• BIST 89.764
  • Altın 145,200
  • Dolar 3,6300
  • Euro 3,9131
  • İstanbul 11 °C
  • Diyarbakır 14 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 20 °C
  • Berlin 7 °C

"Yüz Yıllık Ah" hepimizin ahıdır hâlâ!

Roşan Lezgîn

"Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915 Diyarbekir" (İBV Yayınları, İstanbul, 2015) adlı kitap, bir proje çalışması olarak Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç tarafından kaleme alınmış. On altı bölümden oluşan kitapta, 1915 Ermeni katliamı-tehcirini konu alarak Diyarbekir özelinde, 1915'in kolektif hafızasını ortaya çıkarmaya, kuşaklararası aktarım ve sessizleştirme süreçlerini anlamaya ve 1915'in şimdide nasıl kurulduğuna, anlaşıldığına, anlatıldığına ve gerekçelendirildiğine odaklanmaya çalışılmış. Kitapta, ağırlıklı olarak Kürtlerin 1915'e dair hafızasından beslenmeye çalışılırken güncel Kürt edebiyatından da yararlanılmış. Sırf Ermeni nüfusun çürütülmesi için devlet tarafından Musul valiliğinden Diyarbekir'e atanan Çerkez Dr. Reşit'in soykırım planını kendi sahasında nasıl uyguladığı, yine Kürtlerle Ermeniler arasında bir toplumsal kurum olarak "kirveliği" anlatan başka önemli bölümler de var kitapta.

Yüz yıl önce neler olup bittiğini, aramızdan çokça insanın aile büyüklerinden duyarak hafızasında canlı tuttuğu birçok anlatım var kitapta. Bu açıdan, okunması gereken gerçekten önemli bir kaynak kitaptır. Ama bir kitap okuru olarak şunu da söyleyeyim, önceleri kitap okurken genelde olduğu gibi inanırdım anlatılanlara. Hatta edebi kitapları okurken, anlatılanların gerçek yaşanmış şeyler olduğunu kabul ederdim hep. Ama zamanla kitaplarda anlatılan her bilgiye ihtiyatlı yaklaşmam gerektiğini öğrendim. Hatta birçok kitapta, makalede dipnotlarla belirtilen alıntıları bile imkan dahilinde orijinal kaynaklarla karşılaştırmaya çalışıyorum artık.

Elbette bu kitabı okurken de, ihtiyatlı ve sorgulayıcı bir şekilde anlatılanlara farklı açılardan bakmaya çalıştım. Kitapta aktarılan bilgilerin önemli bir kısmı sözlü tarih anlatılarından, yorumlardan oluştuğu için, gerek yazarlar gerekse anlatıcıların ne kadar objektif kalabildikleri konusunda ister istemez soru işaretleri takıldı zihnime. Mesela, kitabın "Soykırımın Toplumsal Örgütlenmesinde Aktörler - II, Diyarbakır Taşrasının İleri Gelenleri" başlıklı 10. bölümde, 1915 Ermeni Katliamı'nda, şehir merkezindeki eşraf dışında, taşradaki elit tabakanın rolü irdelenirken, kimi yerde, sanki yazarlar önkabul ile hareket ediyorlar şeklinde düşünmekten kendimi alamadım. Aslında konuyu birlikte düşünmemiz için kitabın 240. sayfası ve devamındaki  anlatımları olduğu gibi aktarayım önce:

300.jpg"Sahada yaptığımız görüşmelerde Eğil beyleriyle aynı kökenden gelen kişilerle de görüştük. Bu kişilerden biri olan Hayri, elinde Eğil beylerine ait Arapça bir şecere olduğunu söylüyor. Eğil beylerinin tarihine dair uzun bir değerlendirme yapıyor. 1750'li yıllarda beyliğin içinde ikilik çıktığını, bundan faydalanmak isteyen Osmanlı devletinin aradaki çelişkileri körüklediğini ve sonuçta beyliğin zayıf düştüğünü belirtiyor. Soykırım sırasında dört beş yaşlarında olan babasının Eğil'den kafilelerin Ergani'ye doğru gidişine bir anısını aktarıyor. Kendisine 1915'te Eğil beylerinin nasıl tavır takındıklarını soruyoruz. Hayri sorumuz karşısında savunmacı bir pozisyon alıyor. Beylerin 'kesinlikle tehcire katılmadığını,' söyleyen görüşmecimiz, savunmasını iki temel üzerine inşa ediyor. İlk argümanı, 1915 yılında beyliğin sadece isim olarak var olduğunu, bir yerel otorite, güç olarak beylerden bahsetmenin imkansız olduğunu, dolayısıyla rol oynamasının mümkün olmadığı yönündedir. Hayri'ye göre, tehcire ve soykırıma ortak olmadıklarının ikinci göstergesi ise kurtarılan Ermeni çocuklarıdır. Eğil beyleri birçok Ermeni çocuğunu saklayarak kurtarmışladır, bu sebeple tehcire ortak olmalarından bahsetmek söz konusu değildir:

'Eğil'in Kürtleri, 1915'te kesinlikle aktif olarak Ermeni tehcirine katılmamıştır. Hayır, kesinlikle katılmamıştır. Hatta ellerinden geldiği kadar Ermenileri korumaya çalışmışlardır. Ermeni çocuklarının korunması buna güzel örnektir. Aralarında herhangi bir çatışma, hoşnutsuzluk olmamıştır.'

Görüşmemizin bir yerinde Hayri, Ermeni çocukların Eğil beyleri tarafından kurtarıldığını söylüyor. Bugün Eğil'de 20 ile 30 arasında Müslümanlaşmış aile olduğunu, bunların da Eğil beyleri tarafından kurtarılan çocuklardan oluştuğunu belirtiyor. Hayri, Ermeni çocuklarını kurtarmanın katliam dışında kalmanın, katliama iştirak etmemenin bir göstergesi olduğunu düşünüyor. Oysa kurtulma hikayelerini anlattığımız bölüme bakılacak olursa birçok örnekte görülecektir ki, aynı kişi hem cellat hem de kurtarıcı olabilmektedirDoğrusal bir ilişki kurup, 'çocukları saklayanlar katliama ortak olmamıştır,' diyemeyiz. Görüşmecimize Ermenilerin mal ve mülklerinin ne olduğunu soruyoruz. İlk anda aslında Eğil'in bütün arazilerinin Çaldıran Savaşı'ndan sonra Osmanlı devleti tarafından resmen tanınan hükümete (Kürt hükümeti), yani burayı yöneten Eğil beylerine bırakıldığını söylüyor. Osmanlı padişahı II. Mahmut zamanında bunun ne kadar değişikliğe uğradığını bilmediğini söyleyen görüşmecimiz, Eğil'de Ermenilerin arazi sahibi olup olmadığını bilmediğini ima ediyor. Ama ardından Ermeni mallarına el konulduğunu, Eğilli herhangi birinin el koymuş olabileceğini söylüyor. Lakin Eğil beylerinin mallara el koyup koymadığı konusunda bir şey söylemiyor:

'Ermenilerin topraklarına el konulmuştur. Ahmet gitmiştir, Hüseyin gitmiştir, Veli gitmiştir. Benim Ermeni dönmesi arkadaşlarım var İstanbul'da. Bu arkadaşlarımla konuştuğumuzda Eğil'e gitmeden önce sağ taraftaki bir sürü tarlanın onların olduğunu söylemişlerdi.'

Eğil'de yaptığımız bir başka görüşmede, bu anlatılanların tam tersi yönde bir hikaye dinliyoruz. Sabahattin, İttihat ve Terakki'nin Eğil beylerinin de desteğini alarak katliamı gerçekleştirdiğini söylüyor. Beylerin bizzat kendilerinin iştirak etmediğini, oturdukları yerden piyonlarını harekete geçirerek katliamlarını yönlendirdiğini, kendilerinin saf ve temiz oldukları imajını yarattığını, hizmetkarları, uşakları ya da Cendirmeyên Bejikler vasıtasıyla perde arkasından yönlendirdiğini anlatıyor.

'Şimdi İttihat ve Terakki Eğil'de biraz da beyliğin desteğini alarak -yani Osmanlı döneminde Abbasilerden sonra sancaktarlık yapan bir yapı- onları da devreye sokarak [gerçekleştiriyor]. Ama ben her zaman şunu söylüyorum: Mîrekler (beyler), komutanlık görevi yaparlar, asildirler, yerlerinde oturarak kendi piyonlarını harekete geçirirler. Ama kendileri saf görünmelidirler, sanki o işin yoklarmış gibi davranmalılar, öyle bir imaj yaratırlar. Bu sistematik bir şekilde devam eder, nitekim günümüzde de böyledir. Onlar makamlarında otururlar, altlarında bulunan hizmetkarları ya da uşakları diyelim, sisteme adapte olmuş 'eskerê bejik'leri, bugün olduğu gibi, korucuları vardır. Bunları harekete geçiriyor ve 1920'de Eğil'de katliamlara katılıyorlar.'

Görüşmecimiz burada Ermeni soykırımının tarihini 1920 olarak hatırlıyorFakat beyler hakkında söylediklerini Diyarbakır'ın farklı ilçelerinde de dinliyoruz. Gerek taşradaki beyler, gerekse Müslüman şehir eşrafındaki beyler hakkında şu tarz ifadeleri çok dinledik: 'Beyler gidip kendileri kesmemiş, öldürmemiştir ama halkı yönlendirmiştir, kendi adamlarını, etkisi altındaki kişileri yönlendirmiştir, onlar vasıtasıyla Ermenileri kesmiştir, sonra da mallara mülklere el koymuşlardır.' Halk arasındaki genel kanı bu yöndeydi. Sabahattin, görüşmenin devamında geçmişte Ermenilerin yaşadığı köylerin bugün beylerin elinde olduğunu söylüyor. Elbette bunu söylerken katliama katılmakla mallara el koymak arasında doğrusal bir ilişki kuruyor:

'Mesela Şavelyan, Eğildeki kilisenin aynısı şu anda Şavelyan'da mevcut. Oranın kime ait olduğu belli. Peki, bugün kimin elinde? Beylerin elinde, Mussan kimin elinde? Talabyan kimin elinde? Eğil'in çevresindeki verimli toprağı kendi aralarında paylaşmıştır.'" (s. 240-242)

Kitapta yer alamamış ne tür diyalogların, yazarların edindiği intiba ve izlenimlerin olduğunu okur olarak bilemem, ama Eğil beyleriyle aynı kökenden gelen ve yazarlar tarafından kitapta adı değiştirilerek verilen Hayri'nin anlatımlarından yazarların sanki memnun kalmadığı anlaşılıyor. Çünkü yazarlara ait olan "Hayri sorumuz karşısında savunmacı bir pozisyon alıyor." ifadeleri, bir nevi suçlama içeriyor. Şahsen okur olarak Hayri'nin anlatımlarının "savunmacı bir pozisyon"da olduğunu göremedim. Kendince düşüncesini temellendirmeye çalışarak anlatma çabasıdır Hayri'ninki. Ama yazarlar, ona karşı sanki belli bir pozisyonda konumlanmış durumdalar. Çünkü devam eden ifadelerde de "Hayri'ye göre" veya "ima ediyor" tarzı mimlemelerle, okuru, Hayri'in anlatımlarına inanmamasını istiyorlar. Hayri'nin doğruyu ikrar etmediğine okuru ikna etmek için "Oysa kurtulma hikayelerini anlattığımız bölüme bakılacak olursa birçok örnekte görülecektir ki, aynı kişi hem cellat hem de kurtarıcı olabilmektedirDoğrusal bir ilişki kurup, 'çocukları saklayanlar katliama ortak olmamıştır,' diyemeyiz" şeklinde yargılarda bulunuyor yazarlar.

Niye "çocukları saklayanlar katliama ortak olmamıştır" diyemeyiz?

Sadece kitabın içeriğiyle yetinsek bile, birçok kişi veya aile pekala hem çocukları, kadınları ve erkekleri kurtarmıştır hem de katliamla hiçbir ilgisi olmamıştır. Kaldı ki 1915'de Osmanlı devletinin, valilerinin "Ermeniler yok olmak zorunda. Eğer bir Müslüman bir Hıristiyan'ı korursa; önce evi yakılır, sonra kurtarmaya çalıştığı Hıristiyan gözleri önünde öldürülür ve ardından kendisi ile aile bireyleri de öldürülür" (s. 281) şeklinde fermanları olduğu halde, yine de eğer Kürtler cesaret edip çocukları veya yetişkinleri korumak amacıyla saklamışsa, katliama iştirak etmedikleri kanaati çok daha inandırıcıdır. Kaldı ki diğer görüşmecileri Sabahattin, şu anda Eğil'de "Mevcut yaşayan nüfusun yüzde altmışı Ermeni kökenli "(s. 344) diyor. Demek ki Eğil'de büyük bir Ermeni nüfusu korunmuştur o zaman.

Ermenilerden geri kalan "Eğil'in çevresindeki verimli toprağı kendi aralarında paylaşmış"larsa bile, yine de onların katliama karıştıklarını söyleyemeyiz. Örneğin, katliam döneminde buralarda olmayan ama sonradan devlet tarafından Balkanlar'dan, Kafkasya'dan veya başka yerlerden getirtilerek boşaltılan Ermeni köylerine yerleştirilen çok önemli bir Türk muhacir nüfus vardır. Ermeni mallarına kondukları halde katliamla ilişkileri yoktur onların. Yani daha sonra kimi taşınmaz mülkü bir şekilde tasarrufunu almak ile Ermeni tehcirine karışmak arasında doğrusal bir ilişki olmayabilir.

Yazarlar, Hayri'nin 'Eğil beylerinin katliama karışmadıkları' iddiasını çürütmek için hemen devamında "bu anlatılanların tam tersi yönde bir hikaye dinliyoruz" diyorlar ama okur olarak "tam tersi yönde" herhangi bir hikaye göremedim ben. Sabahattin'in anlattığı şeylerde, Eğil beylerinin katliama iştirak ettiği söylemi yoktur. Katliamın tarihini bile tam olarak bilmeyen Sabahattin, kimi şeyler anlatıyordur ama yazarlar, Sabahattin'in anlatımlarını "İttihat ve Terakki'nin Eğil beylerinin de desteğini alarak katliamı gerçekleştirdiğini söylüyor" şeklinde formüle ediyorlar.

Hayri, kanaatini temellendirmek için iki önemli argümant öne sürmesine karşın, yazarlar, Hayri'yi doğruyu ikrar etmeyen biri olarak okura göstermeye çabalarken, Sabahattin'in anlatımlarının doğru olduğu noktasında destekleyerek "Fakat beyler hakkında söylediklerini Diyarbakır'ın farklı ilçelerinde de dinliyoruz" diyebiliyorlar. Oysa Sabahattin'in ağzında aktardıkları "İttihat ve Terakki Eğil'de biraz da beyliğin desteğini alarak, onları da devreye sokarak [gerçekleştiriyor]" iddiası konusunda ne Sabahattin herhangi bir kanıt öne sürüyor ne de kendileri bir şey anlatıyorlar. Yine, Sabahattin'in "Onlar makamlarında otururlar, altlarında bulunan hizmetkarları ya da uşakları diyelim, sisteme adapte olmuş 'eskerê bejik'leri, bugün olduğu gibi, korucuları vardır. Bunları harekete geçiriyor ve 1920'de Eğil'de katliamlara katılıyorlar" şeklindeki yorumları için de herhangi bir örnek verme talebinde bulunmuyorlar. Hayri'nin ifadeleri için "Hayri'ye göre, ima ediyor" şeklindeki ihtiyatlı yaklaşımları Sabahattin için geçerli olmuyor.

Hayri'nin dediği gibi, 1915'de elbette Eğil'de herhangi bir 'beylik' yoktur, belki bey kökenli aileler vardır. Beylerin sülbünden gelen ve o çevrede hala nüfuzlu kimselerle İttihat ve Terakki'in münasebetleri olmuş mudur? Yazarlar, Sabahattin'in Eğil beylerinin illaki katliama iştirak ettiği noktasında destekleyen düşünceler bulmaya çalışırken, İttihat ve Terakki ile 'Eğil beyliği' arasında geliştiği iddia edilen ilişkinin kanıtlarının neler olduğu konusunda aynı çabayı göstermiyorlar. Kaldı ki katliamı sadece bir örgüt olan İttihad ve Tarakki işlemedi, koskoca bir devlet işledi. İşin başında bölgede devletin birinci derecede amiri olan vali var.

Kitapta Liceli politikacı Tarık Ziya Ekinci'nin (1925 doğumlu) birçok konunda anlatımları aktarılmış. Ekinci, "[Lice'de] sağdan soldan gelenlerle birlikte aşağı yukarı 50-60 hanelik bir Ermeni ailesi vardı benim çocukluğumda." (s. 351) diyor. Liceli yazar Amed Tigris de "1960'lı yılların başında hala Lice'deki on iki mahalleden birsinin Ermenilere ait olduğu"nu (s. 353) söylüyor. Tarık Ziya Ekinci, aynı yerdeki konuşmasını şöyle sürdürüyor: "Ama daha sonra bunların hepsi gittiler. Ezildiler, horlandılar, özellikle köydekiler çok zahmet geçiyorlardı [çekiyorlardı?]" şeklinde devam ediyor. 1915'ten sonra Lice'de Hıristiyan ve Ermeni olarak yoğun bir nüfusun kaldığını, 6 Eylül 1975 büyük depremine kadar çoğunun Lice'de yaşadığını, en son 1993'te Lice boşaltılınca Hıristiyan ve Ermeni olarak kalan ailelerin de mecburen Kürt nüfusla birlikte göç ettiğini biliyoruz. Ama Ekinci'nin "Ezildiler, horlandılar, özellikle köydekiler çok zahmet geçiyorlardı [çekiyorlardı?]" sözleriyle, hâlâ klasik Lice eşrafı edasıyla köylüleri (gundî) suçlamasını yadırgadım doğrusu. Keşke yazarlar, Tarık Ziya Ekinci'ye "hangi köylerde?" diye sorsalardı. Ama ne yazık ki Lice köylerinde 1915'ten sonra Hıristiyan ve Ermeni olarak kalanlar olmamıştır; sağda solda tek tük kalan olmuşsa da Lice merkeze yerleşmiş. Köylerde kalanlar, Müslümanlaşmış bavfileh olanlardı ve hala vardırlar. Bunlardan hiç kimse göç etmemiş çünkü köylüler tarafından herhangi bir ezilmeyehorlanmaya maruz kalmamışlardır. Kitapta adı değiştirilerek verilen "ilçede ünlü bey ailelerinden birisine mensup olan Fahriye", 1915'den sonra Lice'de Hıristiyan olarak kalan Ermeni nüfusun nerede "çok zahmet çektikleri, ezildikleri, horlandıkları" konusunda anlatımları Tarık Ziya Ekinci'nin tam tersidir: "Şimdi ben ilkokul birinci sınıfı Lice'de okudum, 1941'di zannedersem. Ermeni çocukları vardı, bizim Kürt çocukları onlara çok hakaret ediyorlardı. Dövüyorlardı, alay ediyorlardı. Xaço Paço, ne desen…" (s. 353) diyor.

Kitapla ilgili değil de genel olarak ifade etmek istiyorum. 1915 olayları anlatılırken, tartışılırken " Ermeni katliamında Kürtler" veya "Ermeni katliamında Kürtlerin rolü" şeklinde ifadelerle bilerek veya bilmeyerek "Kürtler" topyekun olaya dahil edilir. Oysa Kürtler, devletsiz ve örgütsüz bir millet olarak farklı toplumsal ve dinsel gruplarıyla iki büyük devletin hükümranlığı altından yaşıyordular. Yaşadıkları çok geniş coğrafyaya, yani Kürdistan topraklarının tümüne baktığımızda, Kürdistan'ın sadece az bir kısmında Kürtler Ermenilerle beraberdi. Bu kısımda da, olayda, Türk devleti tarafından kullanılmış kimi ferdler vardır sadece. Sözgelimi, Raman aşiretinden daha önce zaten kriminal durumda olan, Vali Dr. Reşit tarafından davet edilerek, ikna edilerek olayda kullanılmış ve daha sonra da bertaraf edilmiş sadece iki bireyden söz edilir. Ferdi olarak kullanılan Kürtler bile kendiliğinden, gönüllü olarak, karar vererek değil, devletin dayatması, zorlaması veya ikna emesi sonucu karışmışlardır olaya. Yani devletle hareket eden Kürt yoktur. Örneğin "Hepimiz toplanmıştık ve asker köye geldiğinde tüm köylüleri topladılar ve herkes çevresindekini öldürsün diye emrettiler" (s. 288) diyor görüşmeci. "Askerler onları bir eve toplayıp hepsini ateşe vermişler." (s. 289) diyor. "Oranın ileri gelenlerinden biri geliyor ve dedemi kolundan tutup 'komutanım bunu bana vermez misin, çoban edeyim?' Komutan da al götür diyor." (s. 295) Kürdün elinden gelse bütün kafileyi kurtarır ama "çoban edeyim" bahanesiyle ancak bir tanesini Türk komutanın elinden kurtarabiliyor.  

Diyarbekir ve civarındaki katliamlarda Çerkez olan Vali Dr. Reşit Bey'in kendisi ve emrindeki Çerkezlerden oluşan özel birliğin, çok aktif rolleri söz konusudur. Yine eğer araştırılsa, daha başka birçok bölgede de, devletle hareket eden Çerkezlerin rolü ihtimal dahilindedir. Ama bu mesele tartışılırken hiçbir yerde "Ermeni katliamında Çerkezlerin rolü" veya "Çerkezler" şeklinde bir ifadeye rastlamıyoruz.

Osmanlı Türk devleti aklı, "Türk milli çıkarları adına", "Türklük adına" gayrı Müslim nüfusun ortadan kaldırılmasını düşündü, planladı ve uyguladı. İşe hemen İstanbul'dan başlandı ve birçok merkezde Diyarbekir'den çok daha fazla acılar yaşatıldı. Ermeni genç erkek nüfusundan yol yapımında, inşaatlarda kullanılmak üzere "amele taburları" oluşturuldu önce, ve bunlar buhar edildi; akıbetleri konusunda hiçbir şey bilinmiyor, dolayısıyla tartışmalarda, yazılanlarda söz konusu edilmiyor. Daha sonra, Ermeni toplumunun ileri gelenleri çeşitli yöntemlerle tutuklandı ve bir şekilde bertaraf edildi. Geri kalan nüfusun çürütülmesi de yine direkt 'askerler tarafından' yapılmış. Ama konu tartışılırken, bırakınız "Türkler"den veya "Türk devletin"den, "Türk askerinden" sadece "İttihat ve Terakki" örgütünden söz edilir genelde. Örneğin, kitapta adı geçen görüşmeci Sabahattin bile "İttihat ve Terakki Eğil'de biraz da beyliğin desteğini alarak onları da devreye sokarak gerçekleştiriyor." diyor. Hatta çoğu tartışmacı, failleri daha da daraltarak, işte Talat, Enver ve Cemal Paşalar gibi birkaç üst düzey yöneticinin adını öne sürüyor. Mekan olarak da, İstanbul'dan Adana ve Haleb'e kadar, Anadolu'daki birçok ilde, doğu tarafında; işte Sivas, Erzincan, Erzurum Kars'a kadar, Elazığ ve Malatya'da, Serhad bölgesinde; Muş'ta, Van'da çok önemli olaylar olmasına rağmen, 1915'le  ilgili çalışmalarda genelde hep Diyarbekir en başa, merkeze alınır.

Sonuç olarak tekrar kitaba dönersek eğer, büyük bir emekle çok önemli bilgilerin derlendiği ve aktarıldığı, okunması gereken bir çalışmadır "Yüz Yıllık Ah!" Bu ah hepimizin dinmeyen, şuan devam eden ahıdır. Dolayısıyla bu tür çalışmaların, yani sözlü tarih derlemelerinin Kürtler için de yapılmasını, örneğin 1925 harbi, Agirî kalkışması ve Zîlan katliamı, Koçgîrî ve daha sonra Dêrsim tertelesi, özellikle de son otuz yılda gelişen ve çok geniş bir coğrafyada Kürtler açısından çok yıkıcı, altüst edici sonuçları beraberinde getiren "kirli savaşın" da bu şekilde her boyutuyla irdelenmesi dileğiyle.

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89