• BIST 97.898
  • Altın 145,728
  • Dolar 3,5767
  • Euro 4,0006
  • İstanbul 23 °C
  • Diyarbakır 33 °C
  • Ankara 21 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 28 °C

Yürüyerek barış yazmak

Cihan Aktaş

Sadece ve sadece yürüyerek kendini teselli edebildiği anları vardır insanın. Kandırıcı bir şeyler sunması gerekmiyor gidilen yolun, bir mucize de yok; manzara değişirken başka ihtimallerin cümlelerine sürüklüyor.

Yürümeye Övgü
kitabının yazarı David Le Breton’un, kitabında yer verdiği yürümek üzerine sayısız tanımdan biri, şöyle: “Sadece yaşanan ânı hissettiren bir iç zenginliğine ulaşma yoluyla geçici kendini bırakma.”

Bazen de en zor yürüyüşe insan iç zenginliği başka türlüsüne izin vermediği için çıkıyor. Güncel örnek, Halil Savda’nın Roboski’den Ankara’ya yürüyüşü. Bu işin silahla yürümeyeceğini, silahın silahı çağırdığını, süren savaş tezgâhının kurbanlara ve yaslı kitlelere ulaşmayan karanlık yanları olduğunu gören herkes gibi, barış için daha fazla gayret sarfedilmesi gerektiğine inanıyor Savda. Böyleyken toplumun art niyetten yoksun, yürekli insanları hep birlikte barışı çağırmanın daha etkili yollarını niye üretemiyor? Yürümeye üşeniyorsanız, yolda da gözünüz olmuyor. Bir o taraftan ölüyor bir bu taraftan, hatta kendini sadece kendi yüreğinin, imanının tarafında ilan edenler de ölmeye devam ediyor.

Eski Yunanlıların bir kimseyi doğru dürüst adamdan sayması için ya iyi yazı yazması gerekirmiş, ya da iyi yüzmesi... Yürüyüşe büyük anlam atfetmede, genellikle fiziksel etkinliklere vakit ayırma konusunda pek hevesli olmayan yazar kesimi ön saflarda yer alıyor gibi geliyor bana. Yazının alanını daraltacak kadar zorlu bir fiziksel çaba istemiyor yürüyüş, üstelik pekâlâ hem yürüyüp hem de düşünebilir insan, hem yürüyüp hem bir kurgunun ana hatlarını zihninde eleyip dokuyabilir. Masa başında konusuna yoğunlaşarak donup kalmaya eğilimli yazar kadar, çıkmaza girmeye hazır kurguya birarada nefes aldırmanın yolunu arayan yazar için de yürüyüş bir hâl çaresi.

Oysa muhayyilesiyle dağların zirvelerine ulaşabileceğini düşünürüz yazarın... Ancak, hayır, yaşadığını daha farklı, derin bir boyutla duyumsamanın bir yolu ise yazarlık, sokaklar, parklardaki yürüyüş parkurları, vahşi doğa yürüyüşlerinin patikaları bir yere kadar mümkün kılıyor kelimelerin sağlamasını ve kendini ana caddelere olduğu kadar otoyollara da vurmaya koyuluyor masa başı işçisi. İdeal metine ulaşırken hafiflemenin açıklaması yürüyüş yolundan geçiyor, sahneler değişirken cümleler de bir o tarafa kıvrılıyor, bir bu dönemece açılıyor... Huzursuz Bacak’ın İstanbul’u yürüyerek yeniden kendine ait kılmaya çalışan kahramanı Ömer Faruk, “Beni Kaybeden Sokaklar”ın, sevdiği şehrin sokaklarını adımlarıyla damgalayarak kendini yurtdışına gitmekten vazgeçirmeye çalışan başörtülü doktoru... Yürüyerek sevdiğine ulaşmaya çalışan Mecnun, yürüyerek Kâbe’ye varmayı arzulayan menkıbe karıncası... İdealistin, ütopya sahibinin yürüyüşü, Sevgi Soysal’ın sınırlar aşan Ela’sı ya da... Ve tabii, ancak bir peri masalı için mümkün olacak saflıktaki bir planın vahşi cıngılları andıran yollarına düşen gözüpek masal kızı Bacca... “Çöldeki Alev Kuşunun Rehberliğinde Zorlu Yürüyüş” başka nasıl tuvale yerleşir ve günün birinde bir bakışla, cümleyle hayata karışır...

Haruki Murakami
yürümekle yetinmedi, koşarak yazı disiplinini güçlendirmeye çalıştı. Zor cümle zor kurgu dağların arkasında sanki; o yüzden de her metin eksik olmaya mahkûm.

Nereye kadar esneyebilir ki metnin sınırları... Yazar, metnine haksızlık olmasın diye yürürken, kimisi de yürüyerek tarih yazıyor.

Halil Savda
’nın ayak parmakları patladı yürüdüğü yolda, Kızıltepe Devlet Hastanesi’nde tedavi gördü. Savda’nın yürüyüşü bir açıdan Veysel Karani hissiyatıyla Kâbe yollarına düşen Bosnalı yazar Senad Hacic’in azmini hatırlatıyor: Yaşanmış büyük acıya saplanıp kalmak yerine, bu acının kaynaklarını şefkat ve merhametle kurutma azmi bu. İnsanı aynı zamanda kendini yeniden doğurmaya götürmez mi böyle bir yolculuk... Büyük, çileli, içtenlikli bir kurgunun yazarını olgunlaştırması gibi... Ünlü hadisi bilirsiniz. Hiçbir şey yapamayan, yerde önüne gelen çöpü kaldırsın. Savda bunun çok ötesine geçip, barışa sağır kulaklara barış gönüllülerinin ayak seslerini duyurmanın yoluna düştü.

Kendisiyle telefonla konuştum geçtiğimiz cumartesi günü. Urfa’dan Antep’e doğru ilerliyordu yol arkadaşlarıyla. Yolun çeşitli aşamalarında kendisine katılanlar oluyor ve doğrusu, her şey düşündüğünden iyi gidiyor. Gördüğü ilgi umduğunun üzerinde. PKK tarafından kaçırılan askerlerin aileleri de, çocukları dağda olan aileler de barış niyeti ve umudu adına selamlıyor onu. Sürekli ya da geçici olarak eşlik etmek üzere yürüyüşüne katılanlar eksik olmuyor. İşkencede can verenlerin, askerde ya da dağda vurulanların hikâyeleriyle yüreği daralsa da yol boyu, barış adına yürümenin, kendisine katılanlarla birlikte attıkları adımların barışı hazırladığına güvenmenin güzel bir duygu olduğunu dile getiriyor. Yol sürprizleri ve sıcak hava nedeniyle, 10 ekim olarak belirlediği Ankara’ya varış tarihi 25 ekime kadar uzayabilir. Olsun. Maksat zaten yolda hâsıl oluyor.

Ankara’da hak ettiği kadar hoş bir karşılama görür Savda, dilerim.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89