• BIST 89.955
  • Altın 145,546
  • Dolar 3,5984
  • Euro 3,9105
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 14 °C
  • Berlin 7 °C

Uludere’deki ‘hakaret’in filmi...

Alper Görmüş

Ümit Kıvanç’ın Roboski için bir filmini, Ağlama anne güzel yerdeyimi izledim...

Vicdan ve vicdansızlık üzerine bir film bu: Katliamdan birkaç gün sonrasına rastlayan yılbaşı eğlencelerinin televizyon ekranlarından taşan seslerinin, Roboski’den ev içi görüntüleriyle mezarlık ziyareti görüntülerinin üzerine bindirildiği bölümler, kelimenin gerçek anlamıyla tahammülfersâ...

Bitişikte, “31 Aralık 2011 gecesinin utancı” başlıklı yazıda, o görüntüleri gözünüzde canlandırmaya çalıştım ve filmde onların üstüne bindirilmiş sesleri aktardım... Umarım o eğlencelerden birinde değildiniz, aksi takdirde okurken kendinizi çok kötü hissedeceksiniz...

Filmde, o görüntüleri, Başbakan Erdoğan’ın ağzından nasıl çıktığını hâlâ açıklayamadığım sözleri izliyor. İnsan bunlara art arda maruz kalınca, ağır bir dayak yemiş gibi oluyor...

Fakat sıra artık hayatta olmayan masum gençlerin annelerinin, babalarının, kardeşlerinin konuştukları bölüme gelince anlıyorsunuz ki, bu hiçbir şeymiş! Onlar çok daha farklı bir iz bırakıyorlar insanda; dayak ağrısından çok sızıya benzeyen bir şey, ama kolay kolay silinemeyecek bir sızı...

Ümit Kıvanç boşuna demiyor, “Buradan insanları otobüslere doldurup doldurup oraya götürmeli” diye...

“Bu bir cinayet, bu bir ihanet, bu bir hakaret”

Ölenlerin yakınlarının konuştuğu bölümde beni en çok, 23 yaşındaki Mehmet Ali Tosun’un babası Zeki Tosun’un bir cümlesi sarstı.

Zeki Tosun, önce “kader” dedi, sonradan vazgeçti ve düzeltti: “Bu bir cinayet, bu bir ihanet, bu bir hakaret...”

Mehmet Ali Tosun’un kullandığı “hakaret” kelimesi zaten dikkatimi çekmişti, fakat ondan hemen sonra konuşan 18 yaşındaki Salih Encü’nün annesi Emine Encü de aynı kelimeyi kullanınca, daha da dikkat kesildim: “Günahsızdı bu çocuklar, onlara yapılan hakarettir...”

Ümit’e telefon ettim, tabii onun da dikkatini çekmişti, hatta, “başka kullananlar da vardı ama, onları almamışım” dedi.

Başta Başbakan olmak üzere, Uludere’de öldürülen 34 insanın ardından o tuhaf lafları edenler, bu hakaret algısı üzerinde uzun uzun düşünmeliler.

Benim anladığım kadarıyla o anneler, o babalar çocuklarının bedenlerini ortadan kaldıran bombalardan ziyade, çocuklarının ruhlarını muazzep ettiğini düşündükleri o sözler nedeniyle Uludere’yi, katliam ya da cinayetin yanı sıra “hakaret” olarak (da) algılıyorlar.

Bir de “kader” dememek meselesi var... Bu açıdan bu filmi öncelikle AK Partililerin “Başbakan da haklı” diyen kesimi izlemeli... İzlerlerse mutlaka fark edeceklerdir ama ben yine de dikkatlerini çekeyim... Her evin duvarlarındaki Kur’anlardan da, ailelerin konuşmalarından da anlaşılabileceği gibi dindar aileler bunlar, fakat hiçbiri “kader” demiyor yaşadıklarına...

Bu insanların yaşadıkları şeyin korkunçluğunu bundan daha iyi ne anlatabilir?

Bu insanlar, yaşadıkları şeyin hiçbir şeye benzemediğini bu ülkenin dindarlarına başka nasıl anlatabilirler?

Ümit Kıvanç’ın benzersiz filmini mutlaka izleyin: www.roboskifilmi.net

***

31 Aralık 2011 gecesinin utancı...

Uludere’deki büyük felaketin üzerinden henüz birkaç gün geçmişken, 31 Aralık 2011 gecesi bu ülke, pek de farkında olmaksızın çok büyük bir utanç yaşadı...

O gece televizyonları izleyip de Huxley’yi hatırlamamak ve onun, yüksek teknoloji çağında iktidarların toplumları, baskıya hiç gerek kalmaksızın sadece “eğlence”yle denetleyebilecekleri tezine hak vermemek mümkün mü?

Huxley, gelecekte iktidarların toplumları “yasaklarla ve enformasyonsuz bırakarak” denetleyeceğini öngören Orwell’in distopyasının tam tersini öne sürüyordu. Huxley’ye göre, gelecekte iktidarlar hiçbir şeyi yasaklamayacaktı. Tam tersine, insanları, onları pasifliğe sürükleyecek kadar bilgiye ve enformasyona boğacak, bilgiyi ve enformasyonu “eğlence” hâline getirecek ve toplumları bu yolla denetleyecekti.

İletişim kuramcısı Neil Postman, Televizyon: Öldüren Eğlence adlı kitabında şöyle özetler durumu: “Orwell hakikatin bizden gizlenmesinden, Huxley hakikatin umursamazlık denizinde boğulmasından korkuyordu...”

Postman’a göre, Orwell, “insanların eğlence açlığı”nı ve iktidarların bu açlığı doyurmada mükemmel bir biçimde kullanabilecekleri televizyonun etkisini hesaba katmadığı için yanılmıştı.

Şurası şüphesiz: Orwell ve Huxley’nin ruhları, 2011’in aralık ayının son 10 gününde Türkiye’yi ziyaret etselerdi ve 31 Aralık 2011 gecesini birlikte televizyon karşısında geçirselerdi, 1 Ocak 2012’de ülkeyi terk ederlerken Orwell’in ruhu, “Haklıymışsın üstat” derdi Huxley’nin ruhuna, “ver şu bileğini öpeyim...”

“Coşku devam ediyor, büyük coşku var, coşku doruğa çıktı...”

Bundan sonrasında sizi, Ağlama anne güzel yerdeyimin en etkili bölümüyle, yani 31 Aralık 2011 gecesi Türkiye televizyonlarından taşan seslerle Roboski’den görüntülerin hemhal edildiği bölümle baş başa bırakıyorum...

“Yeni yılın ilk dakikalarında lütfen yanımızdaki sevdiklerimize sarılalım, güzelce, gönlümüzden hangi dilekler geçiyorsa, onları duyuralım.
(Bir mezar başı görüntüsü... Çocuğu ölen bir anne karlar içindeki mezarın başında ellerini açmış dua ediyor.) Ve çok hoş bir görüntü, bunu paylaşmak istiyoruz sizlerle, her yer ışıl ışıl, coşku ve eğlence bu noktada tam anlamıyla gerçekleşiyor. (Başka bir mezar... muhtemelen bir anne ve bir abla mezar toprağına yüz sürüyorlar... Başka mezarlar, başka ziyaretçiler... Kar yağıyor.)

“Evet... Ciddi atmosferiyle siyasetin kalbi olarak tanınan Ankara, bu gece yılbaşı coşkusuyla meydanlarda, bütün Ankaralı gençler sokaklarda. Şu anda bir üniversite radyosunun düzenlemiş olduğu yılbaşı partisindeyiz.
(Bir ev içi görüntüsü... İnsan yok, kapalı bir televizyon var. Burası belli ki evin misafir odası... Tül perdelere özenilmiş, karşı duvarı boylu boyunca kaplayan bir sedir, üzerinde kırlentler... Tavanda sarfiyatsız bir çıplak ampul, bir de vantilatör.) Ateşler yakıldı, ateşin başında danslar ediliyor... Nasıl gidiyor eğlence? Bu gece için çok iyi hazırlanmıştık, çok çalıştık, çok uğraştık, bugün de umutluyuz gerçekten. Valla ben açıkçası, 2011’in biraz yorucu bir yıl olduğunu düşünüyorum, Türkiye’ye önce afetsiz, depremsiz, yangınsız bir yıl diliyorum... Gördüğünüz gibi başkent Ankara’da yılbaşı gecesinin coşkusu gittikçe artıyor saatler gece yarısına yaklaştıkça...”

“İzmir’e gidelim, bir başka büyükşehrimize gidelim... 24:00’te büyükşehir belediye başkanlığının hazırladığı havaifişek gösterisi var, havai fişek gösterisinin ardından DJ performansları sabahın ilk ışıklarına kadar sürecek.
(Çok daha yoksul bir ev içi... sedir yok, yer minderleri ve kırlentler... Tavanda sarfiyatsız bir ampul var, vantilatör yok. Köşede kapalı bir televizyon...) Gün boyunca Abant’taki tatilciler hem yeni yılın hem karın tadını çıkardılar diyebiliriz... Bir başka karla örtülü coğrafyaya gideceğiz, nasıl gidiyor Erzurum’da yılbaşı kutlamaları?.. Geliyorlar mı? Geliyorlar işte. Kameraman arkadaşım gösterecek, buradaki servisi böyle alevli yapacaklar. Burada hindi yok anladığım kadarıyla...”

“İyi seneleeeer sevgili seyirciler...”

“2012’ye binlerce kişi aynı anda büyük bir coşkuyla girdiler...”

“Coşku devam ediyor, büyük coşku var, coşku doruğa çıktı, yağmur coşkuyu engelleyemedi, İstanbullular buraya akın etti, geriye doğru saydılar ve 2012’ye büyük bir coşkuyla girdiler...”

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89