• BIST 89.764
  • Altın 145,514
  • Dolar 3,6255
  • Euro 3,9111
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 3 °C
  • Ankara 3 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 6 °C

Zeynep neden gülüyor?

Yıldırım Türker

Zeynep, hapishaneden de sürdürdü gazeteciliğini. Şimdi hepimize hayati sorularla dolu bir mektup yolladı. 

Zeynep Kuray tutuklandığında işte bu resmini karşıma alıp şöyle yazmıştım: “Zeynep’in resmine uzun uzun baktım. Deli kız ne de güzel gülümsemiş. Bayram değil. Seyran hiç değil. Ama edepsizlik bu ya, ‘Kimse gülüşümü benden alamaz’a tutunmuş, bize selam yolluyor. Öyle nispetçi bir vız gelir sırıtışı da değil hani.

38045

O gülüşte düşmanına yönelik bir sitem, bir meydan okuyuş yok.

Zeynep bize gülüyor. Sanki son anda, tutuklanmasından birkaç dakika evvel bizim bilmediğimiz çok kutlu haberler işitmiş. Bize onları iletmek için sabırsızlanıyor sanki. Bunca ölüme, bunca zulme, bunca adaletsizliğe karşı ne yapmalıyı çözüvermiş sanki. Hayatımızın bütün yoksulluklarına karşı nasıl birlikte durabiliriz’i anlamış bir anda. Tan sökerken.”

Zeynep hâlâ içeride. Biz hâlâ dışarıdayız. Zeynep tutuklandığında ruhunu özgür, vicdanını diri, aklını genç tutabilmiş olduğu için aydınlık bir içtenlikle gülüyordu.

Zeynep, hapishaneden de sürdürdü gazeteciliğini.

Şimdi hepimize hayati sorularla dolu bir mektup yolladı.

Bugün onun bu resmine bakarak bu mektubunu hep birlikte okuyalım. Ve başımıza bir şey geldiğinde Zeynep kadar içimiz rahat, onun kadar hovardaca gülümseyebilecek miyiz, onu düşünelim. 

Zeynep Kuray meslektaşlarına soruyor

“İddianamelerimiz elimize geçeli tam bir ay oldu. Başbakan Erdoğan bizleri kastederek ‘Bunlar gazeteci değil, hırsız, katil, terörist’ dediği için emniyet ve savcılıktan çok daha sansasyonel bir performans bekliyorduk. Ama gördük ki bize atfedilen suçlamalar yayımlanmış haberlerden, haber müdürleriyle yapılmış telefon görüşmelerinden, haber kaynaklarıyla buluşmalardan, hatta isminin gizli kalmasını isteyen bu kaynakların (gazetecinin haber kaynaklarının gizliliği ilkesi çiğnenerek) ‘şüpheli’ sıfatıyla hedef gösterilmesinden ibaretmiş. Tornadan çıkmış gibi birbirine benzeyen ve film yapılsa gişelerde bir tek gün bile dayanamayacak kadar kötü olan bu senaryoları daha önce defalarca haber yaptığımız için bu iddianame de bize ne şaşırtıcı ne de etkileyici geldi. Ancak basın faaliyetinin açıkça suç kategorisine sokulduğu bu hukuk faciası karşısında, muhalif gazeteler ve birkaç yazar dışında siz meslektaşlarımızın suskunluğu epey etkileyici oldu. 

Ahmet Şık ve Nedim Şener’in haksız ve keyfi biçimde tutuklanmalarına olması gerektiği gibi bir tepki vererek biraz da sizlere hiç dönmeyeceğini düşündüğünüz okları ensenizde hissetmeniz sonucunda, ‘Özgür basın susturulamaz!’ şiarıyla sokaklara çıkmış, binler olarak yürümüştünüz. Ama nedense aynı oklar alışıldığı üzere Kürt basınına yönelince suspus kesildiniz. Peki, bu sessizlik beni şaşırttı mı? Kuşkusuz hayır. Zira bu alanda hep ‘sizler’ ve ‘bizler’ vardık. Kariyerist bir endişeyle, anaakım medyanın içinde yerini sağlama almak uğruna ve kamuoyunu yanıltmak pahasına yıllarca yaşanan katliam ve zulümleri devletin dikte ettiği şekilde örtbas eden sizler; ve ne pahasına olursa olsun gerçekleri aktarmak uğruna infaz edilen, polis tarafından linç edilerek öldürülen, büroları bombalanan ve hapsedilen bizler vardı. 

Şimdi Wall Street Journal gazetecilik deyimiyle haberi patlatınca, ‘Ne güzel araştırmışlar, bak biz yapamadık’ diyorsunuz. Doğrusu sevgili meslektaşlarım, siz bunu zaten hiçbir zaman yapamadınız ki... Uludere Roboski’de çoğu çocuk 34 can katledilirken tam 12 saat boyunca sustuğunuz gibi Pozantı Cezaevi’nde çocukların tecavüze uğradığı haberi yankılanırken de kalem oynatmak için günlerce beklediniz. Biraz daha mı geriye gidelim? Haydi gidelim. Bölgede Kürt halkının dili yasaklanırken, kimlikleri inkâr edilirken, toplu mezarlara gömülürken, helikopterlerden atılırken, köyleri yakılırken, JİTEM tarafından faili meçhul cinayetlerle kaybedilirken neredeydiniz? Peki siz gazetecilik oynarken, daha da kötüsü gerçekleri bildiğiniz halde yansıtmazken, bu haberleri kamuoyuna kim ulaştırdı? Hemen hatırlatayım: Şimdilerde haberlerini sık sık kes-yapıştır yöntemiyle kullandığınız ama diğer yandan da bugün KCK basın komitesi adı altında hedef gösterilen Gündem gazetesi, Fırat Haber Ajansı (ANF) ve Dicle Haber Ajansı. 

Hal böyleyken neden toplum bu kadar duyarsız ve unutkan oldu? Neden iki kutup haline geldi? Neden Uludere katliamı karşısında dahi gereken reaksiyonu veremiyor? Bu sorularda, gelmiş geçmiş ve mevcut iktidarların statükosunun olduğu kadar, sizlerin de büyük bir payı var sevgili meslektaşlarım. Şayet kendinizle gerçek bir yüzleşme yapmak istiyorsanız, sizlere yönetmenliğini Sami Solmaz’ın yaptığı ve birçok gazeteci arkadaşın günah çıkarttığı Savaşın Tanıkları isimli belgeseli izlemenizi tavsiye ediyorum. 

Bizim iddianame çıktıktan birkaç gün sonra, gözüm Cengiz Çandar’ın Radikal gazetesinde çıkan lig şampiyonluğu hakkındaki yazısına takıldı. Çandar, o gece çıkan kargaşada olay yerine gelen bir gazetecinin sırf Fenerbahçeli olduğu için polis tarafından darp edilerek atıldığı nezarethanede üç gün boyunca çektiği eziyeti anlatıyordu. Peki, üç değil, beş gün değil, tam 165 gündür sırf muhalif yayınlarda çalıştığımız için dört duvar arasında tutulan bizler adına söylenecek hiç mi bir sözünüz yoktu? Yeni Şafak gazetesi yazarı Ali Bayramoğlu’nun ‘Biz de mi tutuklanacaktık?’ başlıklı yazısında, Cengiz Çandar’ın da içinde bulunduğu birçok gazeteci-yazarın emniyetin hedefinde olduğu deşifre edilmişken bu sessizliğin sebebi ne? Yoksa bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mı deniyor? Ama unutmayın ki evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. 

24 Aralık 2011 tarihinde tutuklandığımızda Vatan gazetesi muhabiri Çağdaş Ulus, belki korkuya kapılarak belki de bırakılacağı umuduyla, muhalif basında yer alan bizleri kastederek ‘Çok pişmanım. Bunlarla aynı havayı solumaktan utanıyorum’ dedi ve erkek meslektaşlarımızın konduğu Kandıra F Tipi Cezaevi’nden Maltepe Cezaevi’ne gitti. Sonra ne oldu? Üzülerek belirtmeliyim ki ona gardiyanların emriyle tuvalet temizlemek düştü. 

Yönetmen Mathieu Kassovitz’in Paris banliyölerini bütün gerçekliğiyle beyazperdeye taşıdığı La Haine (Nefret) filminde, başroldeki Afrikalı göçmenin (Hubert Koundé) fonda anlattığı hikâye beni hep çok etkilemiştir: Çok yüksek bir binanın tepesinden düşen bir adam, katların önünden hızla geçerken içini rahatlatmak için sürekli ‘Şimdiye kadar her şey yolunda’ diye tekrarlayıp durur, ancak bilmediği ve maalesef öğreneceği şey, asıl önem taşıyanın düşüş değil çakılma anı olduğudur.”

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89