• BIST 97.587
  • Altın 144,246
  • Dolar 3,5616
  • Euro 4,0057
  • İstanbul 19 °C
  • Diyarbakır 21 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 21 °C
  • Berlin 15 °C

Türk kimliği üzerine yeniden düşünmek

Cihan Aktaş

“Türk” tanımının bu topraklarda geçmişte tam anlamıyla bugün kullanıldığı şekilde mevcut olmadığını biliyoruz. Irkçılık olarak yorumlanacak şekilde açımlanan bir Türk tanımı, ziyadesiyle ulus-devletlerin (ve faşizmin) yükseldiği yirminci yüzyıla aittir.

Türklüğün bu topraklarda ulus-devlet perspektifinde yeni bir tarih ve tanımla oluşturulduğu yıllarda, Demir Perde’nin gerisinde yaşayan Türkler de başka türlü bir ırkçı yorumla bir toplumsal mühendisliğe tâbi tutuluyorlardı. Şimdilerde Kırgızistan’da patlak veren ve nice insanın hayatına mal olan olaylarla dikkatimiz yeniden Türkî cumhuriyetlere çevrildi. Bir kez daha meydanlarda kan akması pahasına beliren Rus silueti, bu cumhuriyetlerin halklarının ortak hüviyetini silikleştirmeye dönük iktidar yapısının karakterini de ortaya koyuyor. 

Orta Asya’daki Türk kimliğinin yüzyıllar boyunca geçirdiği başkalaşımlar ve yeniden kurgulanma süreçleri üzerine yenilerde okuduğum önemli bir çalışmadan, D. Mehmet Doğan’ın Türkistan/Türkiye- Türk Kimliğinin Coğrafyaları isimli eserinden söz etmek istiyorum şimdi. (Yazar Yayınları; Ocak 2010, Ankara)

Doğan, Sovyetler’in çöküşünün ardından Türkî cumhuriyetlere yaptığı sayısız gezi sırasındaki gözlemlerini ve analizlerini kaleme alarak, fotoğraflarla zenginleşen bir kitaba dönüştürmüş.

Bu kitap Wallerstein’ın Liberalizmden Sonra isimli eseriyle birlikte okunduğunda, bugün Kırgızistan’da yaşananlar bize daha bir açık görünecek.

Kitap, Demir Perde’nin çöküşünü izleyen dönemde birkaç yıl Bakü’de yaşadığım için de ilgimi çekti. Yazarın bu cumhuriyetlerdeki Sovyet ve Çarlık politikalarının özdeşliğine, bir bölünmüşlüğü ve özel hayat kaybını yansıtan binalara, kadim ve yeni şehir yapılarına, alfabe değişikliğinin etkilediği kültürel mirasa ve özellikle siyasetçilerde gözlemlediği baskı rejimlerini yaşayan toplumlara özgü bir tür özgürlük korkusuna yansıtan reflekslere ilişkin tesbitleri, Türkî cumhuriyetlerin oluşumunu tarihî süreçleriyle anlamamıza imkân veren bir irdelemeyle ilerliyor.

Sovyet ideolojisinin imtiyazlı bir kesim olarak desteklediği yazarların Demir Perde çöktükten sonraki nahifliklerini ortaya koyan gözlemlerine yer veriyor yazar. O ünlü “halk düşmanı” suçlaması, bizim gibi ülkelerde bazen “komünist”, bazen de “mürteci” suçlamasıyla bir yerde buluşuyor. (Bu suçlama elbet günümüzde yeni içerikler kazandı.) “Önce dinî muhafazakârlık, sonra yenilikçilik (ceditçilik), sonra Panislamizm, ardından Pantürkizm ve nihayet Özbekizm!” 30’lu yıllarda Türkiye’de olduğu gibi Sovyetler’de de İslam’dan çözündürülen bir Türkçülük (aslında farklı formatlarda oluşturulan Türkçülükler) devlet kanalıyla desteklenir.

“Türk” esasında kavmii, etnik bir ad değil, siyasi bir isimlendirmedir. “Üremiş, meydana çıkmış, şekillenmiş, gelişmiş, kuvvetli” anlamlarına gelmektedir; Moğolların bir kısmının Türkleşme sürecini anlatırken Doğan bunun altını çiziyor. Ortak öz ise kanla, kafatasıyla değil, sürekli dolaşımda bulunan destanlarla, sembollerle, âlimlerle, evliyaların menkıbeleriyle, türbelerle mescitlerle mevcudiyetini sürdürecektir. Öyle ki Özbekistan’da, 10. yüzyıldan kalma ahşap direkli ve çatılı Cuma mescidinin sütunları arasında dolaşırken kendinizi Ankara’da Aslanhane Camii’nde veya Afyon Ulu Cami’de sanmanız mümkün.

Daha önce yayımlanan İran’ı konu aldığı Türkiye-Türkistan Gergefinde İran isimli eserinin ardından Doğan, bir tarihi ve coğrafyayı bütünleme yönünde farklı bir esere imza atmış.

Orta Asya’dan Batı’ya doğru, Timur gibi yıkarak var olmayı hedeflemiş liderlerin yanında, Uluğ Bey misali astronomi alanında çığır açmış bir bilgin hükümdarı da içine alacak genişlikte bir dalgalanmadır söz konusu olan. Uluğ Bey doğduğunda dedesi Timur Türkiye’de, Mardin’dedir. “Geceleri yıldızlarla alışveriş mesafesi alabildiğine yakın ve taş işçiliğinin namütenahi yorumundan ibaret bu tarihî şehir, acaba Uluğ Bey’i hâlâ hatırlar mı...” diye soruyor yazar.

Kitapta, “Gökkuşağının altından geçince...” gibi bir bölümü okurken, Özbekistan’da, insanları hariç konserve edilmiş gibi görünen, hiçbir modern yapının bulunmadığı Hive kentinin sokaklarında gezinir gibi oluyorsunuz. Ve Orta Asya’ya sığamaz olan Türk boylarının Batı’ya, sürekli Batı’ya doğru süren yüzyılları bulan yolculuğunu, göçeyleyen kervanları, aşiretlerin yurtlanma çabasını paralel okumalarla takip ederken, kitabın son sayfalarına geldiğinizi fark etmiyorsunuz bile.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89