• BIST 107.792
  • Altın 151,812
  • Dolar 3,7027
  • Euro 4,3496
  • İstanbul 19 °C
  • Diyarbakır 21 °C
  • Ankara 16 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 10 °C

Yeni paradigma ‘daha fazlası’

Nabi Yağcı

16 eylül tarihli Financial Times’da “Erdoğan Araplar ve Batı için çok değerli bir marka” başlığı altında çıkan yorum ilginçti.

“Mısır, en kalabalık ve stratejik açıdan en kritik Arap ülkesi ve yeni devrimlerin kokpiti. Amerika Mısır ordusuna senede 1 milyar 300 milyon dolar yardım ediyor. Obama 2009’da Kahire’de ABD’nin Ortadoğu ve İslam dünyasıyla ilişkilerine dair cesur bir vizyon açıklamıştı. Arada geçen iki yıl ve ABD’nin Filistin üzerinden İsrail’e verdiği kapitülasyonlardan sonra Mısır’da Erdoğan’ın politikalarını onaylayanların yüzde 62, İran lideri Ahmedinejad’ınki 31, Obama’nınki yüzde 3. Bu koşullarda Batı için de NATO üyesi ve Avrupa Birliği adayı Türkiye en iyi seçenek.

Arka arkaya oylarını arttırarak üç seçim kazanan AKP zamanında Türk ekonomisi üç kat, kişi başına milli gelir iki kat büyüdü. Erdoğan, şimdiye kadar hep son sözü söyleyen orduyu dize getirdi. Bu başarı birçok İslamcı Arap’ın yanı sıra liberallere de çekici geliyor. İslamcılık Yeni Arap düzeninin bileşenlerinden biri olacak. Daha önceki rejimlerin baskısı, muhaliflere camiden başka platform bırakmadı. Ama Türk modeli, İslamcılığın çoğulcu bir düzenle sentezini mümkün kılıyor. Türkiye’nin çoğulcu ve modernleştirici Sünni markası AKP başka bir düzene resmen tehdit oluşturuyor ve İran’ın pazar payını yiyip bitiriyor.”

Başbakan’ın Batılı, otoriter olmayan, demokratik laiklik önerisi bence de çok yerinde ve çarpıcı oldu. Diktatörlüğü deviren devrimden sonra kendi demokrasilerinin ‘nasıl’ını arayan Arap halkları için laiklik vurgusu son derece yerindeydi. Zira bu arayışlar içinde “şeriat rejimi” eğilimleri olduğu gibi, Tunus’ta yıkılan totaliter rejimin dayandığı bizdeki Kemalist militan laiklik anlayışına benzer arayışlar da var.

Lakin bize yetmez

Arap dünyasının bize bakışı ile bizim kendimize bakışımız aynı olamaz. Zira bitmiş, mükemmel, yani nihai anlamda “model demokrasi” diye bir şey olamayacağı gibi, demokratik laiklik yalnızca din, inanç alanına ait bir kavram da değildir. Daha önce açarak yazmıştım, o nedenle açmadan yineleyeyim: Laiklik demokrasiyi öncelemez, demokrasi laikliği önceler. Birincisi Batıcı otoriter laiklik anlayışın ürünüdür.

Biz bu Kemalist vesayetçi demokrasi anlayışının belini iki stratejik noktada kırdık.
İlki din ve inanç alanında yani dar anlamda laiklik anlayışında oldu. Bu noktada geriye dönülemez bir mesafe alındı. İslamcı bir gelenekten gelen bir siyasi akımın, bir partinin üç dönemdir iktidar oluşu bu dediğimin kanıtıdır. AK Parti iktidarı seçimle değil de bir darbeyle değiştirilmedikçe kendi ellerimizle inşa etmekte olduğumuz demokrasinin bu kazanımı bu iktidar kaybetse bile geri alınamaz artık. Yani Kemalist laikliğe, daha tam söylersem ‘Kemalist laik devlet’e yeniden dönülemez.

Otoritarizmin belini kırdığımız ikinci nokta ise, ‘Kemalist milli devlet’ anlayışıdır. Açık ve örtük biçimde Türkçülüğe dayalı devlet yani. Her ne kadar bugün savaş tamtamları çalıyor olsa da devletin PKK ile görüştüğü, sorunun çözümünde müzakere yönteminin seçilmiş olduğu açığa çıktığı bugünkü koşullarda etnik temelli monolitik yani tek tipçi, yekpare devlet anlayışı tarihe karışmıştır. Bir iç savaş çıkmadıkça ve bunu takiben demokrasi askıya alınmadıkça, örtük sürmüş olsa da, kesintilere uğrasa da “müzakere” yönteminden geri dönülemez. Ama...

Daha fazlası gerek

Fakat önce ‘fazla’yı “mükemmel” olarak anlamamalı “daha iyisi” diye okumalıyız. Böyle bir bakışa sahip olabilmek için otoritarizmin belinin kırılmasındaki çoğulculuk gün ışığına çıkarılabilmeli. Başka deyişle vesayetçi rejimin çöküşünde hep birlikte oynadığımız rolün ayırtına varabilmek gerek.

Hiç kuşkusuz, yukarıda söylediğim iki kırılma noktasının özgün aktörleri var. Birincisi için İslamcı çevreler ve AK Parti’nin, ikincisi için Kürt özgürlük hareketinin rolleri belirgindir. Fakat eğer demokratik değişimci kamuoylarının yani her birimizin etkin tutum almaları olmasaydı bu sonuçlar doğamazdı. Yalnızca aktörlerin performansı bir filmin başarısı için yetmez. Bu nedenle yukarıda “Biz bu Kemalist vesayetçi demokrasi anlayışının belini iki stratejik noktada kırdık” dedim.

Sözün özü, yeni bir demokrasi için çoğulcu bir dinamizm yaratabildik ama şimdi bu dinamizmi katılımcılık biçimlerini zenginleştirerek katılımcı demokrasiyi kurmak için kullanmak gerekiyor.

Daha fazlasını gerçekleştirebilmek yalnızca aktörlere değil onlarla birlikte katılımcı izleyicilere, bizlere bağlıdır.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89