• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 3 °C

Zaman işliyor…

Ersin Tek

Kafamda bütün geçmişi karıştırarak, elimde olmadan kendi kendime soruyorum: Hangi amaçla dünyaya geldim? Ne için yaşadım? Ne için okudum? Ne için yazdım?

Mutlaka bir amaç vardı. Ama o amacın ne olduğunu çözemedim hâlâ.

Boş, sonu olmayan ve aldatıcı isteklerin çekimine girdim belki.

Belki de yararlı olmak için gönderilmiştim…

Ben’in olumsuz tarafından varlığın hakikatine yakalanan, nihai aşamada göğe çıkmak için inşa ettirdiği kulelerden baş aşağı düşmek mecburiyetinde midir insan? Bir ben’i olduğunu keşfedenler, sürekli tedirginlik içinde mi olurlar?

Oysa çoğu zaman bunları gördüğümü ve kurtulduğumu zannediyorum; yıkımları, acıları, kaybedenleri…

Dünya hiçte göründüğü gibi masum değil. Sanki ölmek için yaşıyoruz. Zamanın azaldığını bildikçe, kabre yaklaştığını hissettikçe, ölümü daha çok düşünüyor insan.

Ve elimde avucumda, hiçbir şey kalmadığını görüyorum dehşetle. Onca yaşanmışlık ve süratle azalan zaman…

Tek bir şeyden eminim: Ruhumun sonsuzluğu. Ruhumsa acı çekiyor, kendini toparlamaya çalışıyor, yeryüzüne dağılmış parçalarını bir araya getirmekle uğraşıyor. Ruhumu tanıdığımı söyleyemiyorum. Kaçıyor benden ruhum.

Ve rüyalarım. Yeryüzü zindanları içinde, beni ötelere taşıyan, buraya ait olmadığımı hatırlatan rüyalarım. Son zamanlarda hiç uhrevi rüyalar görmediğimi fark ettim. Sonra bir kaybolmuşluk, o meşum aldatılmışlık hissi. Acilen ruhumun rüyasını yorumlayacak bir tabirci bulmalıyım. Ama nerede?

Bir ölümlü olmak için mi geldim dünyaya? Yaşamımın gidişatını, yönünü kökten değiştirebilir miyim?

Bütün çıkışlar kapalı. Fazla uzağa gidemem. Her yerden görünüyorum. Gözetim altındayım. En zor anlar, gözaltında olduğumu unuttuğum zamanlar. Yetmiyor zaman, ölümsüz düşler görmeye. Daha doğrusu, müsaade etmiyor.  Bütün nefesler, ölümlü bedenimi, fani varlığımı terk ediyor, değişen libaslarından kurtuluyor. Bir yılanın deri değiştirmesi gibi…

Bir gün gelir, yılanın değiştireceği derisi kalmaz. Vakti dolduğu için değil, zamanı bittiğinden değil; içeride deri olacak hiçbir şey kalmamıştır. Kıkırdaksı kemik dokusunu da kullanmıştır, onlar da bitmiştir. İşte, o zaman yılan ölümsüzlüğü yakalamıştır. Yılan gibi benim de bu fani geçici dünyada ölümsüzlüğü yakalamam için, bütün arizi unsurlardan kurtulmam gerekiyor. Ama nasıl?

Sürekli temel bozuk dedik, sistem çarpık dedik, eğitim yanlış dedik, siyaset yalan dedik, eğitimcilerimiz bu işi para için yapıyor dedik, siyasetçilerimiz yalancı dedik. Birşeyleri kendimize bahane kıldık. O halde bu işin doğrusu ve çözümü ne?

Birey olmak isteyen, özgürlüğünü ve özgünlüğünü kazanmak isteyen her insan, kendi göbek bağını kesebilecek yeterliliğe erişebilir mi? Bu çarpık sistemde ve yozlaşmış değerlerin hâkim olduğu toplumda, aklın yolunu bulmak ve karakterini sağlam bir zemine oturtmak için uygun bir araç ve daha uygun bir yöntem(eğitim-siyaset) var mıdır?

Ben, ruhumu kurumsal eğitim/siyaset prangasından kurtararak özünü özgürleştirip gerçek hayat paradigmalarını keşfetmek isteyenlere katılmak istiyorum. Ama nasıl yapacağım?

Bilmiyorum.

Çevremdekilerden ve hatta bazen kendimden bile şikâyetçiyim! Neden anlamak için değil de, tüketmek için yaşıyoruz diye? Nasıl anlayarak yaşamanın yolunu bulabilirim? Anlamak mı yaşamayı doğurur? Yaşamak mı anlamayı? Kafam karışık…

Hep tutunamayanları oynayanlar, nasıl tutunamadığını öğrenir? Bunun için ne yapmalı? Tutunmak için bir iş, bir eş, bir dal aramak zorunda mıdır kişi? Ya da bir çözüm müdür bunlar? Neden hep birilerine güvenme ihtiyacı hissediyoruz? Ve her şeyin sonunda acı çekiyoruz, bu mudur güvenmenin, elini uzatmanın karşılığı?

Her geçen gün daha çok ölü muhabbetler yaptığımı fark ediyorum. Çevremdekiler yüzünden hayatıma hâkim olan unsur; bana ait olmayan, sanal, boş, gereksiz, tek tip düşünceler, ideolojik yobazlıklar, ötekileştirmeler ve ancak lafı olmayan kişilerin söyleyebilecekleri, yapabilecekleri şeyler. Oysa hiçbir biri sarmıyor beni, ne yakından ne uzaktan. Hiçbiri bağlamıyor. Nasıl çıkabilirim bu çarkın içinden?

Üniversite yıllarımda, fazlasıyla kendime yoğunlaşmıştım, kendimi ötekilerden koparmıştım, olabildiğince yalnızlaştırmıştım. Öğrenmekten ve kendimi oyalamaktan başka bir şey bilmiyordum. Ne bulursam okuyor ve her fırsatta duvardaki ölüm saatimi unutmak yerine, daha çok hatırlıyordum. Ama şimdi her şey yetersiz kalıyor, canlılık yok, kendini hissetme yok, mutluluk adına hiçbir şey yok bende? Acaba niçin? Bir duraklama mı? Yoksa bir normalleşme mi?

Enerjimi dağıtmak değil, tek noktada toplamaktır istediğim. Ama yapamıyorum? Üretkenlik adına bir şey yapayım derken, bir bakıyorum benden çok şey gitmiş bile, kayıp çok... Bir zamanlama meselesi midir her şey? Neden doğru zaman benim için de geçerli olmuyor, denk gelmiyor?

Şu günlerde tüm toplumsal olayları inceliyorum, gündeme bakıyorum, haberleri izliyorum, gazete okuyorum, insanları dinliyorum, savaşı yaşıyorum, ölümle yüzleşiyorum; görünen sadece sürekli bir kavga, gürültü, patırtı ve ezberden ibaret…

Toplumların hali, bireylerin hali perişan bir durumda… Haksız mıyım? Herkesin ağzında bir komplo, bir slogan, bir yalan, bir çözüm ve bir de çözümsüzlük var. İnsanlığın, birlikteliğin, kardeşlik düşlerinin sonu hüsranla-kanla bitmek zorunda mıdır?

Egemen paradigmanın sürüleştirdikleri çoğunlukları görüyorum her yerde. Acaba egemen paradigmanın kapsama alanı her zaman için bu kadar çok geniş, güçlü ve acımasız mıydı? Egemen ideolojinin cazibesine kapılanlarla, siyasi, tek tip, ötekileştirici söylemlere aşırı tapanlarla nasıl birlikte yaşanabilir? Sıkıldım bu sürülerden. Bu ruh halimin gidişatı ne olacak, nerde bitecek bu azap?

Toplumun şekilselliğinin farkına varmış ve bu gerçeği kendi hedefleri doğrultusunda kullananların dediği her zaman baskın ve geçerli olmak zorunda mıdır? Kişi/toplum kendisine karşıt geliştirdiği düşünce ve duyguları nasıl çözümleyebilir? Bu çözümleme sonunda kendi özgürlüğüne kavuşabilir mi insan?

Sonu gelmeyen soruların ve bilinmezliklerin girdabında sürükleniyorum. Başlangıçtaki kayıpları azaltabilmem zor. Zaman işliyor; öyle acımasız, öyle kırık, öyle yalnız, öyle derin…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89