• BIST 89.955
  • Altın 145,546
  • Dolar 3,5984
  • Euro 3,9105
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 12 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 14 °C
  • Berlin 7 °C

Tembellik Hakkı

Ersin Tek

‘‘Sevme, içme ve tembellik dışında,
Tembellik edelim her şeyde.’’
(Lessing)

Yazının başlığı, Fransız sosyalizm tarihinde, Marksizmi ülkeye ilk getiren düşünür ve eylem adamı Paul Lafargue’un ‘Tembellik Hakkı’ kitabından ç/alıntılanmıştır.

Soma’da yaşanan vahşetten sonra, bu kitabı yeniden okumak nasip oldu..

Bu kitap, kapitalist düzenin kıyasıya bir eleştirisi, devrimci yazının başyapıtı, sosyalizmin klasiği olması niteliğiyle, Komünist Manifesto'dan sonra, tüm Avrupa dillerine en çok çevrilmiş olma onurunu taşıyor. Kimilerine göre, bu yapıt, yalnızca sosyalizmin değil, Fransız yazınının da klasiğidir. 1880'de Egalité dergisinde bölüm bölüm yayımlanan, sonra da 1883'te kitaplaşan bu "saldırı yapıtı", 1905-1907 arasında, Çarlık Rusyası'nda 17 baskı yapmış ve Lenin'e bakılırsa, 1917 Ekim Devrimi'nin kotarılmasında büyük etkisi olmuştur.

Paul Lafargue intihar etmeden önce, ardında serbest rekabetçi kapitalizmin işçi sınıfını acımasızca sömüren çalışma koşullarını eleştiren bu önemli kitabı bırakıyordu.

Kitabın adını duyanlar tembellik deyince şöyle yan gelip yatmaya uygun bir yaşamı düşünebilirler, ama öyle değil. Paul Lafargue emek vermeden insanca bir yaşam elde edilemeyeceğini çok iyi biliyordu ama Lafargue’nun (sosyalistlerin bile çalışma zorunluluğunu insanlık dışı noktalara vardırdığı bir dönemde) tembelliği savunmasının gereği, yetişmiş olduğu 1850’li yılların acımasız çalışma(sömürü) koşulları ve çevresidir. O yıllarda işçi kitlelerinin insanlık dışı bir ortamda bulunmaları ve öldürücü çalışma koşulları, doğal olarak Lafargue’nun tepkisini çekmiştir.

Ayrıca Paul Lafargue ve başka sosyalist düşünürlerden çok önce, tembellik, yani boş zaman hakkını J.J.Rousseau dile getirmişti: ‘‘Halkın, ekmeğini kazanmak için harcadığı zamandan başka zamanı yoksa, yazık. Ekmeğini sevinçle yiyebilmesi için de zamanı olması gerek. Yoksa, uzun süre kazanamaz olur ekmeğini. Halkın çalışmasını isteyen şu adaletli ve iyiliksever tanrı, onun dinlenmesini de ister. Doğa da halkın aynı zamanda çalışmasını ve dinlenmesini; didinmesini, aynı zamanda da haz duymasını ister. Çalışmaya karşı duyulan tiksinti, yoksul insanların çalışıp uğraşmaktan daha fazla bunaltır.’’

Rousseau ve Lafargue, her vicdanlı insanın yapması gereken şeyi yapıyorlardı; çalışmaya değil, insanı insanlıktan çıkaran aşırı çalışmaya karşı çıkıyorlardı.

Lafargue’ye göre, 19. yüzyıldan beri işçi sınıfının başına bela olan şey "aşırı çalışma”ydı. Bu tempo, işçileri her türlü düşünsel yozlaşmaya, organik rahatsızlıklara götürüyordu. Bu yalnızca bir kötülük değil, aynı zamanda delilikti. İşte Lafargue, işçileri, bellerini büken bu delilikten kurtarmaya çalışıyordu. Haklı olarak diyordu ki:

‘‘Kapitalist uygarlığın artık tamamen egemen olduğu ulusların işçi sınıflarını garip bir çılgınlık sarıp sarmalamıştır. Bu çılgınlık, iki yüzyıldan beri, zaten acılı insanlığı inim inim inleten bireysel ve toplumsal yoksunluklara yol açmaktadır. Bu çılgınlık, çalışma aşkı; bireyin, onunla birlikte çoluk çocuğunun yasam gücünü tüketecek denli aşırıya kaçan çalışma tutkusudur. Rahipler, iktisatçılar ve ahlakçılar bu akıl sapıncına karşı çıkacak yerde, çalışmayı kutsallaştırmışlardır. Bu gözü kapalı, bu dar kafalı adamlar, Tanrılarından daha bilge olmaya kalkıştılar; bu güçsüz ve zavallı yaratıklar, Tanrılarının bile kurtulmayı istediği şeyi yeniden saygınlığa kavuşturmak istiyorlar. Ben ki, ne Hıristiyan, ne iktisatçı, ne de ahlakçıyım; onların yargılarını Tanrıların yargısına; din, ekonomi ve özgün düşünce konusundaki vaazlarını da, kapitalist toplumdaki çalışmanın korkunç sonuçlarına havale ediyorum. …’’

Lafargue, kapitalizmin ardına saklandığı toplumsal ahlak kuramlarına(bugün de kendi ihmallerini/ahmaklıklarını ‘yüce görevler’, ‘takdir-i ilahi’, vs. diye yutturanlar) saldırmakta, eleştirmekte, küçümsemekte haklı idi. Kapitalist toplumdaki bu aşırı çalışma, her türlü düşünsel yozlaşmanın, her türlü uzvi bozukluğun ve aşağılanmayı içselleştirilmenin nedeniydi.

‘‘Ne var ki, işçi sınıfı, bütün uygar ulusların üreticilerini bağrında toplayan o büyük sınıf, bağımsızlaşarak insanlığı kölece çalışmadan kurtaracak ve insan-hayvani özgür bir varlık durumuna getirecek olan isçi sınıfı, tarihsel görevini unutup içgüdülerine ihanet ederek, kendini çalışma dogmasına kurban etmiştir. Cezası sert ve korkunç olmuştur. Tüm bireysel ve toplumsal yoksulluk, çalışma tutkusundan doğmuştur.

Çalışın, çalışın işçiler, toplumsal serveti ve kendi yoksulluğunuzu artırmak için çalışın. Çalışın ki, daha da yoksullaşarak daha çok çalışmak ve yoksullaşmak için birtakım nedenleriniz olsun. Kapitalist üretimin acımasız yasası budur iste’’ diyordu Lafargue.

Diyordu demesine ama Soma’da yaralı kurtulan işçi, ‘çizmelerim sedyeyi kirletiyor, isterseniz çıkartayım’ diyecekti; devletin kendisine ilk defa böyle değer verilmesine, ilgi gösterilmesine şaşıracak, bu haklı ve azıcık olan ilgiye/değere(devletin yapması gereken bir vazifesi sadece) bile kendini layık görmeyecek ve kendi varlığını kirli ve katil kapitalist sisteme(devlete ve patrona) adamış olacak olan gariban işçi…

Türkiye’de işçinin bu kadar zavallı bir halde(zihinsel yapıya sahip) olması normal; Türkiye’de işçiler çalışma hayatında demokrasiye kendilerini tam adapte etmemişlerdir. Emek-sermaye münasebetlerinde demokratik kuralların ihlaline imkân ve fırsat tanırlar. İşçiler işyerlerindeki yöneticileri ile aralarındaki haberleşme(itirazları, önerileri, istekleri, vs.) demokratik bir disipline uygun bir usulde gerçekleşmek yerine, hiyerarşik bir diplin(taşeronlaştırma) gereği dikey usulde gerçekleştiriyor; devlet, patron, ya da müdür işçisinin sesini duymuyor ve yüzünü hiç görmüyor. Böylece işyerlerinde problemler, ihtiyaçlar, istekler,  ihtilaflar çoğunlukla çözülemiyor. Çünkü ikili temaslar gerçekleştirilemiyor, taraflar bir araya gelemiyor. İşçiler kendi dertlerini, isteklerini ve tenkitlerini açık ve özgürce ifade edemiyorlar. Türkiye’de yöneticiler başkalarına az güven duyarlar ve yetkilerini kolay kolay astlarına devretmezler ve yöneticilerin bedeni emek sarfederek çalışmaları ayıp sayılıyor. Bir başbakanın, bir bakanın, bir patronun ya da bir müdürün kendi ayakkabılarını boyaması, kendi işlerini kendisinin yapması çok ayıp ve aşağılık bir durum olarak kabul edilebiliyor. Türkiye’deki işçilerin, odacıların, kapıcıların ve hatta memurların vazifeleri arasında amirlerinin ayakkabılarını boyamak, ayaklarını yıkamak, paltolarını tutmak, her türlü kirli işini yapmak, tokat yemek, küfür yemek, fırça yemek gibi özel işler de bir hayli önemli yer tutuyor…

Bu acı gerçekler, Türkiye’deki klasik sağ(devletçi) kültürün sonuçlarıdır. İslam ve müslümanlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü, hür düşünce, serbest tenkit, hak arama özgürlüğü, korkusuz bir biçimde yöneticilere itiraz etme(İmam Ömer’e(r.a) herkesin içinde korkusuzca had bildiren siyah kadın, vs.), çalışanlar ile çalıştıranlar arasındaki doğrudan yatay haberleşme, İslamın vazgeçilmez bir parçasıdır ve Türkiye’deki klasik sağ kültürle taban-tabana zıttır.

Paul Lafargue’nin serzenişiyle bitirelim yazıyı:

‘‘Çağımız, çalışma yüzyılıdır, diyorlar; aslında acının, yoksulluğun, kokuşmuşluğun yüzyılıdır.

İşçi erkek, kadın ve çocuklar, yüz yıldır, binbir zahmetle acının çarmıhlı tepesine tırmanmakta. Eskiçağ köleliğinin hazır ve canlı örneği İsa gibi. Yüz yıldır, zor altında çalışmakta, kemiklerini kırmakta, etlerini örselemekte, sinirlerini kırbaçlamakta. Yüz yıldır açlık bağırsaklarını burmakta, beyinlerini sanrılara salmakta...

Ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!’’

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89