• BIST 97.533
  • Altın 145,781
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • İstanbul 17 °C
  • Diyarbakır 20 °C
  • Ankara 12 °C
  • İzmir 17 °C
  • Berlin 22 °C

Tartışma, tahammül, eleştiri ve hoşgörü

Ferda Çetin

Geçen hafta ANF'de İsmail Beşikçi'nin bir yazısına yönelik bir eleştiri yaptık. Bu yazıya ilişkin birçok tepki verildi. Bu tepkilerin ezici çoğunluğu yazıdaki iddialarımızı doğruluyor.

Yazının özeti şuydu: Beşikçi'nin PKK'ye ilişkin değerlendirmeleri artık eleştiri sınırlarını aşar niteliktedir. Görüşlerini Öcalan ve PKK karşıtlığı üzerinden inşa ediyor. Bunu yaparken de Barzani'yi ve KDP çizgisini model gösteriyor. Dolayısıyla Beşikçi, artık bilim insanı kimliğinin dışında, taraftır ve politik bir anlayışı temsil ediyor. Söz konusu yazıda, hakaretamiz ve küçük düşürücü hiçbir ifade yoktur. Beşikçi'nin yazdıkları eleştirilmiştir.

Tepkiler ağırlıklı olarak iflas etmiş Kürt örgütlerinden ve bu örgütlerle birleşen "eski PKK'li"lerden geliyor. Bir dönem PKK mücadelesinin içinde yer almış; sonrasında hareketten kopmuş, ama kopuşunu kendisiyle değil de güya mücadele çizgisiyle izah etmeye çalışanlardan... Çünkü bu kategorideki "eski PKK'li"ler hala eski itibarlarını koruyarak topluma "öncülük" yapacaklarını sanıyorlar. Bu sanı, gerçekle yüzleştiklerinde, nakavttan kalkmış boksör gibi havaya yumruk sallamalarına yol açıyor. Artık siyasetten, mücadeleden el etek çektiği halde hala mücadele ediyor görüntüsü verme psikolojisi… "Biz de zamanında PKK'liydik, ama bizim zamanımızdaki PKK çok iyiydi. Biz ayrıldıktan sonra her şey bozuldu" psikolojisi…

Oysa devrimcilik bir hobi değil, yaşam biçimidir. Devrimcinin görevi en önde, halkla birlikte, sonuna kadar mücadele etmektir. Agorayı terkettiği an, halkla ilişkisi kesilir ve devrimciliği biter. Bu durumda geriye iki yol kalır: Birincisisi kendi emeğine de yabancılaşmadan mücadeleyi desteklemek, iyi bir yurtsever olarak kalmak; ikincisi, kendi pozisyonunu ve yetersizliğini gizlemek için harekete ve önderliğine düşmanlık yaparak sistem ve egemenler nezdinde bir "itibar" tesis edebilmek. İkinci seçeneği tercih edenler, karşı-devrim cephesi içinde yer alırlar; fırsat ve şartlar oluştuğunda da kontralaşırlar.

Karşı-devrim saflarında birleşenlerin en belirgin özellikleri, mücadele azmini ve kararlılığını yitirmiş olmalarıdır. Dolayısıyla sistem dışında, alternatif bir yaşam niyetleri ve iddiaları da yoktur. Bunlar, örgütlü mücadele içinde geçen yıllarını "heba edilmiş zaman" gibi görürler. Kendileri için yeni bir yaşam alanı yaratmaya çalışırlar. Bu konuda geniş olanakları ve zengin seçenekleri yoktur.

O nedenle, bin yılın buluşu(!) internet sitelerinde, hepsi bir çırpıda "yazar" ve "fikir adamı" oluverdi. Öyle ki neredeyse her eve bir "köşe yazarı" düşecek bir fikir patlaması(!). Kendileri gibi olan ne kadar şahıs, çevre varsa buluşuyorlar. Bir zamanlar Kürdistan'ı özgürleştirme iddiasıyla yola çıkıp da bugün bir internet sayfası açmayı en büyük meziyet sayan eski PKK'liler ve eski "örgüt"ler aynı cephede. Birbirlerine iltifatlar diziyor, birbirleri için "itibar" alanları açmaya çalışıyorlar. Cephe epey renkli: Eski PKK'liler, eski Troçkistler, eski TKP'liler, eski Kaypakkayacılar, eski Rizgariciler, eski baro başkan adayları, PSK'liler, eski ve yeni tırşıkçılar, TRT Şeş dublajcıları, kendi yazdıkları yazıların altına sahte isimlerle methiye düzen küçük insanlar…

Ne kadar zengin bir ortaklık değil mi?

Öcalan'a ve PKK'ye hakareti ve küfretmeyi düşünce ve ifade özgürlüğü; bu saldırılara yanıtı da hakaret, eleştiriye tahammülsüzlük ve tehdit diye tanımlayan epey "tarafsız"ın varlığını da öğrenmiş olduk. Bilinmelidir ki, devrim karşıtlarına karşı hoşgörüsüzlük devrimci bir görevdir. Bizim için bu çevrelerin sahteliklerini ve bayağılıklarını teşhir etmekten, bunların huzurunu bozmaktan daha keyifli bir eylem olamaz.

ANF'deki yazımıza yönelik bir eleştiriyi de Demir Küçükaydın, önceden yazdıklarını referans göstererek yapmış. Beşikçi'nin açıktan yaptığını Küçükaydın daha ince bir tarzda yapıyor. Küçükaydın, Öcalan'ın bugün ulaştığı önderlik düzeyini, tesadüfler perisinin kendisinden esirgediği ama Öcalan'ın başına kondurduğu "şans tacı" sayıyor.

Yazısının özeti: "Her şeyi en iyi ben bilirim, herkesten önce ben görürüm. Öcalan da, PKK yöneticileri de bu işlerden anlamazlar, yürüttükleri mücadeleyi de tesadüfen yürütüyorlar, beni dinlemedikleri için bir gün pişman olacaklar…"

Küçükaydın'ın ruh hali ve psikolojisi tam tamına böyle.

Nazan Üstündağ'ın deyimi ile, "kendini bütüncül bir umut, bir geçmiş hesabı, bir gelecek vaadi olarak temsil edebilme" özelliklerini yitirdiğinde insan, gerçekliğinden kopar ve kendisini abartır. Böylece bütün söyledikleri de anlamsızlaşır. Çünkü toplum ne yazdığınıza veya ne konuştuğunuza değil, ne yaptığınıza ve nasıl yaşadığınıza bakar. Küçükaydın'ın anlamak istemediği ve değersizleştirmeye çalıştığı huzursuz edici gerçek de bu.

  • Yorumlar 8
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89