• BIST 106.474
  • Altın 151,840
  • Dolar 3,6440
  • Euro 4,3033
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 16 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 20 °C
  • Berlin 16 °C

Türkiye’nin B planı

Günay Aslan

Kürt ve Kürdistan sorunu cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir zaman şimdi olduğu kadar yaygın ve yoğun tartışılmadı. Elbette bu kolay olmadı. Ayrıca bu “fiili durumu” da yine Kürtler yarattı.

Özgür düşüncenin önündeki yasal engeller sürdüğü için tartışmalar yasal alt yapısı olmayan Kürtçe yayınlar gibi “korsanca” yapılıyor ancak, sonuç olarak “ayrılma hakkı” da dahil herşey de tartışılıyor.

Türkiye Kürt kimliği, dili ve kültürü gibi düşünce özgürlüğünü de sağlamamış, fiili duruma yasallık kazandırmamış olsa da gelinen aşamada tartışmanın önüne de geçemiyor.

Ne var ki bu yetmiyor; devletin tartışmaların önünden çekilmesi işe pek yaramıyor.

Sorunun siyasi zemine çekilebilmesi ve özellikle de İmralı’da başlatılan müzakerelerin sağlıklı bir şekilde sürebilmesi için herşeyden önce düşünce özgürlüğü önündeki yasal engellerin kaldırılması gerekiyor.

Zira, kalıcı ve adil bir barışın yolu bütün toplumsal dinamiklerin katılacağı ve herkesin düşüncesini özgürce açıklayacağı demokratik bir tartışma ortamının yaratılmasından geçiyor.

Umarım önceki gün Meclis Başkanlığı’na sunulan 4’üncü Yargı Paketi’yle bu ortam yaratılır. Umarım, böylece benim gibi “düşünce suçu” işlemiş sürgünlere de dönüş yolu açılır.

***

Türkiye’nin Kürt ve Kürdistan sorununun kökeni 200 yıl kadar öncesine uzanıyor. Sorun Süleymaniye merkezli (1806) Baban İsyanı’yla başlıyor.

Günümüz Türkiye’si 100 yılı Osmanlı’ya, 100 yılı da Cumhuriyet’e ait kronik bu sorunun gerilimini yaşıyor. Bunun neden olduğu sancılarla kıvranıyor.

Bu sorunu çözmeden daha ileriye gidemeyeceği görülüyor fakat, bir türlü de çözmüyor, çözme basireti gösteremiyor. Bir yandan Osmanlı’nın çöküşünün yarattığı travma, diğer yandan Cumhuriyet’in balon gibi şişirdiği ego ve kibir buna izin vermiyor.

Ancak Türkiye’nin bu saatten sonra bu sorunu zamana yayması; bunun yaratacağı iç ve dış gerilimleri yıldan yıla taşıması da mümkün görünmüyor.

Türkiye’nin önünde ya Kürtlerle eşitlik ve özgürlüğe dayalı “ortaklık” ya da “milli boğazlaşma” temelinde yaşanacak “ayrılıktan” başka bir yol görünmüyor.

Hep söyleyegeldiğim gibi Türkiye ya Edirne’den Kerkük’e; Kürtlerle ve Kürdistan’la ortak bir gelecek inşa edecek ya da Kürtleri ve Kürdistan’ı, onlarla birlikte de egemenliğinin bir kısmını kaybedecektir.

Kürdistan nesnel gelişmenin sonucu olarak Ortadoğu’da kurulmakta olan yeni dengenin merkezine yerleşmiştir. Bölgenin statükosu kökten değişmiştir ve Kürtler tarih sahnesine yükselmiştir.

Dolayısıyla Türkiye Kürtleri ya “ortak” ya da “komşu” olarak kabul edecektir.

Kimi siyasi gözlemcilere göre Türkiye kararını “ortaklıktan” yana vermiş ve “Kürtlerle büyümeyi” tercih etmiştir.

Türkiye’nin böylesi bir “B Planı” olduğu iddia edilmektedir. Irak Kürdistanı’nı ekonomik yoldan ele geçiren Türkiye’nin, siyasi entegrasyonu ilerletmesi, Irak merkezi hükümetinin itirazına rağmen Güney Kürdistan’la stratejik işbirliğine gitmesi, Türkmen dinamiğinin Kerkük’ün Kürdistan’a katılmasını istemesi gibi birçok siyasi gelişme bununla açıklanıyor.

Aynı stratejinin Suriye Kürdistanı için de izleneceği söyleniyor. Türkiye’nin kapıları açması, inşattan iletişim sektörüne Türk şirketlerinin şimdi de Batı Kürdistan kapısına dayanması, Suriye Kürtleriyle Barzani ve Öcalan üzerinden “nabız” yoklanması da sözü edilen B Planı’na bağlanıyor. Elbette bu ve benzeri gelişmeler zaman zaman böylesi bir planın varlığını hissettiriyor.

Hatta bu tabloya bakınca insanın aklına acaba, Türkiye- Kürtler üzerinden- “Misak-ı Milliye” geri mi dönüyor sorusu bile geliyor. Fakat bu çok kolay değil.

Değil çünkü, herşeyden önce Türkiye’nin parçalı iradesi bunun önündeki en büyük engeldir.

Ankara’nın iradesi parçalıdır ve parçaların bazıları birbiriyle kavgalıdır.

Bazı uluslararası güçler de bu kavganın tarafıdır. Birinin yapmaya çalıştığını, bir diğeri bozmakta,Türkiye kısır döngüden kurtulamamaktadır.

Oslo sürecinin akamete uğraması gibi, İmralı süreciyle birlikte yaşanan olaylar da bunu gösteriyor.

Dolayısıyla Türkiye parçalanmış iradesini toparlamaz ve Kürtlerin hali hazırdaki birlikte yaşama eğilimini güçlendirecek adımları atmazsa inisiyatifi tamam yiterecektir.

Bu durumda kararı başkaları; küresel güç odakları verecektir. Türkiye’nin sözü edilen B Planı’nı hayata geçirebilmesinin önündeki ikinci engelse egemen zihniyetidir.

Kürtlerle topyekün savaştan; “milli boğazlaşmadan” yana olan ulusalcılar bir yana, Kürtlerle ortak bir gelecek kurmak istediğini söyleyen kesim bile Kürtleri eşit görmüyor; onların tarih sahnesine yükselmelerini içine sindiremiyor. Bu kesim “çözüm süreci” adını verdiği süreçte bile Kürtleri aşağılamaktan, suçlamaktan ve barış adına onlara teslimiyet dayatmaktan vazgeçmiyor.

Ayrıca gerçek manada bir demokratikleşmeyi de kabul etmiyor. Eskinin efendi köle ilişkisini “hafif tertip” düzenlemelerle yeni dönemde sürdürmek istiyor.

Ancak yine de kesin bir şey söylemek için İmralı sürecinin akıbetini beklemek gerekiyor.

Zira, Oslo süreci gibi İmralı sürecini de Kürtler adına geleceği temsil hakkını PKK’nin elinde tutuyor olması tetikliyor. İmralı üzerinden süren TC-PKK müzakerelerinin bu anlamda hayati önemi bulunuyor.

Türkiye’nin Kürtlerle ve Kürdistan’la “ortak” mı yoksa “komşu” mu olacağı sorusuna en net yanıtı oradan alacağımızın bilinmesi gerekiyor.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89