• BIST 109.666
  • Altın 156,804
  • Dolar 3,8860
  • Euro 4,5765
  • İstanbul 15 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 3 °C

Uçak, mülkiyet algısı ve savaş

Ersin Tek

Bir savaş muhabbetidir gidiyor haftalardır. 

Ortada ise hiçbir şey yok, ciddi bir bilgi-niyet kirliliği ve saçmalıklar dizisinden başka. 

Koca koca adamlar ekranlara çıkıp basit ve gülünç yalanlar söylüyor, bir sonraki gün hiç utanmadan çark ediyorlar söylediklerinden. 

Buna karşın kelli felli yazar-çizer takımı da bu yalanlara dair -eleştirel veya destekleyici- yazılar yazmakla meşgul. 

Türkiye’ye ait askeri bir uçak düşürülmüş ve uçaktaki iki pilot hayatını kaybetmiş. Tek gerçek bu. Gerisi hep yalan, hep oyun, hep aldatmaca, hep spekülasyon. 

Nasıl, neden, nerede, ne zaman, neyle düşürülmüş bu uçak? 

Kimse tam olarak bir şey bilmiyor bu konuda. Bilenler de bir şey söylemiyor, saklıyor. Sonranın hesaplarını yapıyor gibiler. Başbakan, Dışişleri bakanı, Gazeteciler, Genelkurmay, Suriye, Rusya, Abd, herkes farklı bir telden çalıyor. 

Daha dikkat çekici olan, bu ülke İslamcıların kendi içindeki çatışmaları, samimiyetsizlikleri ve tutarsızlıkları daha çok büyüyor bu Suriye konusunda. 

Yıldıray Oğur taraftaki köşesinde İslamcıların Suriye konusundaki kafa karışıklığını ve samimiyetsizliklerini çarpıcı bir biçimde ortaya döktü: ‘‘Ama hükümeti Suriye konusunda esas zor durumda bırakan herhalde İslamcıların tavrı oldu. 90’larda Batı, Bosna’ya müdahale etmiyor diye meydanlarda Batı’yı lanetleyen İslamcıların önemli bir parçasının, söz konusu olan Müslüman bir diktatörün Müslüman halkı katlettiği Suriye olunca kafası karışıverdi, hemen ardından da “emperyalistler Suriye’yi ele geçirmeye, bizi de önden sürmeye çalışıyorlar” farsına bağlanıverdiler. Halbuki emperyalistlerin kaliteli zeytinden, lezzetli kuru baklavadan başka bir şeyi olmayan Suriye hiç umurunda olmadı.

Orijinali Yavuz Baydar’a ait olan bir kavramla açıkladı Davutoğlu geçenlerde bu çifte standardı ve sordu: Ya adı Esadoviç olsaydı?’’ 

Kanımca bunca tutarsızlığa, bunca kirliliğe, bunca çatışmaya, bunca samimiyetsizliğe, bunca yalana sebebiyet veren asıl şey ‘mülkiyet algısı’. Bu mülkiyet algısından kastım, karmaşık bir sahip olma dürtüsü- bir çeşit sahiplenme-. 

Tüm geri kalanı bir yana bırakarak doğru anlaşılması ve konuşulması gereken budur; mülkiyet algısı. 

‘‘Samimiyetsizlik ilkel toplumların bilmediği bir davranış biçimidir. Örneğin, eskiden Hotantolar’da rüşvet ve ihanet yoktu. Ancak toplumlararası ilişkiler geliştikçe Hotantolar da bu sanatı Avrupalılardan öğrenmeye başladılar. Samimiyetsizlik uygarlıkla gelişmiştir. Çünkü uygarlıkla birlikte diplomasi de gelişmiş, çalınacak şeylerin sayısı da artmıştır. İlkel insanlarda mülkiyet geliştikçe hırsızlık ve yalan da başlar.’’(Engin Geçtan / İnsan Olmak) 

Mülkiyet algısının insani ilişkilerin her noktasına nüfuz etmesiyle karmaşık sınıf-çıkar ilişkileri ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde toplumsal/bireysel adalet anlayışı da bu mülkiyet algısının doğurduğu çıkar çatışmaları üzerinden şekilleniyor. İçerisine kıstırıldığımız bu sistemi kanlı-canlı tutan bu çatışmalardır. Yığınların hayata karşı yamuk bir bakış açısı ve zayıf bir duruşa sahip olmasının nedeni çoğunlukla karmaşık sınıfsal-çıkar ilişkilerinin bitişiğinde duran endişe ve korkulardır. Yitirme korkusu, böylesi bir sahip olma duygusunun sonucudur. 

En basitinden, bu ülkenin en yakıcı meselesi olan ‘Kürt meselesi’nde her kesimin konumunu ve adalet anlayışını belirleyen şey yine mülkiyet algılarıdır. Roboskî’de Kürtler toplu kıyıma uğrarken susanlar, hükümete, devlete, vatana, sınıra, yok etme kudretine, kurulu düzenin rantına sahip olma dürtüsü taşıyorlardı. Yaşam sürecinde gelişmiş bir çeşit ‘mülkiyet inancı’ da diyebiliriz. Bugün Esed’in katliamlarına karşı(oradaki Kürtlerin yıllardır ezilip, tüm haklarından mahrum bırakılmasına) sessiz kalıp, onaylayanlar da yine aynı sahip olma dürtüsüyle hareket ediyorlar. 

Suriye/uçak/savaş konusunda tarafların kullandığı retoriğe bir bakın,: ‘bizim uçağımız’, ‘bizim hava sahası’, ‘bizim karasuları’, ‘bizim topraklar’, ‘’bizim sınırımız’, ‘bizim güvenliğimiz’, ‘bizim içişlerimiz’, ‘bizim gücümüz’, ‘bizim dindaşlarımız’, ‘bizim kardeşlerimiz’, ‘bizim müttefikimiz’, ‘bizim geleceğimiz’, ‘bizim hükümetimiz’, ‘bizim devletimiz’, ‘bizim sabrımız’, ‘bizim öfkemiz’, ‘bizim…

Karmaşık bir sahip olma dürtüsü ve egemen olma, yönetme, ezme beklentisi var bu retoriğin gerisinde. Kendi elleriyle savaşa/yıkıma sürüklenen taraflar her zaman için sonuna kadar bu sahip olma duygularının eğimini izliyor. Bu durumda, mülkiyet üstüne doğru düşünmek sorunları daha doğru ortaya koyma fırsatını verecektir bizlere: insanı ölüme/yok etmeye/sessiz kalmaya/Allah’ı aldatma girişimine kadar götüren bu mülkiyet algısının kökeni ışığında ilerleyerek yaşadığımız toplumsal-bireysel aidiyetleri/kırılmaları/çelişkileri/çatışmaları daha derin daha doğru anlayabilir, doğru pozisyonu yakalayabilir ve yanlış giden bir şeylere anlamlı bir son verilebiliriz. 

Savaşların temelde mülkiyete dayandığını; savaşların aynı zamanda insanlık tarihini muammalı ve kanlı bir yüze çevirdiğini; dünyayı ve ahreti, yaşamı ve ölümü, geçmişi ve geleceği, kısacası hakikati perdelediğini söylüyorum. Tüm savaşlar birbirine benzer, aynı ağacın dallarıdır, benzer yapıları vardır. İnsanların taparak, kutsallaştırarak, yakarak, yıkarak, acımasızca, hırsla, hileyle, sahip olma dürtüsüyle kurban vererek iletişim kurabildiği o savaşlar ‘mülkiyet ağacı’nın dallarıdır. 

‘‘Toplumların politik bir düzen oluşturmasında başlıca etmen savaş olmuştur. Başlangıçta insanın doğal bir savaş güdüsü yoktu. İlkel gruplar barış ve sükûn içinde yaşamışlardı. Eskimolar, Avrupalılarla ilk karşılaştıklarında, onların birbirlerini öldürmelerini ya da birbirinin toprağını çalmalarını bir türlü anlayamamışlardı. Topraklarının altında bulunabilecek değerli madenlerin buz ve karla kaplı olmasına şükretmişlerdir, çoraklıklarının kendilerini saldırıdan koruduğuna inanmışlardı. 

Gerçekten de savaşlar, ‘sahip olma dürtüsüyle’ birlikte başlamıştır. İlk savaşlar, avcı kabilelerin tarımla uğraşan gruplara saldırması biçiminde görülürdü. Avcılar, ormanlarda avlayacakları sürüler azalınca köylerdeki zengin tarlalarına imrenirler, saldırmak için önce bir bahane yaratır, sonra oraları işgal ederlerdi.’’ (İnsan Olmak / Engin Geçtan) 

Toplumların oluşumu insana savaşı öğretmiştir. İnsanın toplumsallaşması sonucu, saldırganlık, hâkimiyet tutkusu, imtiyaz, yalan, hile, zayıfı öldürme, mülkiyet için herkesin ayağını kaydırma ve savaş güdüsü insan karakterinin yapısal bir parçası haline gelmiştir. İnsanın politik bir varlık olması kendi seçimi değildir bu yüzden. İnsanın geliştirdiği toplum modelleri, özgür olma isteği ile bağımlılığı yeğlemesi arasındaki çelişkiye çözüm bulma çabalarından ibaret.

Savaşı dünyamızdan tamamen silmek zor belki, ama yine de adaletin, eşitliğin tarafında durarak, ulusları/insanları evrensel kardeşlikte birleşmeye çağırmak ve mülkiyet algılarında kökten bir temizliğe zorlamak en doğru yol olacak...

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89