• BIST 106.711
  • Altın 143,557
  • Dolar 3,5567
  • Euro 4,1387
  • İstanbul 28 °C
  • Diyarbakır 29 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 30 °C
  • Berlin 19 °C

Türk romanının varlığı ve yokluğu meselesi

Fatma Barbarosoğlu

Yazının başlığındaki üç rakamı sizi aldatmasın. Çünkü aşağıda okuyacağınız satırlar bendenize ait değil. İki okuyucu mektubu yayınlayacağım.

Mektupları elime ulaşma sırasına göre yayınlıyorum.

Önce Prof.Dr.Himmet Uç'un satırları.

Sayın Barbarosoğlu, yazınızı okuyunca bir eleştiri zeminine girdiğimi anladım. Başta bir hüküm cümlesi ile başlayalım, bizde roman olmadığını, hala yazılmadığını söylemek bize büyük bir hakaret olarak telakki ediyorum. Ben Türkiye'de roman üzerine en çok çalışan adam hüviyetini taşıyorum. Şimdi dersin ki " aman hocam sen de hani nerede." Türkiye, insanların kendilerini ifadede yeterli imkânlara sahip olmadığı bir ülke. Edebi adı altında çıkan birkaç dergi yazarlarının sahnede mumyalandığı şahıslardan oluşuyor, aralarına girmek ne mümkün. Bir romancının bir romanı çıkar, her ay bir derginin konusu olur, beş altı ay dolaşır roman, Türkiye'nin gündemine oturtulur. Yoksa hak ettiğinden değil. Ben Nabizade'nin hikâye ve romancılığı üzerine çalıştım, daha sonra Mehmet Akif'in otuzu aşkın manzum hikâyesini eleştirdim, arkasından Yakup Kadri'nin hikâye ve romanlarını eleştirdim. Bunlara müteakiben Mehmet Celal'in on iki roman, yüz hikâye, on iki büyük hikâyesini eleştirdim, bunlardan başka da beş yüz sahifeyi aşkın Roman ve Eleştiri Terimleri Sözlüğü yazdım. Yaşayan on romancının eserlerini eleştirdim. Türkiye'de roman olmadığını söylemek dolaylı olarak bizi de gayretibifaide ile uğraşmış olanlar sınıfına sokar. Türkiye'de eleştiri inkâr üzerine kurulmuş, birbirini görmezden gelmek büyük eleştirmen payesi veriyor insanlara.

Atalarımız mesnevileri ile Don kişot 'dan önce romanın babası sayılacak eserler vermişler. Mesela Hamdi'nin Yusuf İle Züleyha'sı, romanın bütün teknik unsurları birkaç asır önce Cervantes'den daha önce o kitapta kullanılmış. Üç millet üç yüzü aşkın Yusuf'u Züleyha yazmış, ancak biz bunları bir kenara koyup batı romanına sarılmışız. Roman kadayıf yapmak gibi kuralları olan bir tür değil, hiç kimse romana bir kılıf, statik bir kalıp bulamamış. Bu yüzden roman olmadığını iddia etmek, sabit bir roman tarifi ve uygulaması olduğunu söyleyenler için geçerlidir. Selim İleri'nin Her Gece Bodrum'unu ben bir kitabımda eleştirdim. Roman biçimleri içinde en yayvan ve serpilmiş, teknik bir tevhit fikrinden mahrum bir kitap, roman değilse o değil, ama o da roman. Türkiye'de roman yazmış yüz adamı burada saymak mümkün bütün bunları bir çırpıda inkâr etmek sofilerin Allah adına varlığı inkârına benzer, lamevcude illa hu. Öyle de kim adına inkâr ediyoruz.

Stendhal romanın hayata ayna tutmak olduğunu söylüyor, romancı hayata ayna tutuyorsa, şahısları vakası, zamanı varsa o romandır. Ama herkes Balzac gibi iki bin şahsı romanlarında oynatamaz, herkes Tolstoy gibi Savaş ve Barış'ta beş yüz şahısı oynatamaz. Ünlü bir eleştirmen büyük romanları şehirlere, orta romanları kasabalalara, malikânelere, küçük romanları da gece kondulara benzetiyor, ama hepsi roman. Yakup Kadri bütün romanlarında iki yüz şahıs kullanmış, Mehmet Celal yüz şahis. Halit Ziya romanlarında adeta bir adaya kaçmış birkaç insanın özel hikâyesi gibi onun romanları, ama roman tekniği açısından büyük roman. Dolayısıyla romanımızın varlığı yokluğunu eleştirmen ortaya koymalı, yoksa romancılar değil.(Himmet Uç bu ifadesi ile kimi hedef alıyor?F.K.B) Bir romanı düzgünce eleştirmek insanın on gününü alır, ya yazmak günlerini, aylarını alır. Flaubert Bovary'in beş yılda yazmış, ama konusu değil romancı seyri ve tesbiti, mekan ve zaman ve şahıs inşası ile, blendingi ile büyük aşılmaz bir roman, bütün roman ustaları ondan etkilenmiş. Aman Allah'ım o ne fotografik bir göz, fotografcıdan daha canlı tasvirler. Hayran olmamak mümkün değil.

Thomas Mann Alman ve dünya romanının büyüklerinden, Molla Cami'nin Yusuf ile züleyha'sını Farsca'sından okuyup Josef und Brime isimli Yusuf ve kardeşleri adıyla Yusuf'un da trajedisini modern dünyanın da hüzün ve azabını anlatan dört cilt roman yazmış. Ama bizim eksiğimiz böyle kadim konuları yeni modern usüllerle romana dönüştürememek. Orhan Pamuk, siyasi fikirleri ayrı bir konu, Ahmet Altan, takıntıları ayrı bir konu. Biz insanları eksikleri ile yorumluyoruz. Bir kalenin bir taşı bozuk olsa bütün kaleye bozuk gözü ile bakıyoruz. Prof.Dr. Himmet Uç

Edebiyat profesörünün bendenize göndermiş olduğu mektubu okudunuz. Şimdi sıra Asım Öz'ün satırlarında.Asım Öz günümüz edebiyatını sıcağı sıcağına değerlendiren bir eleştirmen.Ahmet Oktay'ın konu ile ilgili görüşlerine yer vermiş mektubunda.

Roman bağlamındaki yazılarınızın ikisini de okudum. Kemal Karpat, Türkçe edebiyat dünyasında ara ara dillendirilen özgünlük meselesi üzerinden de alınabilir. Ya da var yok meselesi üzerinden. Bunun yanında türlerin farklılaştığı hatta bir türün bile alt başlıklarının oluştuğu bir edebiyat dünyası var. Bu dünyada bir tür mega roıman- meta roman söylemi üzerinden romanın yazılmadığını söylemek indirgemeciliktir diye düşünüyorum. Bu bağlamda bizde yok ya da yazılmadı sorunu özelinde bir cevap ortaya koymak için 2005'te Cumhuriyet Kitap'ta yayımlanmış bir söyleşiden yararlanmak da mümkün:

Ahmet Oktay 1994 ve 1995 yıllarında İstanbul Radyosu'nda yaptığı edebiyat konuşmalarını "Ne Söylesem Bir Eksik" ve "İliği Olmayan Düğme"de toplamıştı."İliği Olmayan Düğme"de edebiyat dünyasında cevabı yıllardır aranan ve cevabından yakınılan bir soruya yer verir: "Türkiye'de özgün edebiyat var mı?", "Bizim hiç mi Dostoyevskimiz yok?". Bu tür dövünmeleri de çaresizlik olarak değerlendirir. Bir söyleşisinde bu konu bağlamında şunları ifade eder: "Türkiye'de de her ulusta olduğu gibi bir edebiyat hayatı var. "Türkiye'de Dostoyevski var mı?" dersek, tabii ki yok, fakat bunun o kadar da ağlanacak bir durum olduğunu zannetmiyorum. Her ülkenin kendine göre bir Dostoyevski'si olur. Dünya ölçeğinde düşündüğümüz zaman elbette ki, Türkiye'de Dostoyevski'ye eş bir yazar göstermek zordur. Ama Türkiye'nin kendi kültürel mirası içinde bulunduğu siyasi bunalımlar dolayısıyla yetiştirdiği romancılar vardır. Yeni kuşağın ben herhangi bir kompleksi olduğunu bile zannetmiyorum. Ne yazık ki kompleksler üstü bir kuşak oldu bu kuşak. Daha çok megalomani sıfatı kullanmalıyız bu kuşak için belki. Anında popülerlik, anında betseller olmak, ya da yapılmak... Bunun da nasıl olduğunu veya yapıldığını bilemiyorum. Her biri kendini dâhi olarak görebilen bir kuşak. Bu da Türkiye'nin seksenlerden, yani 12 Eylül döneminden sonra birdenbire genleşmesiyle ilgili bir sorun. Türkiye birden 12 Eylül diktasından sonra Özal' la birlikte şimdi küreselleşme diye tabir edilen kapitalizme eklemlenme sürecini yaşadı. Ekonomisi dışa bağlandı. Ve bu süre içinde her türlü yasak, ahlak kırıldı. Bunda tüm dünyada söylenile gelen postmodernist söylemin egemen olmasının da rolü var. Çünkü hiyerarşi ve değerler ortadan kalktı, her sunulan "sanat ve edebiyat" oldu. Şimdi o genleşme, hızlılaşma sürecini yaşıyoruz. Ama ben bunun böyle sürebileceği kanısında değilim. Bir süre sonra bir kırılma olacak ve yeni değerler aranacaktır." Asım Öz

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89