• BIST 103.972
  • Altın 269,967
  • Dolar 5,7738
  • Euro 6,3613
  • İstanbul 20 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 18 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 7 °C

The Americans did it

Murat Belge

Başkan Trump hepimize kutlu olsun. Bir süreden beri dünyada olanlar, Amerika'da da olabileceklere dair bir sinyal veriyordu. Bu sinyal doğru çıktı. Popülizm Amerika'yı da teslim aldı.

Popülizmin Amerika'yı teslim alması öyle şaşkınlık yaratacak bir olgu değil. "Amerikalı seçmen" dediğimiz kişi oldum olası her türlü popülist söylemden etkilenir. Ama bu sefer popülizmin bedeninde cisim bulduğu "önder" dikkate değer bir kişilik! Bir kesim Cumhuriyetçi'yi bile kendine hasım yapmayı başarmış bir kişilik ki, az buz marifet değil.

Şimdi adını hatırlayan bile azalmıştır. Gene Cumhuriyetçi Parti'den Barry Goldwater adında biri başkan adayı olmuş, ama seçimi açık farkla kaybetmişti; Vietnam Savaşı yılları. Goldwater'ın savaş politikası olarak önerisi Vietnam'a atom bombası atmaktı. O yıllarda okuduğum bir yazıyı hep hatırlarım. "Öyle bir sistemimiz var ki, Karın Deşen Jack icabında başkan adayı olabilir," demişti yazan (onun adını unutmuşum). Kehanet tuttu: Şimdi Jack, Donald adıyla, "aday" değil "başkan" oldu.

Bu, Amerika bağlamında bir evrim: 20. yüzyılda Cumhuriyetçiler Eisenhower'ı başkan yaptı (Dulles ve Retaliation stratejisi); derken onun yardımcısı Nixon'ı seçtiler ("Watergate"le gitmek zorunda kaldı); durmadı "Amerikalı seçmen", Reagan'ı seçti. Bunlar hep, "gelen gideni aratır" türünden bir evrimin adımlarıydı. Oğul Bush da (iki dönem) seçildiğinde evrimin sonuna varıldığını sanmıştık. Varılmadığının kanıtı Donald Trump oldu. Belki Cumhuriyetçilik evrimi bu noktada ​durur ve yarışı ​Klu Klux Klan'a devreder.

Bu saydığım "ABD-içi" bir evrim, Amerika'nın Republican Party'sinin evrimi. Ama Trump gibi bir adamın başkan seçilmesinin ABD dışında oluşan evrimlerle de en azından dolaylı bir ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Dünyada bir "sağ popülizm" dalgası ne zamandır belirleyici bir rol oynuyor. Ben de bir süredir bu popülizmin nelerden kaynaklandığını, neyi temsil ettiğini anlamaya çalışıyorum ve bazı yazılarımda bu görece yeni fenomene dikkat çekiyorum.

Yüzeysel bir bakışla baktığımızda Amerika'da Donald Trump, Rusya'da Vladimir Putin ve Türkiye'de Tayyip Erdoğan, hattâ onu da unutmayalım, Venezuella'da Chavez arasında ortak bağlar bulmak zor ya da anlamsız görülebilir. Hollanda'da ya da Avusturya'da birer liberal politikacı ya da sosyal-demokrat politikacı arasında ortak bağ gözlemlemek çok daha kolaydır. Bunun tersi şaşırtıcı olur ve hemen dikkat çeker (bizim Halk Partisi'nin bütün iddia ve ısrarlarına rağmen Sosyalist Enternasyonel içinde bir "garabet" olarak görülmesi gibi). Bu popülizm kollarının böyle, sonuçta birtakım "ilke"lerden kaynaklanan ortaklıkları yok. Ama belki de asıl ortak bağ, böyle bağların olmamasıdır.

Liberalizm, sosyal-demokrasi vb... Bunlar, kişilere bağlı olmayan, kişileri aşan, oldukça sistematik dünya görüşlerinden türeyen ve onları savunan hareketler. Popülizm ise tamamen "popülist önder"in kişiliğine bağlı bir hareket. Onun için Danimarka popülizmiyle Yunanistan popülizminin "ortak ilkeleri" diye bir şeyden söz etmek absürd oluyor. 

Ama "önder kültü" ortak. Önderin "kült"leşmesi, "kült"leştirilmesi ortak. Önder'e özel (yeni) ad bulunması da ortak; her yerde bunu icat ediyorlar: "Führer" vardı, "Il Duce" vardı, "Caudillo" vardı; bakın "Reis" de oldu.

Gene bakıyorsunuz, her yerde, popülist hareket bir "düşman"la dövüşmek ve "ülke"yi o düşmanın oluşturduğu tehlikeye karşı savunmak iddiasıyla iktidar oluyor. Bu tehdidin somut olarak ne olduğu toplumsal bağlama göre değişebiliyor, ama hepsinde "biz"den olmayan bir "öteki" söz konusu. Trump'a göre Müslümanlar bu "öteki" güruhu içinde önemli bir yer tutarken Erdoğan'a göre "Müslüman-olmayan" biri her an arkamızdan bıçaklayacak bir "potansiyel düşman"dır- "FETÖ'cü" gibi "sahte-Müslümanlar" da bu sınıflamaya girerler, çünkü zaten fazla düşman göz çıkarmaz. Fazla düşman göz çıkarmadığı gibi aslında ne kadar düşman, o kadar iyidir. Çünkü düşman arttıkça, popülist öndere ihtiyaç da o kadar artacaktır. 

Kitleler, bu önderleri seçen kitleler, bütün bu bilgisayar, "online", "Twittervb. dünyasında "düşünce" adı altında dolaşan "düşünme"ler arasında eğri büğrü "kanaatler" edinmiş ama bunları doğrulamak ve "bilgi" haline getirmek imkânlarından yoksunlar. Her farklı toplumsal bağlamda, bu kitlelere özellikle hitap eden kelimeler vardır. ("Başlangıçta kelâm vardı" aşaması diyelim). Onları duyunca, "Tamam! Bu adam benim düşündüklerimi söylüyor!" diye "öndere bağıtlanıyor"lar. Bundan sonra "önder"in ne söylediği değil, nasıl söylediği önemli. Kendine güvenerek, yukarıdan bir tavırla, belirli bir ses tonuyla konuşuyorsa, ne dese kabülümüz.  

"Britanya AB'den çıkmalıdır" diyebilir, "Türkiye AB'ye hiç girmemeli" diyebilir. Ya da aynı öner bir gün birini, öteki gün tersini söyleyebilir. Kefil olduğu savcıyı vb. "vatan haini" ilân edebilir. Yeter ki, bunların hepsini, "Ben her zaman haklıyım. Dediğimi yapacak güce sahibim" edasıyla söylesin. Ve yeter ki halkını, toplumunu, milletini vb. "düşmansız" bırakmasın.

Bunlar ortak noktalar, benzerlikler vb. Ama bunlardan daha önemli, daha belirleyici, çünkü daha derinden çıkan eğilimler olduğu kanısındayım. Böyle bir şey olmalı, yoksa "kabuk" üstüne çıkan bu fenomenler olmazdı. Bunlar nedir, ne olabilir?

Bir kere şu "oy verme-seçme-seçilme" örüntülerine bakalım. Bugünlerde çok kişinin söylediği ya da yazdığı gibi, bu tipten önderleri seçen kitleler, sonuçta "yoksun çoğunluk" diyeceğimiz kesimden geliyor. Bu önderlerde ortak olan "öfke," bu kitlenin duyduğu genel (ve hedefi çok zaman bunalık) öfkeyi yansıtıyor.

Yani, diyelim Amerika'nın "müesses nizam"ı içinde kendine yer edinmiş, "tuzu kuru" diyeceğiniz bir kesim Clinton'a oy verirken, kendine orada bir yer, bir gelecek göremeyenler Trump'a yöneliyor. Trump Meksika sınırına duvar örmekten söz ederken o "mutasavver duvar"ın bu tarafında durmuş olan "Hispanic" oyunu Trump'a veriyor-böyle tuhaflıklar da var.

Bu önderleri seçenler, geleneksel olarak "sol"un kendi seçmeni olarak gördüğü, oylarını talep ettiği kesim. Ama büyük bir çoğunluğu hayatında "sol"a oy vermemiş. "Düzen değişikliği" denen şeyin, "sol"un formüllediği biçimi ona hitap etmemiş. Seçilen popülist önder gibi bu seçmen de bir "birey." Toplumsal adalet falan gibi şeyler onu uzun boylu ilgilendirmiyor.  

​"Demokrasi" kavramını yüzlerce yıl önce icat ettik, el üstünde tuttuk, bayrak gibi dalgalandırdık. Ama kapitalizmin imkânlarının çok daha fazlasını gerçekleştirebileceği zamanlarda (yani bu yakın zamanlarda) bile, bu kavramın kapsadığı kitlelerin entelektüel ​hayatında bir değişiklik yaratmanın yollarını bulmadık-çünkü zaten aramadık. Bu koşullarda "demokrasi" dediğimiz şey "demagoji"nin ilerisine geçemedi. Şimdi yaşadığımız, bu genel-evrensel biçimlenmenin ürettiği "rövanşizm"dir, diyelim isterseniz. 

Uzattım. Ama bu konuya devam edeceğim. Bugünlük son söylemek istediğim şu: Varolan koşullarda çözüm demokrasiden umudu kesmek değil, oldurulamayan demokrasinin bir iki hoş laf olmaktan çıkıp bir kapsayıcı olgu olması için çaba harcamaktır. Tabii bunun için, neden "oldurulamadığı"na bakmak bir ilk adım olabilir.

  • Yorumlar 0
  • Facebook Yorumları 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89