• BIST 83.067
  • Altın 146,530
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 2 °C
  • Diyarbakır -1 °C
  • Ankara -7 °C
  • İzmir 2 °C
  • Berlin 1 °C

Teşekkürler AKP, Teşekkürler Erdoğan…

Fehim Işık

Görünen o 2011 yılı seçimleri Türkiye demokrasisi ve özgürlükler açısından da ciddi bir sürecin dönemeç noktalarından olacak. Bunun mimarı da hiç kuşku yok AKP…

Türkiye’de halkın sağduyulu olduğuna, doğruyu gördüğünde onamak ve desteklemek için adım attığına artık hiç kuşkum yok.

Onca yıldır devam eden çatışmalara, ölümlere, faili meçhul cinayetlere, köy yakmalarına, göçertmelere ve provokasyon girişimlerine rağmen Türkiye’de halklar karşı karşıya gelmedi.

Kürtlerin ölülerini ‘teröristlerle aynı mezarlıkta yer almayız’ diyerek mezarlarından çıkarıp tahammülsüzlük bile gösterenler oldu. Yine de Kürtler ve tabi duyarlı diğer halklar bunu gerekçe yapıp intikam histerisine girmediler.

Deyim yerindeyse Kürtler, Türkler, bu ülkenin ilerici, demokrat, aydın halkları, insanları, solcu, liberal veya dindar olarak ayrılmadan sağduyunun peşinden gitti. Bu sağduyu herkese işaret oldu, bir avuç ırkçı, faşist kesim dışında geniş bir kesimin kendi siyasetini belirleme noktasında yol gösterici oldu.

Mevcut sistem partileri içinde, zaman zaman, hatta çoğu zaman geri dönüşler ve yalpalamalar yaşasa bile Türkiye halklarının sağduyusunu en iyi gören ve okuyan AKP oldu. AKP adım adım bu sağduyulu insanların desteğini de alarak, sorunun çözümü için diğer partilerden farklı adımlar attı.

Başbakan, ‘Kürt sorunu benim de sorunumdur,’ derken, Türkiye’nin sağduyulu kesimlerine hitap etti. Cumhurbaşkanı, ‘Güzel şeyler olacak,’ derken, Türkiye halklarının artık çatışma ve ölüm istemediğinin altını çizdi; onların taleplerine rehber oldu. İçişleri Bakanı Kürtlerle, aydınlarla, yazarlarla, sivil toplum yöneticileri ile, sanatçılarla konuştuğunda ‘Sorunun çözümü için hepimiz elimizi taşın altına koymalıyız,’ derken hiç kimse onun samimi olmadığını söylemedi. Herkes, ama neredeyse herkes, hatta önemli oranda BDP’liler bile söz birliği etmişçesine ‘AKP’nin her şeye rağmen çözüm için diğer sistem partilerinden farklı bir süreci izlemeye başladığını, adım attığını’ söylemeye başladı. ‘Ergenekon Davası’ sürecinde yaşananlar, generallerin tahtlarının sarsılması, 12 Eylül’ün en yerleşik kurumları olan ordu ile yargının ellerinin zayıflatılması, AKP’ye dönük bu desteğin giderek artmasını sağladı. 12 Eylül referandumunda beklenenin üstünde bir oyla Anayasa değişikliklerinin kabul edilmesinin en önemli nedeni, hiç kuşku yok bu değişim ve dönüşüm isteğiydi ve buna kim öncülük etseydi, desteklenecekti. AKP’de bu değişim sürecinin öncüsü olarak ‘hayır’ ve ‘boykot’ cephesinin topyekun girişimine rağmen beklenenin üstünde destek aldı.

Demek her şeyin bir sonu varmış. Bu sonu hazırlayan AKP, özellikle de Başbakan, seçim sürecinde yaşama geçirilen politikalarla sistemin diğer partilerinden ve siyasetçilerinden farklı olmadıklarını ve değişim isteklerinin karşılanması için yaşama geçirilen, geçirilmeye çalışılan her şeyi kendi ikballeri için yaptıklarını bir kez daha gösterdiler.

Teşekkürümün temel nedeni, AKP’nin ve Başbakan’ın şimdiye kadar yaptıkları değil elbette. Türkiye’deki özgürlük ve demokrasi mücadelesinin geldiği aşama AKP döneminde atılan adımları zorunlu kılmıştı ve bu adımları atmak AKP’ye nasip oldu. O, iktidarda kalmak için bu adımları atmak zorundaydı. Sonuçta, tırnak içinde yazıyorum, ‘kendi çözümleri’ dışında bir çözümü görmeyenler, ‘ne yapılacaksa ancak ben yaparım’ noktasında olanların, kendi ikballeri için yeri geldiğinde halkların iyi niyetini, değişim isteklerini nasıl kullanılabileceklerini bir kez daha bizlere gösterdikleri için AKP’ye ve Başbakan’a teşekkür etme gereği duydum.

* * *

Bu ironik teşekkür yazısını yazmaya başladığımda daha YSK kararını vermemişti; HAK-PAR seçimden bağımsız Kürt adaylar lehine çekilmemişti. Bu yazı yazılırken elimde en ciddi veri olarak AKP’nin seçimde Kürtlere karşı geliştirdiği politika ile seçim sürecine bağımsız adaylarla girecek Emek ve Demokrasi Bloğunun kamuoyuna da yansıyan yaklaşımları vardı. Kendi Kürt milletvekillerine bile tahammül edemeyen, onların üstünü çizerek tamamen Erdoğan tandanslı milletvekilleriyle seçime giren AKP, seçim beyannamesinde de Kürt sorununun üstünü çizmişti. Deyim yerindeyse AKP bu seçimde, tarihinin en ciddi ricatını yapmıştı. BDP ise tüm eksik ve aksaklığına, özellikle kendisi dışındaki Kürt muhalefetine karşı geliştirdiği olumsuz tutuma rağmen geçtiğimiz seçimlerden daha ileri adımlar atmış, geniş bir muhalefet bloğunun bağımsız adaylar olarak seçimlere katılmasına öncülük etmişti.

Daha YSK kararı açıklanmadan HAK-PAR bağımsız Kürt adaylar lehine seçimlerden geri çekilme kararı aldı. Hemen ardından YSK’nın kararı kamuoyuna yansıdı. HAK-PAR’ın kararının olumlu sonuçlarını görmeden gelen YSK kararı, üzerinde özellikle durulması gereken önemli bir karardır. Birileri daha karar açıklanır açıklanmaz bunun bir Ergenekon oyunu olduğunu ve ülkeyi karıştırmak için özellikle alınmış bir karar olduğunu dillendirmeye başladı. İcazetli AKP yandaşlarının bu tutumu doğru değil. 163 ordu mensubunu Silivri’ye gönderebilecek kadar özel yetkili savcılarla yargıya müdahale edebilen bir AKP, isteseydi daha seçimlerden aylarca önce Türkiye’nin demokratik bir seçime gitmesinin önünü açabilirdi. “Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir,” derler. Seçimlere 1-2 yıl kala seçim barajını kaldırır veya makul bir seviyeye çeker, böylece gelecek dönem değişime imza atacak en geniş temsil kabiliyetine sahip bir meclis oluşumunu sağlayabilirdi. Ama AKP bunu yapmadı. Çünkü AKP’nin ve liderinin ikbali riske girebilirdi; çünkü birilerinin başkan olmasının, devletin başına taşınmasının önü kesilebilirdi. Oysa ne kadar heyecanlanmıştık(!), Başbakan, “Açılım bizi iktidardan etse bile devam edeceğiz,” dediğinde. Nerden bilebilirdik ki iktidarın ve nimetlerinin bu kadar tatlı olduğunu(!).

* * *

Bu yaşananlarla Kürtler de bir noktaya geldi. En azından bu dönemde, Kürtlerin değişimin motor gücü olma özelliklerini korumaları ve geliştirmeleri için parlamentoya ihtiyaçlarının olmadığı bir kez daha açığa çıktı.

Elbet sorunun demokratik çözümü için parlamento önemli bir zemindir. Elbet Anayasa ve yasalar parlamentonun marifetiyle değişecek. Elbet demokratik zeminin önemsendiği bir dönemde değişimi sağlayacak temel güç parlamentodur. Ama görünen o seçim sisteminin antidemokratik yaklaşımları korundukça parlamentoda Kürtler tu-kaka edilmekten başka hiçbir işe yaramayacaklar.

Hal böyle iken seçimlerin ve dolayısıyla parlamentonun antidemokratik özelliklerini göz önünde tutan Kürt hareketi kendine yeni bir rota çizebilmelidir. Bu rotanın başında gelen Kürt hareketinin birliğidir. Bunun nesnel zemini vardır.

En azından bugün için parlamento ve dolayısıyla milletvekilliği koltukları göz ardı edilebilir. Hatta parlamento ve milletvekilliği koltukları göz ardı edilmese bile bu yönde adımlar atılabilir ve atılmalıdır.

Örneğin kısmi bir değişikliğe giderek Kürt hareketinin en geniş kesimini kendi çatısı altında toplayacak olan DTK, yeni sürecin öncü kurumu olma özelliğini kazanabilir.

DTK kurulurken, daha çok BDP tandanslı kadroların ve kurumların organizasyonuna dönük bir kurum olarak şekillendi. Bu durum, siyasal parti ile DTK arasında da yönetimsel sıkıntıların oluşmasını sağladı. Yeni dönem hem DTK’nin kendi sorunlarını aşabileceği, hem de Kürt hareketinin bütününü kendi çatısı altında toplayacağı bir zemini oluşturabilir. Giderek Türkiye demokrasi güçleriyle buluşulabilecek güçlü bir zemini de yaratabilir. Başta da dediğim gibi bunun nesnel zemini vardır ve istenirse kısa zamanda gerçekleşebilir.

BDP seçimlerden çekilsin veya çekilmesin, gösterilen bağımsız adayların tümü seçilip seçilmediklerine bakılmaksızın DTK Meclisinin üyeleri ilan edilirler. Bunlar Kürt halkının seçilmiş temsilcileri olarak kabul edilirler. Akabinde hiç bir kesimin dışarıda kalmayacağı geniş bir birliktelik zemini ile HAK-PAR, ÖSP, KADEP, TEVKURD, Rizgarî, Lêgerîna Demokratên Kurd, diğer Kürd ve Kürdistani arayışlar, hareketler, sivil kurumlar, hatta yerel dernekler ve bunların oluşturdukları platformlar, tekil siyasetçiler, sanatçılar, aydınlar, şairler ve yazarların katılımı ile makul sayıya ulaşmış bir bölgesel iradi gücün oluşumuna gidilir. Bu bölgesel iradi güce DTK dışında bir başka ad aramaya, tanımlama yapmaya da gerek olmadığı inancındayım.

Böylesi ciddi bir girişimin dünya kamuoyu tarafından desteklenmesi, hiç kuşku yok bu oluşumun sivil ve demokratik mücadele yöntemlerini benimsemesiyle olur. Sivil İtaatsizlik eylemleri bunun en iyi örneğidir. Bu aşamadan sonra Kürtleri ciddi anlamda kabul edilebilir noktaya taşıyacak temel güç de demokratik mücadele ve eylemlilik süreçleridir. Tam da bu dönem, ‘düz ovada siyaset’ dönemidir ve bunun başını da pekala DTK çekebilir.

Kürtlere karşı onlarca oyunun sahnelenmeye çalışıldığı, Kürtlerin ısrarla demokratik mücadele yöntemlerinin dışına itilmeye çalışıldığı bir dönemde Kürtlerin daha aktif bir biçimde demokratik mücadeleyi, sivil itaatsizliği, birlikte mücadeleyi geliştirmeleri gerekir. Sorun parlamentoda olup olmamaktan öte, etkin ve demokratik bir güç olabilmektedir. Kürtler ulusal demokratik mücadele örgüsünde bunu başarabilecek noktaya gelmiştir.

Başta da yazdığım gibi, elbet Kürtlerin parlamentoda güçlü bir biçimde bulunmaları önemlidir. Ama bunu Osmanlı oyunlarıyla engellemeye çalışacaklarsa, 80 yıl parlamentoda bulunmadan mücadele veren Kürtler, bir dönem daha parlamentoda yer almadan mücadele verebilecek ve mücadelelerini özgürlükle taçlandırabilecek konumdadırlar. Ülkenin tüm cezaevlerini Kürtlerle doldursalar bile, çocuklarımızı, gençlerimizi katletmeye devam etseler bile Kürtler özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinden vazgeçmeyeceklerdir.

Bunu göstermenin zamanı gelmiştir.

  • Yorumlar 6
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89