• BIST 108.197
  • Altın 153,753
  • Dolar 3,8399
  • Euro 4,5165
  • İstanbul 15 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 17 °C
  • Berlin 4 °C

Tek adamlığın vebali

Hidayet Şefkatli Tuksal

Pazar gününden beri AK Parti kongresini ve onun genel başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı konuşuyoruz. Gerek eleştiri, gerek övgü ya da ikisini de içeren değerlendirmeler bağlamında kendisinden bu kadar bahsettirebilmesi, kabul etsek de etmesek de siyasi bir başarı. Pazar günü yüksek düzeydeki koruma tedbirleri sebebiyle binaya girmekte biraz zorluk çeksek de, STK kontenjanına ayrılmış sıralardan kongreyi izleyebildik. Ben o salonda, Sayın Erdoğan’ı çok başarılı bir orkestra şefi konumunda gördüm. Konuşmaya giriş olarak seçtiği şiir, hem şairinin hem de okuyanın yürek gücünü taşıyordu ve o duyguyu salondaki pek çok insana geçirebildi. Şiir bittiğinde gözlerini silenler arasında ben de vardım. O yüzden şiiri küçümsememek lazım. Üstelik şiir bazen yalnızca bir şiir değildir, ondan çok daha fazla bir şeydir ki, o gün de öyleydi. Sezai Karakoç, 80’lerin dindar üniversiteli neslini en çok etkileyen şairlerden ve düşünce adamlarından biridir. Bir yürek ve düşünce mimarıdır. Onu bizler ya da özelleştireyim benim için bir başvuru kaynağı hâline getiren şey, Doğu-Batı mücadelesinde, Doğulu kodları yeni bir duyuş ve yeni bir dille ifade etmesi ve bunu yaparken “yürek zihin korelasyonunu” bana göre mükemmel bir şekilde kurabilmiş olmasıdır. O bu mücadelenin “celalli/hoyrat” seslerinden biri değildi. Batı’yı eleştiriyordu ama yok saymıyordu ve yok olmasını dilemiyordu. Doğulu ve İslami kodları da, fıkıh esaslı bir şeriatçılıktan çok ötede, ilahi iklime açılmış gönül kapısından gelen ilhamlara dayanıyordu. Bu yüzden sevdik ve saydık onu, kendisine değilse de kitaplarına öğrenci olduk. Karakoç bence hep bir münzevîydi; şimdi de öyle. Misyonuyla özdeşleşmiş “Diriliş” isimli bir siyasi partisi olsa da, ara sıra basın bildirileri yayımlasa da, o hâlâ bir münzevî. Buradan hürmetlerimi sunuyorum kendisine...

Kongrede, orkestra şefinin gücü, aslında herkesin bildiği ve konuştuğu bir olguyu daha bariz hâle getirdi: “Tek adamlık” meselesi... Kongreden iki gün önce katıldığım bir akşam yemeğinde, parti kurucuları arasında yer almış ve ilk dönem bakanlık da yapmış, hâlâ partide görevi bulunan ağır toplardan biri de vardı. Ona, “ustalık dönemini” nasıl buluyorsunuz diye sorduğumda, “Biz yola çıkarken, asla ‘tek adamlık’ olmayacak diye ilke kararı almıştık, e şimdi sen düşün ne durumda olduğunu” diye cevap verdi. Ben bu cevabı beklemiyordum gerçekten, şaşırdım. Çünkü ben, tâ en başından beri, Tayyip Bey’in şefliğini kabul eden bir ekip olarak bakıyordum AK Parti’ye. Ama demek ki pek de öyle değilmiş. Hatta, olur da ileride böyle bir durum ortaya çıkarsa diye, ilke kararı bile almışlar, ama karar hükmünü icra edememiş demek ki.

Fakat ben bu “tek adamlık” konumunu sadece Erdoğan’ın başarısı/vebali olarak görmüyorum. Erdoğan’ın referans olarak aldığı dînî literatürün yanı sıra, saflarında yetiştiği Milli Görüş siyaseti, “emir” statüsüyle “tek adam”lığı zaten onaylayan meşrulaştıran iki kaynak durumundadır. AK Parti kurulduğunda alınan ilke kararıyla bu statü (emirlik statüsü) terk edilmiş olsa da, Erdoğan’ın mahkûmiyetiyle ve siyasi yasaklı kılınmasıyla başlayan süreç, ister istemez onu ekibin içinde “yıldız”laştırmıştır. Sonraki süreçte, kişisel karizmasının sahip olduğu büyük oy gücünün fiilen ortaya çıkmasının yanı sıra, AB üyeliği girişimlerinin sonuçsuz kalması da, ona başlangıçtaki ilkelere sadakatten ayrılma cesaretini vermiş olmalı. Ayrıca, kongre günü salonda şahit olduğumuz gibi, genel başkanın belirlediği o tek listeye 1500’e yakın delegenin, büyük ölçüde “kabul” oyu vermiş olması, “tek adamlık” meselesini sorun olarak görmeyen bir parti örgütünün varlığına delalet etmektedir. Yani mesele sadece Erdoğan’ın şahsıyla açıklanamaz, bir vebal varsa bu işte, bu sistemi kabul eden binlerce kişinin varlığı da dikkate alınmalıdır. Ben kendi adıma, bu tabloyu anlamaya, değerlendirmeye çalışırken, geleneksel aile yapımızda hâlâ etkili olan bir tutumun, “baba figürü ve otoritesi”ne atfettiğimiz önemin, yüklediğimiz meşruiyetin izlerini görüyorum bu manzarada. Vaktiyle Demirel de böyle bir teveccühe mazhar olmuştu “baba”lık sıfatıyla, ancak Erdoğan bu sıfatı hiç kullanmasa ve hatta kendisini “hizmetkâr” olarak tanımlasa da, demek ki görevini yapan bir “baba/ devlet adamı” olarak algılandığı için, otoriterliği ve tek adamlığı kitleler nezdinde bir sorun olarak görülmüyor. Bu durumda, ne kadar sistem eleştirisi yaparsak yapalım, demokratikleşme meselesi henüz kitleler için “gerçek bir ihtiyaç” konumunda değil. Belki mesaimizi artık sistem ve Erdoğan eleştirisi yerine, demokratikleşmenin nimetleri üzerinde yoğunlaştırmamız gerekiyor. Artık AK Parti’yi, hükümeti, Başbakan’ı ikna çabaları yerine, yurdum insanını demokratikleşme üzerine düşündürecek tartışmalar yaratmak, bunun sağlayacağı imkânlar üzerinden yol almak gerekiyor. Acizâne aklımın erdiği bu şimdilik!

  • Yorumlar 3
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89