabah faslından sonra oturup yaşlı adamı izlemeye başladım. Yanında bıyığı terlememiş genç bir çırağı vardı. Oğluydu. Ona öğretmek istiyordu mesleğini. “Pek hevesli değil” dedi sitemkâr bir ifadeyle. Sanatının inceliğini anlatmaya başladı, kaçak çayları ardı ardına yudumlarken. “Artık bu işleri yapan çok insan kalmadı” derken gözlerindeki hüznü görebiliyordum. Mardin’i terk edip giden Süryani esnafını, telkari ustalarını anlatırken hüznü giderek artıyordu. “Sanki her şey giderek kötüleşiyor” dedi. “Onlar da bu şehrin rengiydi” dedim cevap olarak. Bu lafı dememle birlikte bir anda hüzünlü adamın yerini gözlerinden ateş çıkan biri aldı. Ses tonunu yükselterek, “Sen ne diyorsun. Ne rengi. Onlar buraların asıl sahipleriydi. Bizlere bu işi öğrettiler yıllar yılı. Sonra dayanamadılar baskılara, yıllar içinde teker teker göçüp gittiler yaşadıkları topraklardan. Şimdilerde tek tük kaldılar ve onlara ‘bunlar da bizim rengimiz’ diyoruz. Hem biz kimiz ki yanımızdakine rengimiz diyelim..” dedi.

Öfkeliydi sesi, sadece bana değil yaşananlaraydı öfkesi ve benim gafıma dayamayıp patlamıştı. Hayatımda çok utanç anlarım olmuştur ama bu kadar utandığımı hatırlamıyorum. Çayımı bitirip, usulca çıktım dükkândan...

Padişahın memleketinden vatan yaratabilmek için Türk olmak birinci tutkal ise ikincisi İslam olmaktı. Bunda da başarılı olundu. Artık çevremizde bir şehri, bir mahalleyi var eden asıl sahipler göç edip gidince, ikiyüzlülük göstererek “renkler kayboldu” lafının kurtarıcılığına sığındık. Zaten “sevmeyen defolup gitsin” birinci şiarımız olmuştu hep. Bir diğer ikiyüzlü hâlimiz ise “Benim komşum Yahudi’ydi, Rum’du, Ermeni’ydi” diyerek ne kadar sevgi dolu bir insan olduğumuzu göstermeye çalışmak değil miydi zaten. Bir gece ansızın basıp yağmalayacağımız kadar bile kalmayan insanları “renklerimiz” diye vicdan rahatlaması olarak kullanmak her zaman işimize geldi.

Asıl dert şimdi başlıyordu işte. Her zaman bir düşman bulmak ve her zaman çoğunluk olmak zorundaydık. Ayazağa’da geçen gece inşaat işçilerini “Kürtler defolun” diyerek kovalayan da işte bu gibi çoğunluğun oluşturduğu linç anlayışıydı. İnşaat işçilerini kovalayanlar arasında Kürtler de vardı eminim. O çoğunluğun bir parçası olarak işçileri mahalleden kovalayan insanların arasında oruç tutanların da olduğu gibi... Mesela ben o kalabalığın arasında yer alan birinin evine ekmek götürebilmek için gurbete gelen, kötü koşullarda kaldığı yetmiyormuş gibi 40 derece sıcakta çalışan bir işçiyi ekmeğinden etmenin kaç oruca bedel olduğunu düşünüp düşünmediğini merak ediyorum çokça. Nihai zafere ulaştığı için huzurla evine gelip, iftarını açan o kalabalıktan biri acaba bunu düşünüp de, olur ya üzülmüş müdür?

Ramazan ayının başladığı gün “Remezan” başlıklı bir yazı yazarak oruç tutmanın sadece aç ve susuz kalmak olmadığını dile getirmiştim. Bu ayın ruhuna güveniyordum çünkü. Malatya’nın Sürgü Beldesi’nde yaşananlar Ramazan ayının ruhuna aykırı olabilirdi, ama çoğunluğun yıllarca beslediği “sana benzemeyeni yok et” kültürüne aykırı değildi. Bir Alevi vatandaşın evini basıp tekbir getirip, sonra da İstiklal Marşı okumak ve “defolup gitsinler” demek ne kadar da tanıdık değil miydi? Burada asıl vahim olan bu baskını yapan insanlarla ilgili hiçbir soruşturmanın olmamasıydı aslında. Ne de olsa “hassas” vatandaşlarımız duyarlıklarını dile getirmişlerdi. Bizden olmayanı yok saymak sanki çok doğalmış gibi...

Güçlünün ardına sığınıp zayıfa vurmak

Askerde Kemal isminde Maraşlı bir arkadaşım vardı. Orman mühendisiydi ve Hizbullahçıydı. Fakir bir ailenin çocuğuydu O nedenle dağıtımda izin almamıştı; bir an önce askerliğini bitirip hayata atılmak istiyordu. Bol yıldızlı bir gecede nöbet tutarken, ormanda gördüğü bir kayın ağacını anlattı bana. O ağaca nasıl âşık olduğunu... Ben yıldızlara bakarken o gece hiç konuşmadığı kadar konuştu Kemal. Hayallerini, umutlarını anlattı. Çok yıldız vardı gökyüzünde. Her biri güneşten büyük ama bize küçük görünen parlak yıldızlar altında aslında bir hiç olduğunu çok daha iyi anlıyor insan. Bir hiçlikten kocaman bir dünya yaratmak istiyorsak, öncelikle kendimize saygımız olmalı. Bu saygı da çoğunluklar içinde sürünün içine karışıp zayıf gördüğümüzü devletin gücüne sığınıp linç etmekten geçmemeli. Sahi o gece de çok parlak yıldız vardı gökyüzünde. Ben çok ama çok uzakta belli belirsiz görünen soluk bir yıldızı seçtim kendime. Hani bir gün olur da karışırsam havaya, toprağa, suya o soluk yıldız gelip beni bulsun diye...

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89