• BIST 82.656
  • Altın 147,550
  • Dolar 3,7843
  • Euro 4,0339
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 15 °C
  • Berlin -3 °C

Tarih felsefesi ve mülkiyet algısı

Ersin Tek

Bir önceki yazıda, çevremizdeki bunca tutarsızlığa, kirliliğe, samimiyetsizliğe, yalana, çatışmaya, savaşlara sebebiyet veren şeyin temelde mülkiyet algısı olduğunu; doğru anlaşılması ve konuşulması gereken şeyin bu olduğuna dikkat çekmiştim. 

Ve yazıyı şu sözlerle bitirmiştim: ‘‘Savaşı dünyamızdan tamamen silmek zor belki, ama yine de adaletin, eşitliğin tarafında durarak, ulusları/insanları evrensel kardeşlikte birleşmeye çağırmak ve mülkiyet algılarında kökten bir temizliğe zorlamak en doğru yol olacak...’’ 

Bu noktaları biraz daha açmak gerekiyor sanırım. 

İnsanların sahip oldukları maddi şeylerle veya içinde bulundukları fiziksel çevreyle girdikleri ilişkilerin doğası üzerine daha çok düşünmek gerektiğine inanıyorum. İnsanların bu ilişkilerinin duygusal-düşünsel vecheleri üzerine daha derin ve doğru sorgulamalar yapılması bir başlangıç olacak ve zorunludur. 

İnsanın düşüncelerinin-duygularının temelinde bir sahip olma dürtüsünün yattığını ve insana karşı saklı duran bilinçaltı kutusundaki şeylerin mülkiyet algısı diye izah ettiğim şeyle birbirine bağlı olduğunu ve böylece bizleri –yaşamlarımızı- oluşturduğunu ısrarla söylüyorum. 

Varoluşsal mıdır peki bu mülkiyet algısı? 

Hayır, varoluşsal değildir. Sonradan oluşmuştur. 

Mülkiyet algısı, ortak mülkiyetten özel mülkiyete, sınıflı topluma geçiş; köleliğin, emek sömürüsünün, aşağılamanın, yok etmenin başlamasıyla, devletin ortaya çıkışı ve iktidar savaşımlarıyla; doğanın ve kurulu düzenlerin gelişmeye engel yapıları karşısında tarihini/algısını yaratan/öğrenen/içselleştiren/yalnızlaşan/yabancılaşan insanın serüvenidir. 

Tarih bilincini doğru kuramayanlar, insanın nereden gelip nereye gittiğini bilmeyenler, evreni, insanı anlamaya çalışmayanlar, bu mülkiyet algısını anlamakta zorluk çekecektir. 

Öncelikle ‘tarih felsefesi’nin ne olduğu ve ne işe yaradığını bilmemiz gerek. Felsefe, bir bütün olarak dünya üzerine düşünmektir. Birşeyin felsefesi ibaresi, ancak ‘o şey’ dünyanın sırf bölünmüş bir parçası değil de bir bütün olarak dünyanın bir yönü-şeylerin küllî ve zorunlu bir vasfı- ise meşruiyet kazanır. Bir tarih felsefesinden söz edilecekse önce tarihin bir meslek ya da bir spekülasyon aracından daha fazla bir şey olması gerektiği de akıldan çıkarılmamalıdır. Maalesef ülkemizde tarih bu ikisinden daha fazla bir şey olamadı hâlâ. Tarih salt bir merak da değildir; belki belirli bir türden merak, entelektüel bir meraktır ve bir bilgi biçimidir. Tarih felsefesinin görevi de, işte bu bilgi biçiminin asli niteliklerini keşfetmektir. Bundan dolayı tarih felsefesinin, tarihin kendi gelişme seyrine paralel bir seyri izlemesi tabiidir. 

Ali Şeriati’ye göre: ‘‘İslam düşüncesine göre tarih felsefesi, belirli bir determinizm üzerine kurulmuştur. Tarih, insanın kendisi gibi, yaratılışla başlayıp bütün zamana ve mekâna yayılmış diyalektik bir çelişkinin, iki zıt ve düşman kutup arasında sürekli bir savaşın hâkim olduğu kesintisiz bir olay zinciridir.’’ 

Bu zaviyeden bakılınca tarih, dünyadaki diğer gerçekler gibi bir gerçek oluyor. Belirli bir noktada başlamıştır ve kaçınılmaz bir biçimde belirli bir noktada da sona ermek zorundadır. Yani, bir amacı ve yönü olmalıdır. 

Şeriati, bu durumu izah etmek için, Adem kıssasına büyük bir önem atfeder. 

‘‘Adem kıssası, aynı zamanda, kelimenin gerçek ve felsefi anlamıyla, insanın da hikâyesidir. İnsan, ruhla balçığın, Tanrı’yla şeytanın kendi içinde mücadelesiyle başlamıştır. Başlangıç noktası, Habil’le Kabil’in mücadelesidir. Gerçek tarihin başlangıcı budur...

Bu yüzden, Adem’in kıssası nasıl insan felsefesinin kaynağı ise; Habil’le Kabil’in kıssası da tarih felsefesinin kaynağıdır. Habil’le Kabil’in mücadelesi, tarih boyunca, tarihî bir diyalektik içinde hep var olan iki zıt kutbun mücadelesidir. Bu yüzden tarih, insan gibi, diyalektik bir süreç içerir. Çelişki, Habil’in Kabil tarafından öldürülmesiyle başlar. Benim görüşüme göre Habil, mülkiyetin ortaya çıkmadığı, ilkel toplumcu, çobanlığa dayalı bir iktisadi sistemi temsil etmektedir. Kabil ise tarıma dayalı veya tekelci mülkiyete dayalı bir sistemi temsil etmektedir. Kabil Habil’i öldürmüş ve böylece mücadele başlamıştır. Tarih işte bu mücadelenin savaş alanıdır.’’ 

Kabil Habil’i neden öldürmüştür? 

‘‘Kabil’le Habil arasındaki çelişkinin kaynağı, Kabil’in, Habil’le nişanlanan kızkardeşini, kendi nişanlısına tercih etmesidir. O, Habil’in nişanlısını almakta ısrar etmiş, Hz. Adem’in onayıyla gerçekleştirilen nişanın hükümsüz sayılmasını istemiştir. İki kardeş, Hz. Adem’in huzuruna gitmişler; o da, herbirinin Tanrı’ya bir kurban sunmasını önermiştir. Kimin kurbanı kabul edilirse, o kızla evlenecek, kaybeden de sonuca razı olacaktır. Kabil hileye yeltenmiş, kurban olarak sararmış hububat sunmuş ve tabiî kurbanı kabul edilmemiştir. (Kabil’in, gerekli olduğuna inandığı zaman hileye, hatta Tanrı’ya karşı hileye başvurmasına dikkatinizi çekerim. Kabil düzeni’nin bütün temsilcileri aynı şekilde davranırlar.) Bunun üzerine Kabil tekrar hileye başvurmuş. Tanrı’nın hükmüne değil de kendi tutkularına uymayı tercih etmiş ve –kendisinden hiçbir şey istemeyen, Tanrı’ya sahip olduğu en kıymetli şeyi, en güzel devesini sunan ve kurbanı kabul edilen- Habil’i öldürmüştür.’’ 

Kıssa üzerinde düşünürken, kardeşler arasındaki çelişki ilk bakışta ‘kadın’dı. Bir yere kadar kabul edilebilir bir görüştür bu, ama biraz daha derin, biraz daha kapsayıcı düşünüldüğünde olayın bu kadar basit olmadığı ve asıl sebebin kadın değil de, mülkiyet algısı-sahip olma dürtüsü- olduğu görülecektir. 

Neden mülkiyet algısı? 

Şeriati’nin yerinde tesbitiyle: ‘‘Kabil, doğuştan kötü değildir. Özü Habil’inkiyle birdir. Hiç kimse doğuştan kötü değildir, çünkü herkesin özü, Adem’in özüyle aynıdır. Kabil’i kötü yapan, köleliği ve efendiliği doğuran, insanları kurt, tilki ve koyun haline getiren sokan insanlıkdışı düzen, sınıflı toplum ve özel mülkiyet rejimidir. … 

Kabil’in silahı ‘din’di, Habil’in silahı da dindi. Bu yüzden dinin dine karşı yürüttüğü mücadele de insanlık tarihinin demirbaşlarındandır. … Habil’le Kabil’in tarih boyunca süren mücadelesi aynı zamanda tevhidle şirkin, adalet ve eşitlikle toplumsal ve ırkî ayrımın mücadelesidir.’’ 

Habil’in Kabil tarafından öldürülmesi tarihin yönünü çizmiş ve insanlık tarihinin en önemli olayını temsil etmiştir. Bu kıssa, insan toplumun iki kolunu, iki değişik üretim tarzını anlatmaktadır. Birincisi tarz, toplum kendi kendisinin efendisidir, herkes toplum için çalışmaktadır. İkinci tarz ise, bireyler mülk sahibidir ve herkes kendi başının çaresine bakmaktadır. İkinci durumda, hırs, tutku, hile, savaş ve yok etme kaçınılmazdır. Bu tarihin, bütün çağlarda ikiye ayrılmış insanlığın, hâlâ sona ermemiş olan savaşının hikâyesidir. Habil’le Kabil’in kavgası, her kuşağın yeniden yaşadığı bitmeyen bir kavgadır. Kabil’in bayrağı, hakim sınıflar, hükümdarlar, yönetenler, mülkiyet sahipleri, soylular, aristokratlar tarafından taşınmıştır. Bunlar, zulüm, tahakküm altında tutmak, sömürmek, aldatmak ve yok etmekle meşguldürler. Habil’in bayrağı ise, yönetilenler, ezilenler, mazlumlar tarafından taşınmaktadır. Bunlar da, adalet, özgürlük, eşitlik ve gerçek inanç için mücadele vermekle sorumludurlar. 

Görüldüğü gibi, savaşın temel kaynağı egemenlik tutkusudur . Egemenlik tutkusu ise, mülkiyet algısının bir uzantısı ve de sonucudur. Dincilik, milliyetçilik, vatanseverlik, solculuk, sağcılık, ya da başka bir şey, hepsi temelde mülkiyetçiliktir. Mülkiyet algısının doğurduğu birer sonuçtur. Daha çok para, daha çok güç ve daha özel bir alan yaratma hevesidir. Ve bütün bunlar, bizi tarihin çöküşüne doğru hızla götürmektedir. Tarihin sonuna, yani tarihin başladığı o ilk an’a ilerliyoruz; Habil’in intikamını almaya… 

Bu durumda çelişkilerle örülmüş olan bu sistemin içine sıkışmış durumdayız, bir türlü dışarı çıkamıyoruz. Geriye tarihin bu iki kutbundan birini seçmek kalıyor ve bu seçimle yerini- kişiliğini, poziyonunu- belirlemek bireyin kendi sorumluluğu dahilindedir. Yapılacak doğru seçim, mülkiyet algısı dahil olmak üzere, benliğimize sinmiş olan her şey için bir çözülme, kökten bir temizlik başlatacaktır; bu kâbustan uyanmamızı sağlayacak…

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89