• BIST 83.067
  • Altın 146,627
  • Dolar 3,7912
  • Euro 4,0490
  • İstanbul 3 °C
  • Diyarbakır -2 °C
  • Ankara -2 °C
  • İzmir 3 °C
  • Berlin 1 °C

Tahrifatçılığın “SOL” versiyonu (l) (A. Hür ve E. Cilasun Örnekliğinde)

Abdullah Can

Bugünlerde, Radikal yazarı Ayşe Hür Hanım’ın Said-i Nursî’ye ilişkin bir-iki yazısına tesadüf ettim. Yazı, tek kelimeyle zehir-zemberek. Daha önce de skandal bir yazıya imza atmıştı. İlkin “Fol yok yumurta yok; niye Said-i Nursî” diye düşünürken, sonrasında anladım ki, “Hükümet”le kavgaya tutuşan çevrelerin doğal refleks ve histerilerinin tipik bir tezahürü... Hatırlayalım; parti propagandalarında Üstad, güçlü bir fenomen olarak kullanılmıştı. Özellikle de Nurcuların kahir bir ekseriyetinin, “Abiler” eşliğinde, yayınladıkları bir-iki deklerasyonla, “Falan partinin yanındayız!” demeleri, bir anda müteveffa Üstad’ı, siyaset malzemesi ve karşıt hiziplerin saldırı hedefi haline getirtti.

Net ve kesin olarak şunu söylemek zorundayım; Asyacıların, fanatik “Demirelciliki”i, Fethullahçılar’ın bürokratik oligarşi yöntemiyle “post modern ihtilalcilik”i ve son olarak da Abiler Tayfası’nın iki deklarasyon eşliğinde İktidar partisinin “arka bahçecilik”ine soyunmaları Nurculuk Hareketi’inde yaşanan üç önemli kırılma noktasıdır. Böylece, pratikte bütün siyasî görüşlere eşit mesafede duran ve ellerindeki imanî-Kur’anî hakikatleri her cenaha ayırımsız olarak ulaştırmaları gereken bu hareket, ciddi yara almış; başta Üstad olmak üzere, hareketin tüm mensupları zan altına sokulmuştur. Dolaysıyla, İktidar’a karşı olan tüm çevreler, aynı zamanda Nurculuğun da düşmanı olmuşlardır.

İşte, Üstad’a olan bu saldırıları, –kendi adıma– Nurculuk adına girilen bu siyasî anaforla izah ediyorum. Tamamen sivil ve hasbî olan bu hareketi, siyasete bulaştıranlar, ister kına yaksınlar, ister zil takıp oynasınlar, isterse de yasa dursunlar; sonuçta bir gerçek var, o da hareketi, belirli çevrelerin hedefi haline getirmiş olmalarıdır. En vahimi ise; müteveffa Nursî’nin baş hedef kılınmasıdır. Bu bağlamda, Ayşe Hanım’ın yazısı da aynı sakilerle hazırlanmış bir saldırı provası gibidir. Nicelerine de hazırlıklı olunmalı... Zira daha 28.05.2015 tarihli “Kamuoyuna” başlıklı yazımda, Nurculuk adına siyasete bulaşmanın hazırda ve gelecekteki zararlarına dikkat çekmiştim; örnekleri şimdiden zuhura başladı gibi...

Bu yazımda, Ayşe Hür Hanım ile kendisine koltuk değneği edindiği Emrah Cilasun’un Said-i Nursî’ye ilişkin saldırılarına değineceğim. İkilinin Mücahit Bilici Bey’le olan polemiklerini ise, “dâhilî meseleleridir” deyip kendi çözümlemelerine bırakıyorum. Bu saldırılara zemin hazırlayan “Siyasîler”in ve “Siyasî Nurcular”ın ne diyeceklerini bekleyecek halim yok; ben diyeceklerimi diyeyim de, kendileri ne düşünürlerse düşünsünler. “Risale-i Nur” ve “Nurculuk”la ilgili bunca yazı yazmış biri olarak, eğer bu hususta bir şeyler yazmazsam vicdan azabında kalacağımı; bu azap ise, (bence) azapların en çetini, en dayanılmaz olanıdır.  

Evet, “meyveli ağaç taşlanır” misali, Kemalistler resmî ideolojiye ters düştüğü için, Türkçüler, Kürt olduğu için, Kürtçüler, ümmetçi olduğu için, Komünistler, İslamcı olduğu için, Osmanlıcılar, istibdad karşıtı olduğu için, Vehhabiler, Ehl-i Beyt’i sevdiği için, Şiiler, siyasî Aleviliği tenkit ettiği için, Said-i Nursî’yi sevmezler, düşmanlık ederler. Bunu anlamak mümkündür; çünkü iradesiz ve muhakemesiz yığınlar, annelerinden hür doğdukları kadar hür düşünmezler, hür yaşamazlar. Yaşam ve düşünceleri, bağlısı ve bağımlısı oldukları din ve mezhebin, ırk ve ulusun, pir ve önderin, örgüt ve ideolojinin ipoteğindedir; onlara göre şekillenir. Ne yazık ki, insana ve insanlığa hizmet etmesi gereken bu unsurlar, hâlihazırda insanı esir almış; onu kendisi olmaktan çıkartıp fikrî ve fizikî mutasyona uğratmıştır.

Bu fikrî ve fizikî mutasyon, insanda ne özgün(doğal) bir kişilik, ne sağlam bir duygu, ne dürüst bir fikir, ne insanî bir erdem, ne ahlaki bir eylem, ne samimi bir ilişki bırakmamıştır; tamamını yapay, sahte ve ikiyüzlülüğe dönüştürmüştür. Bu temelde, sosyal dokunun çözüldüğü, kutuplaşmanın şiddetlendiği, tahammülsüzlüğün zirve yaptığı, ötekileştirmenin dayatıldığı ve benmerkezciliğin esas alındığı bir toplumsal panoramayla yüz yüzeyiz. Bundan dolayıdır ki, hata ve olumsuzluklara odaklanmış; iyiliklerden sarfınazar etmişiz. “Güzel gören güzel düşünür; güzel düşünen hayatından lezzet alır” tavsiyesi yerine, güzelin kusurlarıyla iştigal ediyoruz. Tıpkı eşsiz bir bahçeye giren birinin, bahçenin güzelliklerinden faydalanmak yerine, tavuk gibi kıyıda-köşede birikmiş çöpleri karıştırması gibi. Böyleleri, midelerini bulandırdığı gibi göz zevklerini de kaçırtırlar. Şimdi bu kişinin kendi kötü seçimini bahçeye mal etmesi; bahçeyi tümden çöplük sayması ne kadar doğru ve insaflı olur?

Başka bir örnek vereyim: Bir pınarın kaynağından su içmek yerine, kaynağın uzağındaki arktan su içen birisi, doğal olarak kaynaktaki tadı alamaz. Hele de o arka, çevreden eklenen kirlilikler de varsa, suyun tadı büsbütün bozulur. Ağzının tadını bozan o kimsenin, kalkıp pınarı da aynı kirlilikle itham etmesi ne kadar doğru ve gerçekçi olur? Bu iki örnekten hareketle, bir bahçe mesabesinde olan Risale-i Nur’a, birilerin eklemlediği çerçöpler ya da Kur’anî bir pınar hükmünde olan Nur Külliyatı’na birilerin kafasındaki kirliliklerin bulaşması onun özünü nasıl kirletebilir? Ya da bir bakışı açısı olarak düşünelim; siyah ya da kristalin bir camla o güzel bir bahçeye ya da pınara bakan birinin, onları orijinal halleriyle görmesi mümkün müdür? Elbette değil!

İşte, dost ve muhiplerin abartılı rivayetleri Said-i Nursî’yi temsil etmediği gibi, Marksist ya da Komünist bir bakış açısıyla da O’nu tanımlamak mümkün değildir. Bir sefer objektiflikten uzak, hakperestliği ayaklar altına alan ve buram buram ideolojik şartlanmışlık kokan yaklaşım ve değerlendirmelerle Said-i Nursî’yi tanımak bilimselliğe aykırı olduğu gibi, tanıtmaya kalkışmak da sadece art niyetliliğe delalet eder.

Bir zamanlar “Said-i Nursi ve Kürt Sorunu” kitabıyla Said-i Nursî’yi Kürd düşmanı ilan eden Malmîsanij’a mukabil, Rohat Alakom, “Unutulmuşluğun Bir Öyküsü: Said-i Kürdî” kitabıyla cevap vermiş; insaf ve objektifliğin yolunu göstermişti. Hakeza, Leyla Atabay ve Emrah Cilasun’un ideolojik ve örgütsel temeldeki “Konjoktürel Kimlik” ve “Bediüzzaman Efsanesi” isimli kitaplarına karşılık, Cemalettin Canlı-Yusuf Beysülen’in yazdıkları “Zaman İçinde Bediüzzaman” ve Metin Aktaş’ın “Son Derviş” adlı eserleri birer insaf ve objektiflik örneğidirler. İsmini andığım bu yazarların tamamı sol tandanslı; ancak insaf, adalet ve tarafsızlıkta, farklı dünyanın insanıdırlar. Çünkü ilk kategoridekiler, meslek olarak düşmanlık ve çökertmeyi esas alırlarken, ikinci kategoride yer alanlar ise, tanımaya ve anlamaya çalışmışlardır.

Bu vesileyle, şunu demek zorundayım: Başta Ayşe Hür olmak üzere, isimlerini verdiğim diğer iki arkadaş, maalesef ideolojik ve örgütsel şartlanmışlığın anaforuna kapılmışlardır. Kendi dünya görüşlerinden olmayan bir müteveffayı, bilimsel kriterlere göre tanıtma yerine, şarlatanlığı, hakkaniyet yerine tezviratçılığı, tarafsızlık yerine düşmanlaştırmayı, objektiflik yerine karartmayı esas almıştır. Böyle bir yaklaşımla, doğruyu bulmak mümkün olmadığı gibi, doğru bir iş yapıldığı da –asla– söylenemez. Doğrudan düşmanlık yapanlarla dolaylı düşmanların, yani ahmak dostların yazıp söylediklerinden sağlam bir eser çıkmaz. “440 sayfalık bir kitabı sıktım, ama bir damlacık istifadeye nail olamadım” desem, abartmış olamam. Çünkü serapa karatma ve karalamayı esas alan bir kitap; iyi niyete mukaarın olmayan bu “tezviratname”den ne hayır doğacak ki!?  

En basitinden, 28 sene boyunca, eza, işkence, zehir, sürgün ve zindanın her türlüsüne hedef olmuş bir şahsiyeti, işkencelerine âşık, zindancılarıyla omuzdaş göstermek, kindarlık ve art niyetliliğin derecesini göstermiyor mu? Bu temelde kurgulanmış bir kitaba eser, yazarına yazar demek, eserler dünyasına da, yazarlık itibarına tecavüz değil midir? Belge denilen müsveddeleri bir tarafa bırakırsak, birbirinin kopyası denilebilecek bu tezviratnamelere, elbette verilecek cevaplarımız vardır; yeri ve zamanı geldiğinde de yayınlanacaktır; ancak önceliğim, Ayşe Hür Hanım’ın “Bediüzzaman Efsanesi ve Said Nursi Gerçeği” başlığını taşıyan 10.01.2016 tarihli yazısıdır. Bu yazı, aslında Emre Cilasun’un ve benzerlerinin de özetidir. Dolayısıyla, Ayşe Hür’e verilecek cevap, müfteriyat yığını olan malum kitaplara da cevaptır; onun için –özellikle– önemsiyorum.    

Evvela, bu tür eleştiri ve savunmaların farklı dünya görüşlerinin, farklı mensubiyetlerin bir tezahürü olduğunu söylemiştim. Birisi, “ben Komünistim”, “ben Marksist’im” diyorsa, ondan İslam’ın ve İslâmî değerlerin savunulması beklenilmez. Bir başkası da, “ben Müslümanım” ya da “İslamcıyım” diyorsa, ondan da Komünizm ve Marksizm’in avukatlığı beklenilmez. Ancak bir nokta var; o da hakperestliktir; doğrunun yanında yer almaktır. Toptan red veya kabul, dünya görüşlerinin farklılığından daha çok, bağnazlıkla ifade edilebilir. 

Mesela Emrah Cilasun’un, “bendeniz Nursi’nin tamamen siyasal İslamcı oluşunu ispat eden sözlerinden sadece bir kaçını müsaadenizle sıralamak isterim.” dedikten sonra, Nursî’den yaptığı iktibasları yabana atmak, bu iktibaslara rağmen “Hayır, Said-i Nursî İslamcı değildir” diye diretmek hakperestlikle bağdaşmaz. Israrcılık ise, tipik bir bağnazlıktır. “Siyasal” gibi elastiki ve yeni dönemlerin mamulü ifadeyi bir tarafa bırakırsak, Said-i Nursî el-hak bir “İslamcı”dır; hayat ve mücadelesi, İslamcılığının apaçık ispatıdır; izahına girişmeği abes görüyorum. Ancak, Celasun’un bir cümleden işine gelen bir cümleciği cımbızlayarak (Ayşe Hür’ün yazısındaki 5. madde de olduğu gibi) aktarmasını da tahrifatçılığın solcuvari bir versiyonu olarak görüyorum. Said-i Nursî’ye ait cümlenin aslı ve tamamı aşağıdaki şekildedir:

“Evet, biz dini siyasete âlet değil, belki vatan ve milletin dehşetli zararına, siyaseti mutaassıbâne dinsizliğe âlet edenlere karşı, bizim siyasete bakmamıza mecburiyet-i kat'iye olduğu zaman, vazifemiz siyaseti dine âlet ve dost yapmaktır ki, üç yüz elli milyon kardeşlerin uhuvvetini bu vatandaki kardeşlere kazandırmaya sebep olsun.”(Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 17) şeklindedir. İşte  Cilasun’un ve ondan mülhemen Ayşe Hanım’ın önünü-arakasını kırparak aktardığı “vazifemiz siyaseti dine âlet ve dost yamaktır” cümleciği nerede, aktardığım cümlenin tamamı nerede? Kuşa çevrilmiş, asıl bağlamından uzaklaştırılmış bu tahrifat örneğiyle malum Bektaşi fıkrası örtüşmüyor mu? Hani Bektaşi’ye sormuşlar: “Niye namaz kılmıyorsun?” O, “Kur’an, ‘Namaza yaklaşmayın!’(Nisa, 43)” demiş. Bu sefer, “Ayetin devamını da okusanız!” dediklerinde ise, “O kadar da hafız değilim!” diyerek sıvışmış. Ayetin devamı, “İçkili iken/sarhoşken” şeklindedir.

İşte, artniyet ve ideolojik şartlanmışlığın yazarlarımıza yaşattırdığı ucubelik de bunun gibi bir şey...

Yine, Ayşe Hür’ün, Yasin Aktay için, “benimle aynı ideolojik dünyadan olmadığı kesin” demesine rağmen, Aktay’ın Nursî’ye dair eleştirel yorumuna sahip çıkması, bu yorumu, Nursî’ye olan karşıtlığında malzeme olarak kullanması, yine tipik bir bağnazlık ve gözü kara düşmanlığın alametidir. Sadece aleyhte olan doküman ve argümanları devşirme taktiği, insanca değil, şeytanca bir taktiktir.  “Düşmanımın düşmanı, dostumdur” pragmatizminin düşünsel bir versiyonudur. Aynı şey, muhalif olduğu İsmail Kara ve ondan yaptığı iktibas için de geçerlidir. Ayşe Hanım’ın Nursî’ye karşı olan anakronik duruşunu ve gerektiğinde her muhalif kalemi mermi gibi kullanmaktan içtinap etmemesi, insanlık adına bir trajedi, yazarlık ve aydınlık adına bir çöküştür.

Ayşe Hür ve Cilasun’un saldırı argümanlarından birisi, Sadi-i Nursî’nin güya “İttihatçı” olduğudur. Bu noktada, Abdülhamid’i takdis eden yazarlarla aynı kulvarı paylaşan ikili, aslında biraz araştırma(!) yapsalardı, bu tapıcılardan bir yığın doküman kes-yapıştır yöntemiyle devşirebilirlerdi. Ancak hatırlarına gelmemiş olacak ki, Yasin Aktay ve İsmail Kara ile iktifa etmişlerdir. Her neyse, biz geçelim mevzumuza...

Strateji ilminden birazcık haberdar olan birisi, dönemsel farklılıkları yadırgamaz, normal karşılar. Önemli olan temel ilkelerden ödün vermemek; sağa-sola savrulmamaktır. İlk çıkışlarında istibdat karşıtlığına odaklanan, Kanun-i Esasi’yi esas alan ve kesinlikle İslam düşmanlığı gibi emeller izhar etmeyen İttihatçılara temayül göstermeyi, Said-i Nursî için, mutlak bir “İttihatçılık” şeklinde yorumlamak, iflah olmaz bir kronik düşmanlık örneğidir. Bunun ne araştırmacılık, ne de aydın kişilikle alakası yoktur; olamaz da. Zira İttihaçılarda meydana gelen dinî, ahlakî, îdarî ve ırkî sapmalar sonrasında, Said-i Nursî’nin tavrının ne olduğu şu ifadelerinde belirgindir: “Eğer meşrutiyet, bir fırkanın(İT’in) istibdadından ibaret ise, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben mürteciyim ve Şeriatın bir tek meselesi bin ruhum feda etmeye hazırım.”(Afyon Müdefaası, s. 717 )

Said-i Nursî’yi “İttihatçılık”la ittiham eden Ayşe Hür ve Emrah Cilasun’a bir hatırlatma da, O’nun bizzat İttihatçıların mahkemesinde idamla yargılanmasıdır. Biliyorum, O’nun “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” adlı eşsiz müdafaasına rağmen, sizler “madem idam edilmemiştir; öyleyse anlaşmışlardır” diyeceksiniz. Ancak anlaşıp-anlaşmadıklarını, sizin zannınız değil, onun sözleri belirler. Biz söylediklerine bakalım. O, adı geçen mahkemede: “Şeriatin bir tek meselesine bin ruhum olsa feda ederim; zira şeriat, sebeb-i saadet, adalet-i mahz ve fazilettir.” “Bu haydut hükümet, zaman-ı istibdatta ‘akla’ husumet, şimdi de ‘hayata’ adavet ediyor. Eğer hükümet böyle olursa; yaşasın cünûn! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın cehennem!”(Divan-ı Harb-i Örfî, s. 12) Ve yine:

Said-i Nursî’nin İttihatçılarla olan ilişkisinden bahsederken, başa takılıp sonucu görmemek, art niyetliliğin getirdiği bir çeşit körlüktür; ya da körlerin fili tarifi gibi eksik bir tanımlamadır. İlişkinin evveliyatı ve sonrasını yan yana koymadan, sadece ilişkili olduğu döneme takılırsanız, düşmanca takıntılardan kurtulamazsınız. Bu minval üzere yapacağınız çalışmalar da bilimsel olmaktan ziyade Bektaşi edebiyatını aşamayacaktır. Mesela Said-i Nursî’nin Adnan Menderes’e dair söylediği “İslam kahramanı” ifadesine getirdiğiniz yorumlar da aynı kabilden yaklaşımlardır.

Bir sefer, “İslam kahramanı” ifadesi, sadece Menderes için değil, Celaleddin Harzemşah için de söylenmiştir. İltifatla liyakati birbirinden seçemeyenler, Said-i Nursî’nin ne dediğini anlayamazlar. Menderes’e, başta serbest bıraktığı Ezan-ı Muhammedî olmak üzere, İslamiyet lehindeki hizmetlerinden; Celadedin’e ise, Moğollara karşı mücadelesinden dolayı iltifatta bulunmuştur. Yani bakış açısı, yine İslamidir. Yoksa bu ifadeyi, bütün zaman ve şartlarda, bütün icraatları için söylemiş değildir. Başka manalar çıkarmak manasızlıkla iştigaldir; çünkü “yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabul etmenize mukabil dua etmeye karar vereceğiz.”(Emirdağ Lahikası, c. 2, s. 174) diyerek ilgisini şarta bağlamıştır.

Peki, nedir o hizmet ve mezkûr hakikat; ırkçılığı devlet politikası haline getirmemek; bu vatandaki herkesi kardeş ve eşit vatandaş görmek. İttihad-ı İslâm cereyanını nokta-i istinat etmek. Ayasofya’yı camiye dönüştürmek. Risale-i Nur Külliyatı’nın neşrine engel olmamak. Nur Talebeleri üzerindeki devlet baskısını kaldırmak... İşte Ayşe Hanım’ın da, Cilasun’un da teğet geçtiği noktalar... İşine geleni al, gelmeyeni bırak; hakkaniyet değil, Bektaşi kurnazlığıdır.

Ayşe Hanım’ın “1956’da takipçilerine bir süredir oy kaybeden DP’yi destekleme çağrısı yapar, 1957 seçimlerinde oyunu açıkça DP’ye verir.” diyerek, Said-i Nursî’yi DP destekleyicisi göstermesi de tipik bir saptırma(idlal) yöntemidir. Rivayet ve nakiller hariç, Nursî’nin oy kullandığını ispatlayan tek bir ifadesi yoktur; dolayısıyla “oyunu açıkça DP’ye verir” iddiası, içi boş ve mesnetsiz bir iddia olup AP ve DYP’ci bir kısım Nurcuların iddialarının tekrarıdır. Güçlü deliller yerine, işine gelen çerçöpü istife kalkışmak, ne aydınlık, ne de araştırmacılıktır. Yukarıda, “dua etmeye karar vereceğiz” temennisi, “yapacağınız hizmete ve mezkûr hakikati kabul etmenize mukabil” şartına bağlanmıştır. Said-i Nursî için, “oyunu açıkça DP’ye verir” saptaması, düz bir mantık ve sığ bir anlayıştan daha çok, kronik Nursî düşmanlığıyla açıklanabilir.

İster “Eski Said”, ister “Yeni Said”, isterse “Üçüncü Said” dönemleri olsun, Nursî’nin beşerî politikalar karşısındaki tavrı nettir; bu üç stratejik evrelerinde de asıl hedefi İslamiyet’tir; iman ve Kur’an hakikatlerinin kitlelere ulaştırılmasıdır. Her âlim, aydın ve kanaat önderi gibi, Nursî’nin de yaptığı şey, siyasîleri ikaz ve irşattır; İslam’a dair taleplerini bildirmektir. Bunu da “oy vermek”le, “taraftarlık”la yorumlamak, dünyadan ve gündemden bihaber olmak demektir.

Ayşe Hanım, bu iftiraya sahip çıkarken, bir de DP döneminde Said-i Nursî’nin Ankara’ya sokulmamasını, vefatında ise, İçişleri Bakanı Namık Gedik’in, “Çöp arabası da olsa, onu içine atın, Urfa’dan Isparta’ya geri gönderin!” vb. uygulamalarına da değinseydiniz ya! Her ne ise, Bektaşi fıkralarına devam edeceğiz.

  • Yorumlar 10
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89