• BIST 109.666
  • Altın 156,594
  • Dolar 3,8910
  • Euro 4,5831
  • İstanbul 14 °C
  • Diyarbakır 0 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 7 °C
  • Berlin 2 °C

Türkiye, Rusya’nın Kafkasya Siyasetini Kürdistan’da mı İzlemek İstiyor?

Sinan Çiftyürek

I- Rusya’nın Kafkasya (Çeçenistan) savaşına bakıldığında, Rusların “başarı”sında başka faktörlerle birlikte izlediği şu taktiğin önemli rol oynadığı görülür: Çeçen iktidarını katı şeriatı savunmak gibi en uca iterek yalnızlaştırmak!

SSCB’nin yıkılmasının ardından her federal cumhuriyet kendi bağımsız devletini ilan etme sürecine girmiş, Kafkasya halkları özellikle Çeçen iktidarı da bağımsızlık yolunda belli adımlar atmıştır. Çeçen halkı da ezici çoğunlukla bu adımların arkasında durmuştur.

Fakat süreçte Kafkasya özellikle Çeçenistan bağımsızlık hareketi giderek İslami-Şeriatçı kimliğe doğru evrilmiş, derken Cahar Dudayev’in 1996 yılında suikastla öldürülmesinden sonra Ruslar; Çeçenistan bağımsızlık hareketini katı şeriat düzenini savunan en uç siyaset çizgisine özel olarak itmeye çalışmışlardır. Bunu da önemli ölçüde başarmış, böylece bağımsızlık hareketini halktan ve uluslararası kurumlardan büyük ölçüde soyutlamışlardır.

Ruslar; 70 yıl yani birkaç kuşak boyunca laik, toplumcu, hayatın her alanında kadının erkekle eşit şartlarda yer aldığı Sosyalizm (SSCB) altında yaşamış topluma özelde de kadına ortaçağ köleliğini öyle ki sakal bırakmayan erkeği bile cezalandırmaya giden şeriat uygulamalarını dayatan Şeriatçı hareketi ezdi. Ezerken de ne AB, BM ne de Çeçen halkı Rusların büyük katliamlarına rağmen Çeçen Şeriatçı muhalefetine sahip çıkmadı, çıkamadı.  Bu durum Rusya’nın işini kolaylaştırdı. Çeçenler hem politik duruş hem mücadele taktiği olarak Katalanya benzeri bir siyaset izleyebilseydi şimdi onlar da muhtemelen bağımsız bir devlet olurlardı.

II- Gelelim Kürdistan’a; halkımız ulusal uyanışta büyük ilerleme sağlamış; üçü anakent olmak üzere 100 civarında belediye yıllardır zaten Kürt siyasetinin elinde! Seçimde Kürt kentlerinde HDP’ye yer yer %80’lere varan oy desteği var. Sistem partileri önemli ölçüde çökmüş, Türk rejimi giderek bir askeri aparata dönüşmüş!

7 Haziran sonuçları Kuzey’de de Kürdistan haritasını açığa çıkartmış; Güney Kürdistan bağımsızlığa gidiyor, Rojava siyasi statüyü güvenceye alma çabasında, Doğu’da da yeniden hareketlenme var…

Suriye üzerindeki küresel hesaplaşmaların Rojava Kürdistanı’na kayarak yoğunlaşması; silahlı YPG’nin gerek ABD gerekse İran-Rusya tarafından destekleniyor olması; Rojava’nın uzun sınırına, Kuzey ile her açıdan yoğun trafiğinin de eklenmesi Türkiye’yi ciddi korkutuyor. Öyle ki bu durum, Türk devletini Rojava üzerinden Kuzey siyasetini belirlemeye itiyor. Çünkü Afganistan-Mısır-Ukrayna üçgeninde yaşananlardan hareketle Türkiye “Irak, Suriye veya Pakistan benzeri bir durumla yüzleşebilirim” tehdidini algılıyor. Dahası Türk devletinin Kuzey’in ilçelerinde silahların eşliğinde özerklik ilanlarını Kobanê, Qamışlo, Efrin benzeri kanton ilanının provası olarak algılaması yani Rojava’da olanın Kuzey Kürdistan’a uyarlanacağı korkusu!

ABD ile İncirlik anlaşmasıyla da mümkün olduğunca Rojava’daki Kürt kazanımlarını tırpanlamak, Kuzey’de Kürtlere karşı girişeceği saldırılar karşısında ABD’nin ve Batı’nın en azından sessiz kalmalarını sağlamak!

Türk devleti, tüm bu gelişmelerden hareketle halkımıza yeniden savaş açmaya hazırlanırken,  KCK’yi tekrar savaşmaya zorlayarak iç ve dış kamuoyuna “görüyorsunuz terörle savaşıyorum” diyebilmenin bahanesini oluşturma arayışındaydı! Aradığı bahaneyi kimi ilçelerde silah eşliğindeki özerklik ilanlarında kendince bulmuş oldu!

III- Yukarıda özetlediklerimizden hareketle devlet, halkımıza savaş açtı. Halkımız, siyasetimiz bu savaşı elbette göğüsleyecek; asıl mesele bu savaşa nasıl ve hangi politikalarla yanıtın verileceğidir!

Öncelikle “Devlet halkımıza tankla topla savaş açtı, kentlerimiz yakıp yıkıyor halkımızı savunacağız gerekirse gerilla da şehre iner ve halkı korur” diyerek silahlı  özerklik ilanını savunmanın bugün için karşılığı yok!

Ulusal bilinç ve mücadele yönünden en duyarlı en kararlı ilçelerde silahlı özerklik denemelerine; yani Cizre, Nusaybin veya Silvan üzerinden Kobanê, Qamışlo benzeri Kanton denemesine girmek, yine en azından bugün için yanlış. Silahlı mücadele Kuzey’de yapacağını yaptı, mevcut ülke ve bölge koşullarında Kuzey’de ilerletici olmayacağı çokça söylendi, KCK yöneticileri de bunu defalarca tekrarladılar. En son Cemil Bayık’ın BBC’de Mahmut Hamsici’ye verdiği uzun röportajda da bu yönlü açıklamaları var.

Sanırım siyaset ile ilgili herkes Türk devleti ile Irak, Suriye’nin pozisyonlarının aynı olmadığını kabul eder. Suriye devletinin kendiliğinden Kürdistan’da çekildiği, küresel güç merkezlerinin tümünün Suriye’de bulunduğu gerçeği var. Ayrıca Türk devleti, Kuzey Kürdistan’a daha fazla askeri olarak yerleşiyorken, Ankara da güçlü ve Batı ittifakının (hele son Rus uçağı kriziyle daha da NATO’ya sığınmış bir Türkiye variken!) üyesiyken Cizre, Silvan ile Kobanê, Efrin kıyaslamasını yapmak “yanlıştır” demeye bile gerek yok. Böyle bir kıyaslama üzerinde hareket etmek ağır sonuçlar doğurabilir, şimdiden doğurdu da!

Son aylarda yaşananlar; Kürt halkının rejim ve partilerinden kopuşunu derinleştiriyor mu yoksa Kürt halkı, çözüm yöneliminde Kürt ulusal hareketine ilişkin umutsuzluğa mı düşüyor? Bunun üzerinde herkesin düşünmesi lazım!

Kürdistan’da mevcut koşullarda özerklik veya bağımsızlığı ilan etmenin tek yolu silahtan da geçmiyor. Geçmediğinin yakın örneği Katalanya’dır. Katalanya benzeri demokratik siyaset ile geliştirilecek özerklik, federasyon ya da bağımsızlık adımı halkımızdan destek alacağı gibi uluslararası kamuoyu nezdinde de Türkiye’nin elinden “terörle mücadele ediyorum” silahını alır. Arkasında üçü ana kent olmak üzere 100 belediye varken böyle bir ilan hem iç ve dış kamuoyu nezdinde meşrulaşır hem de halkın desteğini alır.

IV- Devlet kendince aradığı bahaneyi silahlı özerklik ilanıyla buldu. Buna bir de Ankara,  Paris… katliamları eklenince, Türkiye “terörle mücadele ediyorum” propagandasını daha çok yapmaya başladı ki bu propaganda etkili de oluyor. Avrupa Parlamentosu’nun ve ABD’nin tutumu bunun kanıtı.

Devlet, silahlı özerklik ilanları ve hendek kazılmasını bulunmaz fırsat olarak görüp adeta sıraya koymuş gibi ulusal özgürlük bilincinin en yüksek olduğu ilçelerimizi kuşatıyor, halka günlerce açık cezaevi yaşatıyor. Her ilçe kuşatmasında yaşlı, çocuk, kadınlarımız katlediliyor. Yani İsrail’in Gazze’de yaptığının beterini halkımıza yapıyor.

Devlet, halkımıza dönük savaşı şimdilik lokal sürdürüyor. Varto’ya savaş açmışken hepimiz seyrediyoruz ;sonra sırayla Silvan, Cizre, Nusaybin, Derik, Sur’a savaş açıyor aynı tablo tekrarlanıyor.

Silvan, Cizre başta olmak üzere kitlesel göçün sürdüğünü sivil toplum kurumları paylaşıyor. Mazlum-Der, “Silvan’da 3 mahalleden yaklaşık 25 bin kişinin evlerini terk ederek, başka mahalle ya da farklı illere göç ettiğini”; Silvanlı esnafın “20 yılda kendine gelemeyeceğini” söylüyor. Kısaca 1990’lı yıllarda köyler, kırsal alanlar boşaltıldı; şimdi ilçeler boşaltılıyor.

Jitem davalarının beratla sonuçlanması da, kentleri kuşatan güvenlik güçlerine kuvvetli mesajdır: “rahat olun yargılanmayacaksınız” denildi ve hemen ardından bu davayı başından beri takip ederek sorumluların cezalandırılması için mücadele eden Tahir Elçi öldürüldü.

Erdoğan “milli birlik ve kardeşlik projesi” dediği “çözüm” sürecini keyfince kâh buzluğa kaldırıyor kâh çıkarıyor. Devlet yeni yönelimiyle paralel olarak Kürt siyaseti yerine, aşiret liderlerini, köy korucuları başlarını, STK temsilcilerini muhatap alacağını açıkça söylüyor ve böylece Kürt siyaset dokusuna yeni mühendislik müdahalelerinin işaretlerini de veriyor.

Devlet, içeride bunlarla yetinmeyip aylardır her seferinde otuz kırk savaş uçağı ile Kandil’i bombalıyor! Yetmedi; Türk devleti, ABD’ye “ya ben ya Kürtler” ikilemi dayatarak Rojava’yı baskılama arayışında.

Bütün bunlar olurken; Dünya, Kuzey Kürdistan’da olanları seyrediyor dahası “demokrat” Batı “Türkiye’nin kendini savunma hakkı var” demenin ötesinde sözü edilir bir tepki, baskı Türkiye’ye uygulamıyorsa; Türkiye halkları seyrediyorsa; belki de en vahimi Antep, Mardin, Diyarbakır, Van’daki halkımız da, devlet ile YDG-H gençleri arasındaki çatışmayı seyreder duruma düşürüldüyse… Türk devleti, Kürt silahlı hareketini, tam olarak Rusların Kafkasya siyaseti benzeri olmasa da uca mı itiyor?

Eğer bugün Dünya, Türkiye halkları ve önemlisi halkımızın desteği alınmak isteniyorsa, silahlı özerklik ve hendek siyaseti geride bırakılmalı. İlçelerde silahlı özerklik denemeleri ve hendek kazma siyaseti başka bir ifadeyle “tutarsa biz yaptık tutmazsa gençlerin yanlışı” siyaseti, geride bırakılarak TC köşeye sıkıştırılmalı.

Ayrıca halk ve siyaset kadrosu hendek siyasetine nasıl bakıyor? Kaba gözlemlerle görebildiğim, hendek kazma siyasetini halk da ve önemli oranda PKK tabanı da yanlış buluyor fakat parti resmiyetinde savunuyor, resmiyet dışında ise eleştiriyor. Seçimlerde Varto, Cizre, Nusaybin, Silvan’da halkın yine HDP’ye oy vermesi “bak gördünüz mü Hendek siyaseti yanlış olsaydı halk bizi desteklemezdi” denilemez; çünkü halkın AKP karşısında başka alternatifi yoktu!

V- Devlet ve AKP hükümetinin, son yıllarda izlediği “dağda silah yerine ovada siyaset yap"  politikası da diğer politikaları gibi oyalamadan ibaret. HDP’nin başına getirilenler bunun en yakın somut örneği. Bu nedenle her defasında “çözüme çok yakınız, PKK sınır ötesine çekiliyor, kimi adımlar atılacak” denildiğinin üzerinden çok geçmeden herkesin yeniden kendi mevzisine çekilerek ateşe başladığı görüldü.

Her defasında sürecin tıkanmasında baş sorumlu elbette devlet ve ilgili hükümetleri olmuştur. Çünkü devlet Kürt meselesinin kendisini değil sadece kimi sonuçlarını ortadan kaldırmaya yöneldiği için süreç tıkanmış ve “çözüm” aradıkça çözümsüzlük derinleşmiştir.

Sonuç olarak;

Birincisi, Rusların Çeçenistan’da yaptığını kimi farklılıklarla Türkiye, Kuzey Kürdistan’da mı yapmak istiyor? Bu mümkün mü? Elbette Çeçenistan ile Kürdistan her açıdan pek çok farklılık içeriyor. Ama yine de “Osmanlıda oyun bitmez” misali bunun üzerinde herkes düşünmeli!

İkincisi; zaman geçirilmeden Amed’de “Kürdistan’da savaşa hayır çözüm hemen şimdi” benzeri bir adla iki gün sürecek bir Konferans düzenlenmelidir. Bu Konferans’a tüm siyasal partiler, STK temsilcileri, bağımsız şahsiyetler, rusipiler katılmalı. Böyle bir Konferans Kuzey’de aciliyet kazanmıştır; çünkü Kürt hareketinin (siyasetinin) ortak ne yapacağını tartışıp belirlemesi gerekiyor. Hatta böyle bir Konferans yeni bir çözüm sürecinin kapısını da aralayabilir, aralaması için de özel çaba harcanmalıdır.

Üçüncüsü; siyasal yapılarımız yapılacak Konferans’ın da etkisiyle ulusal ittifakı sağlayarak  AKP’nin Kürt siyasetine dönük yeni mühendislik müdahalelerinin önünü kesebilir.

Dördüncüsü;  Kürt siyaseti ve önemlisi kadınlar başta olmak üzere halk, “barış, barışçıl çözüm” demekten yoruldu; çünkü halkımızın “oyala-ertele-asimilasyonu sürdür” siyasetini izleyen devlet ve hükümetin adım atacağına güveni kalmadı. Bu nedenle Kürdistan’da barış, özgürlük isteyenler için siyaset yapma alanı da bir hayli daraldı. Tam da bu daralma ortamında Tahir Elçi katledildi. Buna rağmen Kürt siyaseti ulusal ittifakla “barışçıl demokratik çözüm”de ısrar etmelidir!

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89