• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 7 °C
  • İzmir 8 °C
  • Berlin 3 °C

Uludere nasıl Roboski oldu

Yıldıray Oğur

Sapir-Whorf diye bilinen dilbilim hipotezine göre farklı diller birbirinden çok farklı siyasal dünyalar ve olaylar yaratırlar, aynı kavramlar farklı dillerde başka anlam dünyalarına tekabül ederler. Bu yüzden ait olmadığımız bir kültüre ait bir dili tam olarak anlamanız neredeyse imkânsızdır.

Bu teze göre 28 Aralık 2011 akşamı meydana gelen Uludere Katliamı ile Roboski Katliamı aslında aynı şey değildir. Bir yılda Uludere Katliamı’nın yerini yavaş yavaş Roboski Katliamı’na bırakması sadece dilsel bir tercih değil, bu bir yılda olan biten hakkında bize çok şey anlatıyor.

Bu Pekaka-Pekeke, Esad-Esed vakalarındaki gibi tam olarak “pozisyon bildiren” bir ayrım da değil. Bu katliama haftalarca “Irak sınırındaki olay” diyenler düşünüldüğünde Uludere Katliamı diyenler de Roboski Katliamı diyenlerle benzer duyarlılıklara sahipler. Esasen Türklerin gözü önünde Kürtlere devletin yaptığı bu haksızlık ilk kez Türk cephesinde de büyük bir duyarlılık yaratmıştı. Ama bir yıldır onca komisyona, mahkemeye rağmen olayın bir türlü aydınlatılamaması, sorumluların ceza almaması, bir türlü açık bir özür dilenmemesi, iktidarın nobran diliyle birleşti ve Kürt milliyetçilerinin ajitatif diliyle de Uludere Katliamı, Türklerin Kürtlere yaptığı bir katliama yani Roboski Katliamı’na dönüştü. Yani katliam bir yılda Kürtleşti, Türklere yabancılaştı, iki halk arasında bir uçurumun adı oldu.

Şimdi artık bütün Kürtleri etrafında toplayan bir hassasiyetin adı Roboski. Katliam AKP’nin Diyarbakır İl Başkanı’na kadar Kürtlerin gönlünü ve muhtemelen de pek çoğunun oyunu kaybetmesine neden oldu/olacak. Bugüne kadar Kürtlerin yarı yarıya oylarını alan bir partinin böyle hassas bir krizi bir yıldır bu kadar kötü yönetmesinin makul bir açıklaması galiba yok.

Ortada dolaşan iki popüler açıklama var. Biri AKP’nin zaten milliyetçi, Kürt düşmanı bir parti olduğunu söyleyen ajitatif bir açıklama. Bu yaklaşıma göre zaten kasıt yok, bilerek vuruldu siviller. İkinci açıklamanın daha çok alıcısı var: Kastı mahsusa yok ama emri bizzat Erdoğan ya da onun harcamak istemediği bir adamı verdi bu yüzden olay aydınlatılmıyor.

Doğrusu bu katliamın arka planı, bırakın 365 günü, onca komisyonu, soruşturmayı, bir başbakan için 365 saniyelik iki telefon görüşmesi uzaklığında bir yerdedir muhtemelen.

Peki, öyleyse 361 gündür neden aydınlatılmadı bu katliam?

Bu sorunun cevabı çok dikkat edilmeyen bir ayrıntıda olabilir. Katliamın olduğu gecenin akşamında yılın son Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapılmıştı.

Türkiye bir dejavu ülkesi. 1993 yılının 24 mayısında da bir MGK toplantısı vardı. Öcalan’ın basın toplantısıyla ateşkes ilan ettiği, Özal’ın ölümüne rağmen Demirel’in çözüm yolunda açıklamalar yaptığı günlerin ardından gelen bu MGK’dan tarihî bir af kararı çıkmıştı:

“Alınmış olan güvenlik tedbirlerine ilaveten Güneydoğu Anadolu’da iç barış ve istikrarın sürekliliği için, toplumsal hoşgörüye uygun olarak,özellikle Olağanüstü Hal Bölgesi’nde terör örgütüne katılmış olup da, kan dökülmesi eylemlerine girmemiş kişilerin gelip teslim olmaları halinde, haklarında kovuşturma yapılmamasını ve diğer terör örgütü mensuplarının durumlarının da bu anlayış içinde ele alınarak gerekli düzenlemelerin yapılmasını hükümete bildirilmesine karar verilmiştir.”

Bugün bile henüz masaya gelmeyen böylesine bir PKK affı kararının alınmasından saatler sonra
PKK Bingöl’de 33 silahsız eri öldürmüş, bütün planlar altüst olmuştu.

28 Aralık 2011 günü toplanan MGK’dan önceki şartlar da 18 yıl öncesinin bir kopyası gibiydi.

Talabani Irak’ın yarı resmî kanalı El Irakiye’ye
“PKK’yı silah bırakmaya ikna etme konusunda başarılı olduk sayılır” demişti. Yine aynı günlerde Barzani PKK’nın silah bırakma kararı yüzünden ertelediği Kürt Konferansı için “vakit geldi” diyerek düğmeye basmış, Cumhurbaşkanı Gül Londra’da Kürt sorunu konusunda kafasında bir model olduğunu açıklamıştı. Başbakan Erdoğan da “PKK silah bıraksın, operasyonlar durur, formüller aranır” tarzı açıklamalara başlamıştı. Bütün bu alametlere Öcalan’ın Uludere Katliamı’ndan 20 gün sonra, cezaevlerinde başlayan açlık grevlerini bir faksla “Şartlar uygun değil” diyerek bitirmesini de eklemeliyiz.

Peki, bu o MGK’dan çıkan bildiride ne deniyordu. İşin özü öncesindeki standart terörle mücadele klişelerinden sonra yer alan şu maddeydi:
Diğer yandan, terör örgütünün istismar alanlarının ortadan kaldırılması amacıyla yürütülen kapsamlı çalışmalar gözden geçirilmiş, bu yöndeki çabaların da, demokrasiden, hukuk devleti anlayışından ve evrensel değerlerden ödün verilmeksizin, kararlılıkla devam ettirileceği kaydedilmiştir.”

Gecesinde Uludere Katliamı’nın olduğu MGK’nın 1993 MGK’sına benzediği, masada bir Kürt sorununa çözüm planının olduğu yolunda epeyce alamet vardı.

Bu hissikablelvuku fikrim bir süre önce o MGK’da masada bulunan bir ismin off the record anlattıklarıyla tescillendi. Evet, gecesinde Uludere’nin olduğu MGK’da hükümet masaya uzun süredir hazırlıklarını sürdürdüğü çözüm planını getirmişti. Uludere Katliamı, bütün bu planları altüst etti.

Peki, bunu kim yaptı ve nasıl yaptı? 1993’ü yaşamış, Baykal’ın evine kamera, Başbakan’ın ofisine dinleme cihazı sokulduğunu görmüş ülkenin insanları için safça bulunabilecek bir soru.

Olağan şüphelileri A’dan itibaren saymaya başlayalım mı?

  • Yorumlar 9
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89