• BIST 107.041
  • Altın 143,619
  • Dolar 3,5635
  • Euro 4,1526
  • İstanbul 31 °C
  • Diyarbakır 31 °C
  • Ankara 24 °C
  • İzmir 28 °C
  • Berlin 16 °C

Tarım -Teknoloji-Üretkenlik ve Açlık!

Sinan Çiftyürek

Aylar hatta yıllardır hep savaş ve ölümleri konuşuyoruz, şimdi tam da yazılı ve görsel basında sıkça kuraklık, tarımsal ürün kıtlığı tehlikesinde ve tatlı su kaynaklarını tükenişinde söz edildiği günümüzde tarım-teknoloji-ürün ve bunun insanlığa yansımasını konuşalım.

İnsanın ilk uygarlaşma adımı tarımla başlar. Bu adım bundan yaklaşık on bin yıl önce Mezopotamya’da atıldı. Fırat-Dicle Havzası, özellikle de Yukarı Mezopotamya’daki güneş, su ve toprağın uyumlu ilişkisi, tarım ve hayvancılığa geçişe uygun zemin sunar. Hayvanların evcilleştirilmesi, buğdaygillerin yetiştirilmesi süreci, aynı zamanda insanın doğaya ilk amaçlı müdahalesini içerir. Gerek toprağın işlenmesi gerekse hayvanların evcilleştirilmesi faaliyeti insanın doğa ile yoğun ve zengin bir ilişkiye girmesini de beraberinde getirmiştir.

İnsanın doğa ve çevre ile bu yaşamsal ilişkisi, insanın doğanın organik bir parçası olduğu gerçeğiyle birleşince tanrılar; güneş, ay, su, bereket, fırtına, başak (tahıl), toprak vb. ile simgeleştirilir.

Tek tanrılı (semavi) dinler öncesi evre olarak çok tanrılı dönemde tanrıların somut olup, gözle görünen, elle dokunabilen kimliği evren, doğa ve çevreden hareketle belirlenirdi. Tanrılara korku ve saygı iç içeydi. Evren, doğa ve çevre tanınıp kavrandıkça, korku azaldı, sevgi saygı yoğunluklu ilişki alanı genişledi. Mezopotamya’da çok tanrılı dinden, semavi (tek tanrılı) dine geçişi temsil eden; dolayısıyla ikisinin de özelliklerini taşıyan Zerdüşt dininde kan, ateş ve toprağa yaklaşımda saygı ve korku iç içedir. Dahası bunlara tapılırdı. Örneğin; Zerdüşt dininde ateş kirlenir diye ölü yakılmaz, ateşe (ocağa) tükürülmez (ki bu halen devam ediyor), toprak kirlenir diye ölü gömülmezdi. Ölüler ıssız bir yere “sessizlik kulesinde” yırtıcı kuşlara bırakılırdı; kısacası toprağa sevgi ve saygıyla yaklaşılırdı. Çünkü insan hem toprağın bir parçasıydı hem de bereketli topraklarda elde edilen ürün olmadan yaşamını sürdüremezdi. Toprak ve tarım dün olduğu gibi bugün de stratejik önemini koruyor. Sadece insanlar için değil, hayvanlar için de zorunlu ihtiyaçları üreten sektör olması nedeniyle önemi her dönem yaşamsaldır.

Ayrıca toprak ve tarımı, sadece kırsal nüfusla ilişkilendiren yüzeysel bakışın aksine, kentsel nüfusun biyolojik yaşamı da tarımsal ürünlere bağlıdır. Teknoloji, insan yaşamını kolaylaştırıyor; fakat son kertede insan teknolojik ürünler (bilgisayar, cep telefonu, televizyon vb.) olmadan da yaşayabilir, ancak gıda olmadan yaşayamaz. Tarım sadece tarım sektöründe çalışan için değil kentler başta olmak üzere tüm insanlık için stratejik önemdedir çünkü kentli de beslenmek için gıda almak zorundadır. 

Teknoloji ve Tarımda Üretkenlik

Canlı emeğin (insan akışkan enerjisinin) yerinin nesnelleşmiş emek olarak makinenin alması, başka bir ifadeyle insanın kas gücüyle yaptığı işin makine tarafından yapılması, insanın sosyal yaşamında büyük bir rahatlamaya ve ilerlemeye yol açmıştır. Toprağı eliyle işlemek yerine, önce sivriltilmiş bir çubuk derken demir çubuk-karasaban-biçerdöver-traktör ve pamuk, patates, üzüm toplayan makineye vardırılan süreç; tarımda teknolojik ilerlemeyi ifade eder.

Tarımda makineleşmeyle paralel, endüstriyel girdilerin, biyo ve gen teknolojisindeki gelişmelerin kullanılması, tarımsal üretimde tam anlamıyla bir patlamaya yol açmıştır. Öyle ki ABD yetkilileri, tek başına “dünyayı besleyebilecek güçte oldukları”nı belirtiyorlar. Belirtiyorlar; fakat iki milyar insan ortalama günlük iki dolarla yoksulluk sınırının altında yaşamak zorunda bırakılıyor. Tarımda endüstriyel gelişme sayesinde, emperyalist tarım tekellerinin stokları büyüyor ama Asya ve Afrika’da yüz milyonlarca insan en temel ihtiyaçlarından yoksun bir yaşama mahkûm ediliyorlar.

Gıdaya ulaşabilme temel bir insanlık hakkı olup parası olanla sınırlandırılamazken; tarımsal ürünlerin fiyatlarının piyasa koşullarına göre belirlenmeye bırakılması, yani tarımsal gıdaların tüketilmesinin, parası olanla sınırlandırılmasının bir insanlık suçu olarak algılanması gerekiyor.

Gelişmiş ülke ekonomilerinde tarımda artan oranda teknolojik girdilerin kullanılması, özellikle katkı maddeleri ve antibiyotikler ürün ve gıdaların doğallığını ortadan kaldırıyor. Ödenen bedel, bununla sınırlı değil; giderek azalan biyo çeşitlilik, kirlenen çevre ve toprakların yorulmuş yani enerjisinin alınmış olması.

Alman eski başbakanlarından Adenaur; “medeniyetimiz her gün insan sağlığına zarar veren bir tarzda gelişiyor. Ama ne yazık ki buna mecburuz” diyordu. Medeniyet ile ne kast ediliyor? Kastedilen kapitalist sanayi uygarlığının sınırsız kar ve sömürü hırsı ile doğadaki her şeyi ticari meta haline getiren faaliyetidir ki para ve mülkiyete endeksli kapitalist sanayi uygarlığı; doğa ve çevre ile toprağı dolayısıyla tarımı da yok oluşa sürüklüyor.

Tarımda sanayileşme, yoğunlaşma, merkezileşme, öyle bir noktaya vardırıldı ki tarım tekelleri tarım ve gıda ürünlerinin nerede, nasıl, ne kadar ve hatta kimin için neyi üreteceğine karar verebilir hale geldiler. Bunun adına da ticari serbestleşme deniliyor! Günümüz dünyasında ticaretin büyüyen bir kısmının devletler arasında değil, şirketler arasında yapıldığı gerçeği dikkate alındığında; serbest piyasa aldatmacası adı altında çokuluslu tarım tekellerinin insan yaşamında olmazsa olmaz önemde yeri bulunan tarımsal ürünler üzerinde nasıl bir denetim kurdukları daha iyi anlaşılıyor.

Liberalleşmeye, serbest piyasaya içerik katan, tarım kartellerinin politikalarıdır dolasıyla liberalleşme, serbest piyasa hikâyedir! Emperyalist tarım tekelleri tarımsal politikalarda “dediğimi yap, yaptığımı yapma” siyasetini izlemektedir. Gelişmiş ya da az gelişmiş ülkelere “tarımda sübvansiyonları kaldırın” derken, kendileri tam tersine oranlarını artırmaları yanı kısacası kendilerinde serbest piyasanın işlememesi söz konusu. Bu durum, devlet desteğini arkalayan ABD, AB üreticilerinin ve elbette tarım kartellerinin diğer ülkelerin sübvansiyondan yoksun üreticilerini “serbest piyasa” adına ezme siyasetidir!

Dahası var: Yüksek iç destekle (sübvansiyonla) ürettikleri tarımsal fazlayı yine yüksek sübvansiyonla dünya pazarlarına sürmektedirler. ABD’nin sübvansiyonlu pamuğu, Batı Afrika pamuğunu; mısırı ise Orta Amerika ülkelerinin üreticilerini pazardan dışlıyor. Öyle ki AB’nin sübvansiyonlu tavuk ve buğdayı da aynı sonucu doğuruyor. Kısacası Afrika, Asya ve L. Amerika tarımı çift taraflı kuşatma altında; bir yandan Kuzey’in sübvansiyonlu üretim fazlasının diğer yandan IMF’nin yapısal uyum programları dayatmasının basıncını yaşıyor.

Emperyalist Batı’nın ya da genelde gelişmiş Kuzey’in ikiyüzlülüğünün bir diğer göstergesi ise kendi tarım sektörünü yüksek tarife engelleriyle (gümrük duvarıyla) korurken, gelişmemiş ülkelere tarım ve gıda ürünlerinin “ticaretini serbestleştirin, gümrük duvarlarını kaldırın” kararlarını IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar aracılığı ile dayatmasıdır.

Hatta uluslararası sermayenin hareket alanını genişletmek amacıyla 1986’da Uruguay Raundu adı altında yeni adımlar atıldı. Uruguay Raundu’nun tarım alanındaki anlaşması, uluslararası sermayeye yeni bir açılım getirdi. Bu açılım, az gelişmiş dünya ülkelerini, emperyalist tarım tekellerinin açık pazarı haline getirmeyi amaçlıyor.

Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmaları (GATT) yerini Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ne bıraktı. 1986’da başlayan Uruguay Raundu süreci, 1994 ‘te DTÖ kuruluş anlaşması ile sonuçlandı. Bu dönem, dünya tarımı üzerinde çokuluslu şirketlerin hegemonyasının kurulmaya başladığı yıllar olması nedeniyle ayrıca önemlidir. Sermaye, küresel düzeyde tarımsal üretim üzerinde denetim kurabilmek için hareket alanını genişletmeyi, önündeki engelleri kaldırmayı hedefledi. Öyle ki toprak sahipliğinden, tarımsal alet ve makinelerine, gübre ve tohumluklardan girdi ve nihai ürünün nakline, kredi faizlerinden ürünün tüketiciye ulaşmasına kadar tüm aşamalarda tarım derinlemesine “serbest piyasanın” yani küresel sermayenin denetimine geçmektedir. Türkiye gibi tarımsal gıda potansiyeli yüksek ülkeler bile bu süreçte, tarımsal girdiler ve gıdada giderek ithal eden konuma düşürülüyor çünkü Türkiye gibi ülkelerin Dünya Bankasından kredi almaları, gelişmiş ülkelerden tarımsal girdilerini ithal etme koşuluna bağlanıyor. Bu bağımlılık genel olarak tarımsal girdileri içeriyor, fakat özelde tohumdan (hibrit tohum) tarımsal araç -gerece ve peynirden salama, pamuktan buğdaya varana kadar ithal eden bir ekonomik, ticari ve hatta kültürel bağımlılığı içeriyor.

Gıdada Kendi Kendine Yeterlilik yönelimi

Son yıllarda tarım tekellerinin dünyayı bir ahtapot gibi sarıp kuşatması, her bölge, ülke hatta ailenin ne ekip ne yiyeceği, hangi içecekleri tüketeceğine varana kadar tüketim kalıplarını reklam ve promosyonlarla sunmasının ötesinde dayatması, giderek büyüyen bir karşı tepkinin doğmasına da yol açıyor.

Besin egemenliği kavramı böylesi bir ortamda şekillendi. Bireylerin, toplulukların ve ülkelerin kendi besinlerini üretebilmeleri ve tarım politikalarını bağımsız oluşturma hakkı olduğunu kabul eden bir arayıştır besin egemenliği. Besin egemenliği yönelimi, her ülke ya da topluluğun kendi içerisine kapanma, dünya ile bağını kopararak kapalı ekonomi oluşturma değildir. Tersine, diğer bölge, ülke ve coğrafyalarla karşılıklı ama özgür davranış ve tamamlayıcılık ilkesinden hareket eder. Ayrıca tarım tekellerinin tarım ve gıda üzerindeki ticari baskısını da kaldırılmasını hedefleyen bir yönelimdir.

ABD, AB gibi emperyal merkezlerin yukarıda ana çizgilerini vurguladığımız politikalarına karşı tepki ve yeni anlayışlar ülkeler, devletler düzleminde de gelişiyor. Dünya nüfusunun %40’ndan fazlasını barındıran ve dünyanın büyüyen en dinamik ekonomilerine sahip olan Brezilya, Çin, Hindistan benzeri ülkelerin öncülüğünde oluşturulan G-22 adında grup, ABD ve AB’ye artık “beni dikkate almadan politika belirleyemezsin” diyor. Bu grup Dünya Ticaret Örgütü’nde (DTÖ) gerek gündemin belirlenmesinde gerek kararların alınmasında Güney’in de bundan böyle Kuzey kadar söz ve karar sahibi olması gerektiği tezinden hareketle, gelişmekte olan ülkelerin sorunlarını tartışma ve karar alma mekanizmasına taşımaktadır.

G-22’lerin oluşturulması gibi gelişmeler ABD ve AB’nin kendi aralarında vardıkları uzlaşmaların artık otomatikman uluslararası uzlaşmaya dönüşmesini engelliyor. Tarımsal politikaların ve genelde dünya ticaret kurallarının belirlenmesinde G-22’ler ve “başka bir dünyanın mümkün” olduğunu savunan kapitalist küreselleşme karşıtı dinamikler kendilerinin de hesaba katılması gereken taraflar olduklarını ortaya koydular. G-22’lerin ve küreselleşme karşıtı dinamiklerin baskısı sonucu; ABD ve AB, gerek tarımsal iç sübvansiyonları gerekse ihracata sağladıkları desteği sınırlandırmayı hatta tümüyle kaldırmayı kabule zorlandılar. ABD ve AB merkezli tarım ve ticari kartellerin baskılarına karşı yeni alternatif politikalar belirleme arayışları sürüyor. Ve her ülkenin ekonomik katkısı oranında söz ve karar sahibi olduğu AB, İMF gibi kuruluşların aksine; G-22 “bir ülke bir oy” gibi demokratik bir işleyişe sahip.

Sonuç olarak; sanayide olduğu gibi tarımda da teknolojik girdilerle paralel üretimde artışın yaşandığı bir gerçek. Ama bir gerçek daha var; üretim arttıkça zenginlik adil olarak paylaşılmıyor, zenginlik ile fakirlik iki karşıt kutupta yoğunlaşmaya devam ediyor. AB’de sadece iki şirketin dünya hububat ticaretinin %70-80’ni kontrol etmesi, zenginliğin nasıl tekellerde oluştuğunun çarpıcı örneği. Tarımsal ürünlerin stoku her gün büyüyor, fakat yaşamsal besinlere ulaşamayan kitle de aynı oranda büyüyor. Dünyada kişi başına besin üretimi 1961’e oranla günümüze kadar %40 artmış, ancak Afrika’da tersine %4 azalmış durumda. Kaldı ki dünyada kişi başına tarımsal üretimde artış olsa da kitlesel olarak insanlar açlıktan kırılmaya devam ediyor!

Kapitalist özel mülkiyet düzeni aşılmadan, teknolojik girdilerin sağladığı üretim bolluğuna rağmen, yoksulluk ve açlığın büyümesi çelişkisi aşılamaz. Asya ve Afrika’da insanların açlıktan ölümü önlenemez. Dünyanın en zengin kentlerinden biri olan Newyork’ta nüfusun 1/6’sının yoksulluk sınırının altında yaşaması gibi bir garabet ancak özel mülkiyet düzeni ile izah edilebilir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89