• BIST 97.380
  • Altın 144,344
  • Dolar 3,5577
  • Euro 3,9738
  • İstanbul 18 °C
  • Diyarbakır 31 °C
  • Ankara 20 °C
  • İzmir 23 °C
  • Berlin 19 °C

Yükseklerden inmeyen iflas bayrağı

Ferda Çetin

Türk devleti, AKP eliyle dış politikada yeniden vizyon(!) değişikliğine gidiyor.

Öncesini bir yana bırakırsak dış politikada, son üç yılda, sayısını unuttuğumuz keskin "U" dönüşünden Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun, Yalçın Akdoğan’ın başı dönüyordur artık.

Irak’la, İran’la, Suriye ile bozulan ilişkileri yeniden eski düzeyine kavuşturma telaşı başladı.

AKP iktidarının başlangıcından, 2009 yılına kadarki politikası, "komşularla sıfır sorun", "kazan kazan" politikasıydı. Konuşmalar, açıklamalar hep bu yöndeydi. Türkiye Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de dış politika "tecrübesi" ile katılıyordu bu "yeni" dış politikaya.

Abdullah Gül, 5 Ocak 2011 tarihinde, üçüncü büyükelçiler toplantısında şöyle diyordu; "Önümüzdeki on yıl yeni bir uluslararası güç dengesinin parametrelerinin oluşumuna tanıklık edecektir, bu dönüşüm sürecinin dinamiklerini iyi irdeleyen, ivme kazanan, bu tarih akışında isabetli tahminleri yapabilen ve buna göre inisiyatif alabilen ülkeler, önümüzdeki on yıllarda uluslararası ilişkileri yönlendirecek, bunu yapmayan ülkeler ise bu hızlanan tarih akışının dışında kalacaklardır".

Türkiye Dışişleri Bakanı Davutoğlu ise 30 Aralık 2011 tarihinde yapılan 4. büyükelçiler konferansında, Türkiye’nin artık eskisi gibi, büyük güçlerin oluşturduğu politikaların eklentisi değil aktörü olacağını, bu konuda gerekirse risk alınacağını belirterek, "artık bize tercih empoze etme dönemi bitmiştir" diyordu.

Gül’ün ve Davutoğlu’nun bu sözlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Bu iddialı söylemin tam aksi yönde bir gelişme ile Türk dış politikası tüm dönemlerin en kişiliksiz, en güvenilmez, en istikrarsız ve itibarsız dönemini yaşadı. Türk devleti Ortadoğu’da, Kafkasya’da ve Balkanlar'da ne inisiyatif alabildi, ne ‘aktör’ olabildi, ne risk aldı, ne de kişilikli bir dış politika çizgisi izleyebildi.

Çünkü Gül’ün konuşmasının özü, dünyanın ve Ortadoğu’nun yeniden paylaşıldığı bir süreçte, emperyal güçlerin yanında aktif bir rol üstlenerek, çıkar elde etme cingözlüğünden başka bir şey değildi.

Türkiye’nin son iki yılda Libya, Suriye, İran ve Irak ile ilişkileri ve pratik politikaları şöyle bir algı yarattı: Türk devleti ahde vefa nedir bilmeyen, ilkesiz, çıkarcı ve fırsatçı bir devlet konumundadır. "Hak"tan ve "haklı"dan yana değil, hakim ve güçlüden yanadır.

Türk dış politikasında "vizyon" denilince, insanlar "fırıldak" hatırlıyor.

İşte yine fıldır fıldır.

Neçirvan Barzani Ankara’ya çağrıldı.

Bu görüşmenin içeriğini ve Türkiye’nin beklentilerini tahmin etmek hiç de zor değil. Yeni petrol anlaşmaları yapılırken, bu çıkarları "tehdit eden" büyük tehlikenin PKK ve Rojava devrimi olduğu, bu gücün etkisiz kılınması için işbirliği önerildiği çok açık ve kesin.

İran Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif üç gün önce Türkiye’deydi. Önce Gül, ardından Erdoğan ve Davutoğlu ile görüştü. İran’a karşı konumlandırıldığı şüphe götürmeyen patroit füzeler sorunu aşılmamışken, Türkiye bu görüşmeyi hangi ihtiyaç gereği yaptı?

Çünkü ABD ile İran da dolaylı görüşmelere başladı. "Büyük birader" görüşüyorsa küçüğün de görüşmesi, Gül’ün deyimi ile "isabetli tahmin yapma"nın gereği oluyor.

Türkiye, İran’la bozulan ilişkilerini patroit rampalarını kaldırarak değil; PKK ve PJAK’a karşı ortak mücadele politikası ile örtmeye çalışıyor. Tabi İran yutarsa…

Bu görüşme trafiğinde, Erdoğan Irak Başbakanı Nuri Maliki’yi de Türkiye’ye davet etti. Biliyoruz ki Irak merkezi hükümeti, Bölgesel Kürt Yönetimi ile Türk devleti arasındaki petrol anlaşmalarına şiddetle karşı çıkıyor. Bağdat yönetiminin idama mahkum ettiği ve interpol tarafından aranan eski cumhurbaşkanı yardımcısı Tarık El Haşimi’ye, Türkiye’de ikamet izni verilmesi, Bağdat-Ankara ilişkilerinin bozulmasına neden olmuştu. Daha doğrusu Türk devleti, güncel çıkarlarını Irak’la ilişkilerin bozulmasına tercih etmişti.

Şimdi ilişkileri "düzeltme" ihtiyacı doğdu. Bu ihtiyaç Maliki ve Irak’ın ihtiyacı değil.

Bu "acil ihtiyaç" Erdoğan ve Davutoğlu’nu derin bir bunalımın eşiğine getiren ve her geçen gün şiddeti artan Rojava krizinin sonucu. Rojava’daki Kürtlerin bir statü inşa ediyor olmaları; Türkiye, Suudi Arabistan, Katar’ın desteklediği El Kaide, ÖSO vb. çetelerin YPG güçleri karşısında tutunamamaları ve Rojava’da aldıkları kesin yenilgi.

Tuzu biberi ise Til Koçer kapısı…

Türk devletinin Güney Kürt yönetimi ile ortaklaşa geliştirdikleri kuşatma, kapı kapatma ve ambargo politikasının da iflas etmiş olması.

Gül, Erdoğan, Davutoğlu ve Yalçın Akdoğan’ın Türk dış politikası nereye varacak?

At yarışlarında, topal ve uyuz beygire beşlik basıp milyonlar kazanmak isteyen kumarbazınki nereye varırsa onlarınki de oraya…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89