• BIST 84.023
  • Altın 146,903
  • Dolar 3,7616
  • Euro 4,0431
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara -1 °C
  • İzmir 9 °C
  • Berlin 0 °C

Unutturulmak istenen Said-i Nursi/Kürdi

Emrullah Beytar

1876 yılında Bitlis’in Nurs köyünde dünyaya gelen Said Nursi/Kürdi klasik medrese usulünü çok kısa zamanda bitirmiş, ilminin önemli bir kısmı şahsi çalışmaları ve Kürdistan’daki münazaralara borçludur.

Kürdistan’daki entelektüel canlılık, bir bakıma üstada dar gelmiş olması ve Kürdistan’daki sorunları birinci ağızdan padişaha iletmek amacıyla dönemin ulema ve aydınların merkezi konumunda bulunan İstanbul’a gitmiş ve burada bir süre kalmıştır. Kürdistan’daki sorunların çözümü için mabeyne vermiş olduğu dilekçe onun tımarhane ve hapishaneye girmesine sebep olmuşsa da, o bu talebinden vazgeçmemiştir. Dahiliye Nazırının maaş teklifini, rüşvet ve sus payı olarak nitelendirmiş ve “ben buraya milletim için geldi” diyerek Dahiliye Nazırının bu teklifini reddetmiştir.  

Mutlakiyet, Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde yaşamış olan üstad, Mutlakıyet ve Meşrutiyet dönemlerinde, zamanın siyasi, ekonomik ve toplumsal tartışmalarını yakından takip etmiş ve bunlara katkıda bulunmuştur. Bunun gereği ve neticesi hayatının ilk döneminde siyasi ve entelektüel çevrelerle içli dışlı olmuştur ve o dönemdeki eserlerinde sosyal problemlere ağırlık vermiştir.

Üstad, bu dönemde yazdığı makalelerde imanla özgürlüğü, İslam’ın ilk dönemleriyle meşruti yönetimler arasında doğrudan bir ilişki kurarak sultan Abdulhamid’in istibdadına karşı çıkmıştır.

Çok partili hayata geçişten sonra üstadın siyasete olan bakışında bir nebze yumuşama göstermiştir. CHP’nin totaliter çizgisine karşı özgürlükler lehine bir karşı ağırlık olarak gördüğü DP’yi ehven-ü şer olarak gören üstad, Eski Said dönemindeki meşrutiyet, meclis, anayasa ve meşveret konulu düşüncelerine benzer söylemler üretmiştir.

Üstad, yaşadığı her üç dönemde de din üzerinde siyaset yapmanın tehlikelerine dikkat çekmiş, çoğunluğu müslüman olan bir toplumda İslam’ı sahiplenen ve sembolleştiren bir siyasi hareketin muhtemel zararlarına işaret etmiştir.

Sultan Abdulhamit, din namına devlet ve iktidarı esas alan bir yaklaşımın temsilcisi iken

üstad, dinin hakikati namına bireyi ve adaleti esas alan bir anlayış ve yaklaşımın temsilcisidir

Üstad’a göre İslam’da asıl olan devlet değil bireydir. Üstada göre devlet eksenli bir siyaset anlayışı, çoğunluğun rahatı, devletin bekası, vatanın selameti adına çok zulümlere fetva verdirir. Buna karşılık Kur’an’i adalet, tek bir masumun hayatını ve kanını ‘insanlık nev’inin umumu’ adına da olsa heder ve feda etmeye izin vermemektedir. İlahi adalet fert ile cemaate, şahıs ile tüm insanlığa eşit şekilde bakar. Birey kendi rızasıyla kendi hakkını feda etmediği sürece; onun hakkı devletin, rejimin, cemaatin, toplumun, insanlığın selameti ve bekası adına feda edilemez. Bu anlayışa karşılık Abdulhamid, Muaviye ile başlayan devleti önceleyen yaklaşım ve anlayışın temsilcisi olma yolunu seçmiştir. Politikalarını bu anlayışa göre belirlemiş, sultan olarak devletin bekası onun zihin gündeminin ilk sırasını işgal etmiştir. Üstelik dinin bekasını, devletin bekasına bağladığı için, din adına böyle davranmıştır. Hürriyet, adalet, meşveret gibi ölçülerin tatbikini talep etmek ise bu zihniyet mucibince, devleti, dolaysıyla dini tehlikeye atan bir yaklaşım olarak görülmüştür. 

Üstad, halkın irade ve rızasına dayalı, adaleti ve hukukun üstünlüğünü tesis eden siyasal sistemlere meşruiyet atfettiği düşüncesindeyim.  

Üstadın vefatından sonra bilhassa soğuk savaş döneminde İslami hareketler solculuk karşısında milliyetçi-mukaddesatçı düşüncenin savunucusu milli cephe etrafında yerini almışlardır. Kısacası Nurculuğun sağcılaşarak milliyetçileştirilmesi soğuk savaş döneminin bir ürünüdür. Bu milliyetçi-mukaddesatçı çizgi Nurcuların devletle olan ilişkilerini yumuşattığı gibi önemli bir kısmı 1980 askeri darbesine ve bunun neticesinde hazırlanan 1982 anayasasına açıktan destek dahi vermişlerdir.

Üstadın vefatından hemen sonra derin mihraklar/komiteler üstadın unutturulmasına karar vermiş ve buna uygun politikalarda geliştirmişlerdi. Önce cansız bedenini çalıp daha sonraki dönemlerde onun muhalif kimliğini, ezilenden ve ötekileştirilmiş kişilerden yana göstermiş olduğu tavır ve ileri sürdüğü düşüncelerini yok etmek istediler. Risale-i Nur Külliyatının içini boşaltma ve sadeleştirme çalışmaları, üstadı rejimle ve Atatürk ile barıştırma gayretleri bu sürecinin birer parametresi olarak kurgulanmış ve hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ancak kaderin adaleti, beşerin bu zulmüne mani olmuş ve bu sinsi projelerin mahiyetlerinin geçte olsa anlaşılmasına zemin hazırlamıştır. 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89