• BIST 107.206
  • Altın 142,629
  • Dolar 3,5525
  • Euro 4,1323
  • İstanbul 31 °C
  • Diyarbakır 37 °C
  • Ankara 34 °C
  • İzmir 36 °C
  • Berlin 16 °C

Alevilik-Müslümanlık*

İsmail Beşikci

Yakındoğu’da ve Ortadoğu’da, Alevilik-Müslümanlık-Şiilik arasındaki ilişkiler sağlıklı bir şekilde açıklığa kavuşturulmuş ilişkiler değildir. Alevilik, çok yerde, çok zaman Müslümanlık sayılmaktadır. Bu, çok yanlış bir düşüncedir. İkinci olarak da Alevilik Şiilikle karıştırılmaktadır. Aleviliğin Şiilik olduğu veya Şiiliğin Alevilik olduğu söylenmektedir. Halbuki Şiilik Müslümanlıktır. Alevilik ise ayrı bir dindir, inançtır. Bu yazıda, Alevilik- Müslümanlık-Şiilik arasındaki ilişkileri konu etmeye, bu ilişkilere açıklık getirmeye çalışacağım.

Müslümanlıkta iki önemli mezhep vardır. Sünnilik, Şiilik. Bu iki büyük bölünmeyi siyasal partiler olarak da anlamak mümkündür. Sünni İslam içinde de, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli şeklinde alt mezhepler vardır.

Ama İslamiyetdeki, Müslümanlıktaki Sünnilik-Şiilik mücadelesi çok kanlı bir mücadeledir. Bu mücadeleyi, İslamiyetdeki iktidar kavgası olarak değerlendirmek mümkündür

İslam’daki iktidar kavgası, Peygamber Muhammed’in ölümünden hemen sonra başlamıştır. Peygamber’in yaşadığı dönemde, kendisinden sonra halife olarak, amcası Ebu Talib’in oğlu ve damadı olarak Ali’yi gösterdiği belirtilmektedir. Fakat Ali karşıtları, Ebubekir, Ömer, Osman taraftarları, bu düşüncenin yaşama geçmesine engel oldu. Ebubekir, 632-634 yılları arasında Halife oldu. Ebubekir’in vefatından sonra 634-644 arasında Halife Ömer’di. Ömer’in yaşamı bir suikastle son buldu. Ömer’den sonra Osman 644-656 yılları arasında Halifelik yaptı. Ali’nin halifeliği her seferinde engellendi. Halife seçiminde her zaman mücadeleler, silahlı kavgalar oldu. Osman’ın yaşamı da bir suikastle son buldu.

Osman öldürülür öldürülmez, Ali kendisini Halife ilan etti. Dördüncü Halife Ali oldu. Ali’nin halifeliği İslam’daki iktidar kavgasını kızıştırdı. 656’da, Basra’da Cemel Vakası yaşandı. Bu Peygamber’in damadı Ali ile Peygamber’in eşi Ayşe arasında yaşandı. Bu savaşta, her iki taraftan onbinlerce Arap öldü. Öte yandan Şam Valisi Muaviye Ali’nin halifeliğini tanımadı. Muaviye ile Ali arasındaki iktidar mücadelesi 657’de gerçekleşen Sıffın Savaşı’nı getirdi. Sıffın, Suriye’de, Rakka’ya yakın bir yerdeydi. Sıffin Savaşı, Amr İbn-ül As ve Hakem Olayı İslam’daki iktidar kavgasının, iktidar için yapılan savaşın hangi noktalara kadar vardığının işaretidir. Dört halifeden üçünün suikastle öldürülmesi dikkate değer bir durumdur.

661’de, Ali de bir suikastle öldürüldü. Ali, camide, ibadet yaparken bıçaklanarak öldürüldü. Ali’nin öldürülmesinden sonra, Muaviye, kendini Halife ilan etti. Şam Valisi Muaviye’nin Halife olmasıyla İslam’da Emevi Hanedanı kurulmuş oldu. Emeviler de Haşimi Sülalesi’ne mensuptu. Peygamber Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman ise Haşimi Sülalesi’nin Kureyş Kabilesi’ne mensuptu.

Emevi Hanedanı 750’de yıkıldı. 750’de, Abbasi Hanedanı kuruldu. Abbasilerle birlikte Haşimilerin Kureyş kolu yine Halife olarak göreve geldi.

Muaviye’nin kendisini Halife ilan etmesinden sonra da iktidar savaşı yoğun bir şekilde sürdü. Muaviye, Peygamber’in torunlarını kendisine biat ettirmek (bağlamak, kabul ettirmek) için çok yoğun bir çaba sarfetti.

Fatıma’nın ölümü de bu iktidar kavgasının çok önemli bir boyutudur. Paygamber’in kızı Fatıma, Şii anlayışına göre 614 doğumludur. Sünni anlayışa göre de 606 doğumludur. 624’de Ali ile evlenmiştir. Üçü erkek ikisi kız beş çocuk annesidir. İlk çocukları Hasan 624 doğumludur.

Fatıma’nın vefatı 632’dir. Peygamber’in ölümünden sonra, Ali defin işlemleriyle uğraşırken, Ebubekir, Ömer’in ve Osman’ın entrikaları sonuncu halife seçilmiş. Ömer, Fatıma’nın evine giderek, Ebubekir’in Halife seçildiğini bildirmiş, Ebubekir’e biat etmesini istemiştir. Fatıma bunu kabul etmemiş, arada çok yoğun tartışma, atışma olmuştur. Bu tartışma sırasında Ömer, Fatıma’ya, Ebubekir’e biat etmezse, evinin yakılacağını ihtar etmiştir. Bu tartışma ve darp sonrasında hamile Fatıma’nın çocuğunu düşürdüğü ve sonra vefat ettiği söylenir.

10 Ekim 680’de yaşanan Kerbela ise, İslam’ın getirdiği vurgulanan adalet, barış, huzur anlayışının son bulduğu bir andır.

Ali, Fatıma, Kerbela, Oniki İmamlar, Hasan, Hüseyin Şiiliğin kavramlarıdır. Birinci İmam Halife Ali (599-661) Kufe’de camide öldürüldü. İkinci İmam Hasan (624-670) Medine’de, karısı tarafından zehirlenerek öldürüldü. Karısı, Ali’den sonra Halife olan Muaviye tarafından kandırılmıştı. Üçüncü İmam Hüseyin (626-680) Kerbela’da kafası kesilerek öldürüldü. Kafası bir tepside Halife Yezid’e götürüldü. Yezid Muaviye’nin oğluydu.

Dördüncü İmam Zeynelabidin (658-714), Kerbela’daki 72 kişiden kurtulan tek kişidir. Medine’de, gözlerden ırak, politika dışında bir yaşam sürdürürken zehirletilerek öldürüldü.

Beşinci İmam Muhammed Bakır (676-732), babası Zeynelabidin’den daha faal bir yaşam sürdü. Altıncı İmam Cafer-i Sadık (702-765) Şiiliğin önemli bir kitabı olan “Buyruk”u kaleme aldı.

Yedinci İmam Musa Kazım (745-799) Abbasi Halifesine saygısızlık yaptığı iddiasıyla sürüldüğü ve göz hapsinde tutulduğu, Irak’ın bir şehrinde öldürüldü.

Sekizinci İmam Ali Rıza (765-818) Abbasi Halifesi Me’mun tarafından göz hapsine alında, Meşhed’e sürüldü. Orada zehirlenerek öldürüldü.

Dokuzuncu İmam, Muhammed Taki (811-835) Halife Mu’tasım tarafından Bağdat’da, zehirlenerek öldürüldü. Politik bir yönü yoktu.

Onuncu İmam Ali Naki (828-868) Samara’da, Abbasi halifesi Mu’tez tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Onbirinci İmam Hasan Askeri (846-873) Abbasi halifesi Mutemid tarafından zehirlenerek öldürüldü. Halife Mutemid Ali Soyu’nun tamamen yok edilmesine karar verdi. Çok büyük bir katliam gerçekleşti. Bu katliamdan sadece, Hasan Askeri’nin oğlu olan İmam Muhammed Mehdi kurtuldu. O zaman İmam Mehdi dört yaşındaydı.

Onikinci İmam Muhammed Mehdi (869-  )babası Hasan Askeri’nin öldürülmesinden sonra gizlenmiş, ondan sonra onu kimse görmemiştir. Halen yaşadığına inanılmaktadır. Bir gün ortaya çıkacak ve adaletsiz dünyaya adalet getirecektir.

Bu tablodan da görüldüğü üzere, Emevi ve Abbasi halifeleri, peygamberin torunlarına karşı yoğun ve yaygın bir şiddet kullanmıştır. Oniki imamlar, mazlumdur. Düşünelim ki, Hüseyin’e bağlı 72 kişinin çoğu, kadınlar, çocuklar susuzluktan ölmüştür. Fırat Nehri, Kerbela’da, çadırların hemen ötesinde aktığı halde, Yezid’e bağlı ordular Hüseyin taraftarlarının Fırat’a gidip su almalarına engel olmuştur. Çadırların dışına çıkmayı yasaklamıştır. İslam’ın getirdiği söylenen barış, huzur, adalet eşitlik, Kerbela’da son bulmuştur.

Sünni İslam’daki bu devlet terörü, Kürd yazar Metin Aktaş tarafından kaleme alınan, Rüzgar Ateş Gibi Yakıyordu (Fam Yayınları, Mart 2014) romanında çok çarpıcı bir şekilde dile getirilmiştir. Yazar, Emevi hanedanının yıkıldığı, Abbasi hanedanlığının kurumlaşmaya başladığı dönemi söz konusu etmektedir. Halife seçilmek için düzenlenen entrikalar, rüşvet, yolsuzluk, kölelik, hadımlık, harem, cariyeler vs. bir hadımın ağzından anlatılmaktadır. Bu bir romandır. Ama, yazar Metin Aktaş’ın belirttiği gibi bu romanın yazılışı sırasında tarihsel kaynaklar da değerlendirilmiştir.

Bilim olguları anlamaya çalışır. Olgular arasındaki ilişkileri açıklamaya çalışır. Roman ise, insanların duygularını irdeler. Romancı Metin Aktaş, Rüzgar Ateş Gibi Yakıyordu romanında, birbirleri aleyhine dolaplar çevirmeye çalışan halifeleri, halife yakınlarını, haremi, cariyeleri, hadımları, köleleri… onların duygularını, niyetlerini, bu süreçte gerçekleşen terörü, devlet terörünü ayrıntılı bir şekilde anlatmaktadır. Fethedilen alanlardaki halkın nasıl köleleştirildiği, köle pazarlarında satıldığı, köleliğin, hadımlığın nasıl kurumlaştırıldığı çok zengin olgularla dile getirmektedir. Fethedilen alanlarda, elde edilen ganimetin paylaşılması konusunda yapılan mücadele yine romanın önemli bir boyutudur.

Kur’an’da, köleliğin lağvedilmesiyle, kadınların durumuyla ilgili bazı olumlu belirlemeler vardır. Ama bunların çoğunun toplumsal bir karşılığı yoktur. Gerek Emevi gerek Abbasi halifeleri döneminde yoğun bir köleleştirme vardır.

Alevilik-Müslümanlık

İslami ve Alevi yaşam biçimine bakarak Aleviliğin İslam olmadığını anlamak çok kolaydır. Alevilik, elbette Müslümanlık değildir. Alevilik Müslümanlıktan çok önceki bir inançtır. Hatta Alevilik, Zerdüştlükten de önceki bir inançtır. Kuzey Mezopotamya kökenli bir inançtır. Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli göstergeler vardır. Bunlardan biri, Müslümanlıkta çok kadınla evliliğin yaygın olmasıdır. Peygamber döneminden beri İslam’da çok kadınla evlilik esastır. Dört Halife döneminde, Emevi ve Abbasi halifeleri döneminde ve daha sonraki dönemlerde, İslam’da çok kadınla evlilik yaygın bir gelenektir. Hem Sünni İslam’da, örneğin Suudi Arabistan’da, Türkiye’de, Kürdistan’da, hem de Şii İslam’da, örneğin İran’da bu uygulama, gelenek yaygındır. İslam’da, çok kadınla evlilik yanında, harem, istediğin kadar cariye edinmek de söz konusudur. Hatta Şii İslam’da, evdeki iki üç kadından ayrı olarak belirli bir süre, hatta bir günlüğüne bile sözleşmeli evlilik vardır. Alevilikte ise tek kadınla evlilik esastır.

Hem Sünni İslam’da, örneğin Suudi Arabistan’da, hem Şii İslam’da, örneğin İran’da, kadınlar, çadorr, çarşaf içinde kapalıdır. Örneğin, Afganistan gibi alanlarda kadınlar burka denen bir çarşaf içindedirler. Alevilikte böyle bir uygulama yoktur. Bunlar, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli yaşam tarzlarıdır.

Alevilerdeki semah, Aleviliğin Müslümanlık olmadığını gösteren çok önemli bir ritüeldir. Bu, kadını kamuda görünür kılan, erkekle eşit kılan bir ritüeldir. İslam’da buna benzer bir ritüel yoktur. İslam’da kadın görünmezdir, kapalıdır, erkeğin arkasından gelir. Örneğin, Suudi Arabistan’da kadınlar, otomobil kullanamamaktadırlar.

Müslümanlığın, fetih-ganimet esasına dayanan bir dinamiği vardır. Bir ülke fethedilecek. Halkı Müslümanlığa davet edilecek. Müslümanlığı kabul etmezse, kadınları, çocukları, malları-mülkleri ganimet sayılacak. Müslümanlığı kabul edenlerin mallarına mülklerine de el konulacak. Sadece, öldürülmekten kurtulmuş olacaklar. Bütün bunlar Alevilikte var mı? Alevilikte, orayı burayı fethedip, halkı Aleviliğe davet etmek, Aleviliği kabul etmeyenleri katletmek, mallarını mülklerini kadınlarını çocuklarını yağmalamak var mı?

Namaz, oruç, haç, zekat, kelime-i şahadet, İslam’ın temel ibadet biçimleridir. Alevi ibadetinde bu kurallara riayet yoktur.

Aleviliğin Osmanlı döneminde nasıl algılandığını, ama Müslümanlık olarak hiç algılanmadığını görmek için şeyhülislamların fetvalarına bakmak gerekir. Yavuz Sultan Selim’in Şeyhülislam’ı, Müftü Nurettin el Hamza’nın ve İbn Kemal’in, Kanuni Sultan Süleyman’ın ve İkinci Selim’in Şeyhülislam’ı Ebu Suud Efendi’nin fetvaları bu bakımdan çok önemlidir. Ali Yıldırım’ın Osmanlı Engizisyonu, Anadolu’da İnançsal Zulüm Tarihi (İtalik Yayınları, Ankara, 2013) kitabı bu bakımlardan önemli bir kaynaktır. Alevilerin sapkın, zındık görüldükleri, Müslüman olarak algılanmadıkları açık bir şekilde görülmektedir.

Burada önemli olan, Şiilikteki, Ali, Kerbela, On İki İmamlar, Hüseyin figürlerinin Alevi düşüncesine nasıl girdiğinin incelenmesidir.

İran’da, Safevi tarikatı Sünni bir tarikat olarak kurulmuştur. Kurucusu Şeyh Safiyeddin’dir. Şeyh Safiyeddin’in Kürd olduğu da vurgulanmaktadır. Şeyh Safiyeddin Sencani olarak anılmaktadır. Şeyhlik dönemi 1334-1392 arasıdır. Sencan Musul’a yakın bir köydür. Aile daha sonra, İran’da Gilan yöresine göç etmiştir.

14. ve 15. yüzyıllar bu bakımlardan önemlidir. İran’da, Şah Ali (1392-1429), Şah İbrahim Veli (1428-1447), Şeyh Cüneyd (ölümü 1460), Şeyh Haydar (ölümü 1488), Şah İsmail (1487-1524) dönemlerinin incelenmesi önemlidir. Şah İsmail’le, 1502’de Şiilik kurumlaşmıştır. İlk Şii eğilimlerinin Şah Ali döneminde, 14. yüzyılın sonlarında başladığı söylenmektedir.

İran’da Şiiliğin tarihi söz konusu olduğu zaman Safevtü’s Safa çok önemli bir kitaptır. 1357’de kaleme alındığı bildirilen Safevtü’s Safa’da, Oniki İmamlar, Kerbela, Ali, Hüseyin gibi figürler yoktur. Bu figürler, kitaba daha sonraki dönemlerde, özellikle, Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar, Şah İsmail dönemlerinde eklenmiştir. Kerbela, Oniki İmamlar, Ali, Hüseyin figürlerinin Sivas, Tokat, Amasya yöresindeki ve Teke Yarımadasındaki Alevileri etkilemesi 15. yüzyılda gerçekleşmiştir. Sivas, Tokat ve Amasya yöresinde Nur Ali Halife, Teke’de Şahkulu, Şah İsmail’in Anadolu’daki halifeleridir, temsilcileridir. Şeyh Cüneyd’in, Şeyh Haydar’ın, Anadolu’da benzer halifeleri, temsilcileri vardır. Bütün bunlar, Murad Ciwan’ın yazılarında ayrıntılı bir şekilde anlatılmaktadır. Murad Ciwan’ın, Çaldıran Savaşıyla, İdris-i Bitlisi ile ilgili ve Safevi hanedanının kuruluşu ile ilgili yazılarına bakmakta yarar vardır. “Çaldıran Savaşı’nda, Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler, İlk Kürt-Osmanlı İttifakı (1514)” Avesta, 2015 İstanbul, kitabı bu bakımdan değerlidir.

Alevlerin Müslümanlığa Asimilasyonunda Yedi Ulu Ozanın Rolü

Alevilerdeki “Yedi Ulu Ozan”nın şiirleri bu etkilemede çok büyük rol sahibidir. Alevilerdeki Yedi Ulu Ozan şunlardır: Seyid Nesimi (1369-1417), Şah Hatayi (1487-1524), Fuzuli (1504-1556) Yemini (15. yüzyıl sonu 16. yüzyıl başı), Virani (16. yüzyıl) Pir Sultan Abdal (16. yüzyıl) Kul Himmed (16. yüzyılın ikinci yarısı) Bu şairler, şiirlerine özellikle Halife Ali’ye daha sonra da Şah’a büyük övgüler düzmüşler, Kerbela’yı anlatmışlardır. Şah Hatayi’nin Şah İsmail olduğu bilinmektedir.

Alevileri temsil eden şair ise, 14. yüzyıl sonlarında ve 15. yüzyıl başlarında yaşayan Kaygusuz Abdal’dır.

Kıldan köprü yaratmışsın
Gelsun kullar geçsun deyu
Hele biz şöyle duralım
Yiğit isen geç a Tanrı

dizeleri, esas Alevi düşüncesini, Reya Heq düşüncesini aksettirmektedir. İslam’da böyle bir Tanrı eleştirisi var mı?

Alevilik, insana, doğaya değer veren, insanı, doğayı tanrı kabul eden bir inançtır. Mazlumların yanında yer alan, mazlumların acılarını paylaşan bir inançtır. Peygamberin torunları, Emeviler ve Abbasiler dönemlerinde büyük zulüm görmektedirler. Alevilerin, zulüm gören Şiiler yanında yer alması, onların acıların paylaşması doğaldır. Ama Ali, Oniki İmamlar, Kerbela figürleriyle bütünleşmesi sağlıklı değildir.

Dersim’de Zaza Kürdler, hâlâ Hüseyin’in yasını gütmektedirler. Şiilik elbette Müslümanlıktır. Kerbela (10 Ekim 680), İslam’daki bir iktidar kavgasıdır. İnsanı ve doğayı ön plana koyan, insanı ve doğayı Tanrı kabul eden Aleviliğin, Peygamber Muhammed’in torunlarına yapılan zulme karşı çıkması, onların acılarını paylaşması çok doğaldır. Ama kendilerini onlarla özdeşleştirmesi yanlıştır. 680’de Kerbela’da 72 kişi katledilmiştir. Hüseyin savaşta yenilmiş, kellesi kesilip bir mızrağın ucuna takılıp Yezid’e götürülmüştür. 1937-1938’de Dersim’de, belki de 72 bin kişi katledilmiştir. Dersim’de Zaza Kürdlere soykırım yapılmıştır. Ama Dersimlilerin önemli bir kısmı bunu dert etmemektedir. Hâlâ Kerbela’nın, Hüseyin’in yası güdülmektedir. Halbuki Kerbela, Kürdlerle ilgili bir olay değildir. İslam’daki bir iktidar kavgasıdır.

Devletin, Alevileri asimile etme politikası, bu çerçevede yapılan uygulamalar elbette eleştirilmelidir. Ama her şeyden önce şunca gerçeklere rağmen “Aleviyiz ama Müslümanız”, “Müslümanız ama Aleviyiz” diyen Alevilerin eleştirilmesi gerekir. Alevilerin, İslamlığın hiçbir şartını yerine getirmedikleri de biliniyor.

Aleviler, “Müslümanız” dedikten sonra, onları camiye davet edecek bir İslami grup olacaktır. “Bizim Cemevimiz var” savunmaları etkili değildir. Kaldı ki, devlet, örneğin, Cemevi’ne de imam göndermektedir.

Camiye davet edilen Aleviler, camiye gitmedikleri zaman “yoldan çıkmış Müslümanlar” olarak algılanmaktadır. Bu sefer de Alevileri yola getirmek için operasyonlar yapılmaktadır.

Alevilik-Şiilik

Aleviliğin İslam olmadığı yanında, Aleviliğin, Şiilik olmadığının vurgulanması da çok önemlidir. Ali, Kerbela, Oniki İmamlar, Hüseyin figürlerinin Alevi düşüncesini etkilemeye çalıştığını vurgulamaya çalışmıştık. Ama Şiilerde görülen bazı temel ritüellerin Alevilerde görülmediğinin vurgulanması gerekir. Her yıl Muharrem ayında İmam Hüseyin’in yasını tutan Şiiler, taşıdıkları zincirleri sırtlarına vurarak kendilerini dövmektedir. Bağdat’da, Kerbela’da, Meşhed’de, Oniki İmamların türbelerine sürüne sürüne varmak da Şiilerin önemli bir ritüelidir. Bunlar Alevilerde görülmez.

Her yıl Muharrem ayında, Oniki İmamların vefat ettiği ayların yıldönümlerinde, türbelere varmak için milyonlarca Şii hareket halindedir. 1 Eylül 2005’de, Bağdat yakınlarındaki, Kazımiye Türbesi’ne varmak için, bir milyona yakın Şii, kadın-erkek, yaşlı-genç… yollardaydı. Dicle Nehri üzerindeki el-Ayma Köprüsü’nden geçildiği sırada, “köprüde canlı bomba var” şeklinde bir şayia ortaya atıldı. Canlı bomba ihbarı, köprüde, kalabalık üzerinde, büyük bir kaynaşma, kargaşa yarattı. Büyük bir izdiham, panik meydana geldi. İzdiham sırasında birbirini ezenler oldu. Köprüden Dicle’ye düşüp boğulanlar oldu. Bu izdihamda, boğulmada 960’dan fazla insan yaşamını yitirmiş, beş yüze yakın insan yaralanmıştı.

Necef, Kerbela, Bağdat Şiiler için kutsal mekanlardır. Necef’te, Dördüncü Halife İmam Ali’nin, Kerbela’da İmam Hüseyin’in, Bağdat’da, İmam Kazım’ın mezarları vardır.

Aleviliği Şiilikten ayıran temel olgu, şüphesiz Cami olgusudur. Şiilikte Cami vardır, namaz vardır. Alevilikte, Cami, namaz yoktur.

Aleviliği, Reya Heq’i öbür dinlerden ayıran önemli bir özellik daha var. Öbür dinler, özelilikle İslamiyet, dini tebliğ ederek taraftarlarını çoğaltmaya gayret ederler. Öbür halkları, inançları, Müslümanlığa çağırmak, İslamiyetin çok önemli bir özelliğidir. Prof. Dr. Ayhan Yalçınkaya, Kur’an’daki “oku” sözcüğünün, “çağır” anlamına geldiğini söylemektedir. Alevilikte, öbür halkları, inançları Aleviliğe çağırmak gibi bir durum yoktur.

İslam, yedinci yüzyılın ortalarından itibaren Arabistan’dan çıkarak, Yakındoğu’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika ve Orta Asya içlerinde gelişmeye başladı. İslam’ın gelişmesi çoğu yerde kılıç zoruyla olmuştur. Bu gelişmenin itici gücü şüphesiz ganimet elde etmektir. İslam, Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun tarihsel inançları üzerinde çok büyük bir baskı oluşturmuştur. Bunlara Aryen inançlar, denebilir. İslam, onları yasaklamış İslamiyeti kabule zorlamıştır. Mitra, Zerdüşt, Mani, Mazdek, Reya Heq (Alevi), Ezdi inançları üzerinde çok büyük, çok ağır, kapsamlı baskılar söz konusudur. Bu inançlar arasına, İran’da, Ehl-i Heq, Irak’ta Kakai olarak değerlendirilen Yarsan inancını da katmak gerekir. Onlar da baskılardan zulümlerden uzak kalmak için, kendilerini gizlemek için, dağların tepelerine, vadilerin diplerine çekilerek kendilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Bu arada, yine, yaşamlarını sürdürebilmek için İslam’ın bazı kurallarını kabul eder bir görüntü vermeye çalışmışlardır.

Bu inançlar, genel olarak da, ana akıma muhalif bir akım olarak gelişen Şia’nın bazı figürlerini benimsemişlerdir. Ali, Fatıma, Kerbela, Oniki İmamlar, Hasan-Hüseyin gibi figürleri Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun bütün geleneksel inançları üzerinde yani Aryen inançları üzerinde görmek mümkündür. Bu figürlere bakarak, onların da İslam olduğunu, Müslümanlık içinde yer aldıklarını söylemek doğru değildir. Önemli olan, bu figürlerin bu inançlara nasıl, ne zaman girdiğini incelemek olmalıdır. Selahattin Ali Arik’in Aryan İnançlar ve Reya/Raa Heqiye (İBV yayınları, İstanbul, Nisan 2015) incelemesi bu bakımdan değerlidir.

Alevilik-Kızılbaşlık

Aleviliğin Müslümanlık olmadığının yanında Alevliğin Şiilik olmadığının belirtilmesi de önemlidir. Bu çerçevede, Alevilikle Kızılbaşlık arasında bir fark olduğuna işaret edilmesi de önemlidir. Murad Ciwan, Çaldıran Savaşı’nda Osmanlılar, Safeviler ve Kürtler, İlk Kürt-Osmanlı ittifakı (1514) isimli çalışmasında, kırmızı keçeden yapılan 12 parçalı bir külahın Şii savaşçıları gösteren önemli bir özellik olduğunu belirtir. Safevi savaşçıları, öbür savaşçılardan ayırt eden kırmızı külah, Şeyh Haydar (ölümü 1488) döneminde kullanılmaya başlanmıştır. (s.100 vd).

Alevilerin Müslümanlığa Asimile Edilmesi

İttihat ve Terakki Fırkası’nın, Osmanlı İmparatorluğu’nu, Türk esasına göre yeniden organize etmek gibi bir düşüncesi vardı. Adriyatik Denizi’nden, Orta Asya içlerine kadar bir imparatorluk olacak, ama burada, sadece Türkler yaşayacaktı. İkinci Meşrutiyet döneminde ve sonrasında, İttihat ve Terakki’yi en çok meşgul eden konu buydu. Bu konuyla ilgili ayrıntılı çalışmalar yapıldı, planlar hazırlandı. Rumların, Rum-Pontusların sürgünü, soykırımı, Ermenilerin, Asuri-Süryanilerin, Ezidi Kürdlerin tehciri-soykırımı bu çerçevede değerlendirilmesi gereken süreçlerdir.

Çoğunluğu Müslüman olan ama Türk olmayan Kürdlerin Türklüğe asimile edilmeleri programını yine bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

Türklüğün çok önemli niteliği, başta gelen niteliği ise, Türklerin Müslüman olmalarıdır. Müslümanlar, şüphesiz değişik ulustandırlar, değişik uluslara mensup Müslümanlar vardır. Ama Türkler muhakkak Müslümandır. Türk Müslüman olmalıdır. Örneğin, Karadeniz’in kuzeyinde, Moldova taraflarında yaşayan Gagavuzlar… Gagavuzlar, aslen Türk olmalarına rağmen Müslüman olmadıkları için, Hıristiyan oldukları için Türk kabul edilmemektedir. Konya taraflarında bir kısım Karaman halkı da, Türkçe konuşmalarına, yazmalarına rağmen Hıristiyan oldukları için Türk kabul edilmemektedir. İşte bu nedenlerden dolayı, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri İttihat ve Terakki’nin çok önemli bir çabası olmuştur. Bunu toplumsal mühendislik olarak değerlendirmek mümkündür.

İttihat ve Terakki’nin bu programı Cumhuriyet döneminde, sistematik ve kararlı bir şekilde yaşama geçirilmeye çalışılmıştır. Alevi köylerine cami yapmak, imam göndermek, Cumhuriyet’in kararlı bir şekilde uyguladığı bir programdır. Türkiye Cumhuriyeti’nde, halkın % 99’u, hatta, % 99’dan da fazlası Müslümandır anlayışını bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Bu, Alevileri, Müslüman kabul eden bir anlayıştır. Bu anlayış resmi ideolojinin çok önemli bir boyutudur. Alevileri Müslümanlaştırmak için yoğun ve yaygın bir program uygulandığı da açıktır.

Kürdlerin Türklüğe, Alevilerin Müslümanlığa asimile edilmeleri için çok yoğun bir çaba harcanması, toplumsal mühendislik faaliyetlerinin önemli bir göstergesidir.

Alevilik Ali’yi Sevmekse…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 10 Mayıs 2015’de Almanya’daydı. Karlsruhe kentinde, Gençlik Buluşması programı çerçevesinde bir konuşma yaptı. O konuşmada, “Eğer Alevilik, Hazreti Ali Radıyallahü Anhü (Allah ondan razı olsun) Efendimizi sevmekse benden daha Alevisi olamaz. Ama Alevilik bir dinse orada Tayyip Erdoğan yok." Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu, Erdoğan’nın Almanya gezisini, bu tutumunu gösterilerle protesto etti.

Turan Eser, 12 Mayıs 2015 tarihli Birgün Gazetesi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu görüşünü eleştirmektedir. Turan Eser, “O Alevi Olamaz!” başlıklı yazısında, Erdoğan’ın dile getirdiği Ali ile, Alevilerin Ali’sinin çok farklı olduğunu vurgulamaya çalışıyor. Turan Eser, yazısında, Alevilerin yaşam biçimleriyle Müslümanların yaşam biçimleri arasındaki farkları dile getiriyor. Onlarca maddede bu farklılıkları vurgulamaya çalışıyor. Sonunda “O Müslümandır, ben Aleviyim” diyor.

Dile getirilen bu farklardan bazıları şöyle: Aleviler, “yolumuz var” der, o mezhebimiz.

Aleviler “en-el hak” (Tanrı benim” der, o “Tanrı ile insanı bir göstermek Tanrıya şirk koşmaktır” der.

Aleviler “cem” der, o “namaz”

Aleviler “cemevi” der, o “cami”

Aleviler, “dede, ana, pir” derler, o “imam, ulema”

Aleviler, “cennet ve cehennem bu dünyadadır, iyi ve kötü insanın elindedir” der. O “hayrın” ve “şerrin” fıtrat olduğuna ve Allah’tan geldiğine inanır.

Aleviler “muharrem orucu” der, o “ramazan orucu”

Alevi’ye dini sorulduğunda “ben Aleviyim” der, o “elhamdülillah Müslümanım” der.

Kanımca, “O Müslümandır, ben Aleviyim” ifadesi yeterli değildir. Alevilerin Müslüman sayıldığı bir siyasal kültürde, “halkın % 99’u Müslümandır” anlayışının sık sık vurgulandığı bir yerde, Aleviliğin Müslümanlık olmadığının açıkça vurgulanması gerekir. “Halkın % 99’u Müslümandır” anlayışı, bir zamanlar sıklıkla dile getirilen, “halkın % 99’u Türktür” gibi bir anlayışı dillendirmektir. Bu ideolojik bir bilgidir. Resmi ideolojinin önemli bir boyutudur. Yani, devletin idarî ve cezaî yaptırımlarıyla korunan ve kollanan bir bilgidir.

Turan Eser, zaten onlarca maddede, Müslümanlık ve Alevilik arasındaki farkları dile getiriyor. “Ben Aleviyim, O Müslüman” diyor ama Aleviliğin Müslümanlık olmadığını söyleyemiyor. Bu, şüphesiz önemli bir eksikliktir.*

____________

* 23 Mayıs 2015'de Eskişehir’de düzenlenen, “İnsan Hakları Bağlamında Aleviler Sempozyumu”na sunulan bildiri.

Sempozyumu Eğitim-Sen ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği düzenlemiştir.

Sempozyum, Odun Pazarı Belediyesi, Yunus Emre Kültür Merkezi’nde gerçekleşmiştir.

Sabah gerçekleşen birinci oturumda, Uğur Kara’nın (Anadolu Ünv. Hukuk Fak.) moderatörlüğünde, Ayhan Yalçınkaya (Ankara Ünv. SBF), Hakan Mertcan (Mersin Ünv. İktisadi İdari Bil. Fak.) Gazeteci yazar Kemal Göktaş ve İsmail Beşikci tebliğ sunmuşlardır.

Öğleden sonra yapılan ikinci oturumda Hakan Mertcan’ın moderatörlüğünde, Bedriye Poyraz (Ankara Ünv. İletişim Fak.) Taylan Koç (Çukurova Ünv. Hukuk Fak.) Araştırmacı Yazar Tevfik Usluoğlu tebliğ sunmuşlardır.

Sorularla, cevaplarla verimli bir sempozyum olmuştur.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89