• BIST 97.533
  • Altın 145,647
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 8 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 20 °C

Özgür birey üzerine

Murat Kapkıner

İtalyan feminist gazeteci (röportajcı) Fallaci, gazeteciliğini iki röportajla taçlandırdı. Biri İmam Humeynî ile yaptığı, öteki unutulmaz Rus yönetmen Tarkovski’yle gerçekleştirdiği söyleşi. İkisi de karizmalarını sonuna kadar koruyan, mülakat vermeyen, fotoğraf bile çektirmeyen imzalardı.

Ama bu yazının konusu; Tarkovski.

Yaklaşık yirmi yıl önce okuduğum söyleşiden (tartışmadan) aklımda kalanlarla başlamak istiyorum.

Fallaci: “Yaptığın filmdeki kadının kendi kişiliği yok, birey değil. Kocasında kendisini fani kılmış bir zavallı. Kocası onun efendisi” diyor. Tarkovski: “Bir hanım olarak sizin karşı cinsinizle ilişkiniz nasıl” diye bir karşı soru soruyor.

“Benim erkek arkadaşım kendi kişiliğinde bir birey ben de kendi kişiliğimde bir özgür bireyim.”

“İyi ama hanımefendi bu dünyada böyle bir şey yok; başka dünyalarda varsa bilmiyorum.”

“Aaa’! Ne demek istiyorsunuz”

“Şunu: Bu, kendimizi içinde bulduğumuz dünyada senin söylediğin bir yaşam biçimi yok. Eğer iki kişiden fazla birileri varsa ortada, son sözü söyleyecek birinin olması zorunlu. Aile de en küçük sosyal birim. Birinden biri son sözü söylemeli; yönetmeli; bu evrensel bir yasa. Bana deseniz ki evde benim sözüm geçer; kabulüm ama; o, odur ben de ben: işte bunu anlayamam. Bahsettiğiniz kadın annemdi ve son derece mutlu öldü.”

Kur’an’a göre “aleka”, erkeğin sperminin, kadın yumurtasına girdiğinde o yumurtanın anne karnına yapışmış hâli. Elan kullandığımız “alaka”. O yumurta anne karnına yapışmış ve artık alakalı olup insan olmuştur. Aynı kökün türevleri Arapçada aşk, yapışmak.

Bizim alakasız olamayacağımız anamızın karnından başlıyor. Sonra?

Sonra mı? Çağdaş kimi eğilimlere göre, insan önce birey olmayı başarabilmelidir: Özgür yurttaş. Hiç kimseyle hiçbir alakası (bağlanması) yok, olmamalıdır. Böylece özgür birey olunur ve özgür birey olmak bütün bunlardan ötürü bedel isteyen bir kahramanlıktır.

Salt İslam adına ve Müslümanlara konuşsam işim belki kolay ama benim okuyucularım her zaman ayet ve hadisle yetinmeyecek; haklı olarak.

Yukarda anladığımız, anlatmaya çalıştığımız kadarki birey, âşık olabilir mi. Yani karşı cinse “sen sensin, ben de ben” diyen birinin aşkından söz edilebilir mi. Bu olur ve ben aşkın dışındaki birliktelikler için bu eğilimi tavsiye ediyorum. Ortada aşk yoksa bugün “birlikte yaşamak” denen şey son derece kafama yatıyor.

Ama aşkın “bağlanmak” olduğunu kimse unutmasın. Herkesin kendi içinde bir dünyası olacak ve herkes salt bu dünyalara saygı duyarak yaşayacak ve buna aşk diyeceksiniz. Ne derseniz deyin ama lütfen buna aşk demeyin: Aşk karşı cinste fani olmaktır; karşı cinste kendini ifna etmesidir kişinin: Alaka (Aleka): yapışmak.

Eric From
, haklı olarak, toplumsal-siyasal bağlamda bu durumun felaketine dikkat çekiyordu; Hitler deneyimi olan biri olarak. Doğru. Eğer uygar yurttaş bir liderde kendini ifna ederse, o ülkenin varacağı sonu tahmin bile etmek istemiyorum. (Ülke böyle bir yere mi gidiyor hafazanallah).

Ama bu doğruyu ikili insan ilişkilerinin tümüne uygulamak bizi yabancılaşmaya götürür. Zaten istisna olan aşkı yadsımak gibi de bir komediye dönüştürür.

Bu tehlikeli çağdaş çağrı, gene Batı’nın iyi bildiği alienation (yabancılaşma)’dan başka bir şey değil. Bir birey düşleyin ki kendisinden başka bağlanacağı dostu, evrensel anlamda güvendiği, göğsünde katiyen ağlayamadığı bir sevdiği yok. Kendisiyle Tanrı’yla konuşur gibi konuşabileceği kimsesi yok. Bardakların, tabakların, giderek yatakların ayrıldığı bir yaşam biçimini konu etmiyorum bile.

Ki halkın en yoksul tabakasıyla aynı tabaktan yemek kesinlikle insanı olgunlaştırır. (Lütfen denedikten sonra karşı çıkınız). Yaşama sosyolojik açıdan iki şekilde bakabilirsiniz: Ya paylaşamayan, pay almayan, yalnız bir bireysinizdir ya da Paylaşımcı: Sofrasına bir garip misafir edemeyince hüzünlenen biri.

Öteden beri (dini olanlar dâhil) isimlendirme beni pek ilgilendirmiyor. Tutalım ki bir arkadaşım “ben Hıristiyan’ım” diyor. Onu dinliyorum. Bakıyorum ki benim vicdani değerlerimden bahsediyor. Ona: “İyi. Kendini nasıl tesmiye edersen et; sen benim kardeşimsin” diyorum. Biri de var ki mangalda kül bırakmayan bir İslamcı. Onu da dinliyorum. Bakıyorum ki söylediklerinin benim İslam’ımla alakası yok. Ona da: “Sana uğurlar ola. Naş. Uza” diyorum.

İnançlarımız da böyledir. Başka her inanana saygı duymak koşuluyla inanç da bağlanmaktır. Bunun dışında devlette, siyasette hatta cemaatlerde bu şekil bağlanmak kanserdir; anlatabiliyor muyum.

Yaradılışımız alakayla başlıyor. Ve bu alaka arayışı, ana karnından çıktıktan, kendini yalnız bulduktan sonra da ölünceye kadar sürer. Anamızın karnında başlayan alakamız, yetişkin olduğumuzda aşk şeklinde tezahür eder. Kişi alakalısını aramaktadır. Aynı zamanda bu evrensel veriler üzerinde de düşünen Freudlar, Eric Fromlar, vs.ler martaval mı salladı. Kişi bağlanmalıdır, bağlanamadığı sürece, hissesi kadar, alienationdan kurtulamaz. Din ve ya aşk ki son tahlilde size bağlanmanızı vasiyet eder.

Aşk bağlanmaktır, yaratılışımız ve dinimizdir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89