• BIST 82.509
  • Altın 147,630
  • Dolar 3,7808
  • Euro 4,0420
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 5 °C
  • Ankara 1 °C
  • İzmir 10 °C
  • Berlin -5 °C

Sosyalizmin ardından

Etyen Mahçupyan

Kürt meselesi, şiddet ve siyasi aktörün sorumluluğu bağlamındaki tartışmalar, kendiliğinden 'sol içi' bir karşılaşmaya dönüştü.

Sol kesimin bazı aydınları, kendilerini sosyalizmin neresinde konumlandırdıklarına ilişkin olarak beyanda bulunmak zorunluluğu hissettiler. Hem sosyalizmin gerçekte siyaseten tahayyül edildiği ve hayata geçirildiği şekliyle öldüğünü, hem de idealist bir tasavvur olarak hâlâ yaşadığını öne sürmek sıkıntılı bir pozisyon olsa da, birçok solcunun hâlâ sosyalist olma dışında bir alternatifi yok gibi gözüküyor. Bunca emek verilmiş, psikolojik anlamda yatırım yapılmış bir ideolojiye mesafe almak pek kolay olmuyor. Bu nedenle solun 'kendini yenilemesi' türünden maliyeti düşük öneriler yapılabiliyor, ama 'sosyalizmin bittiği' türünden gerçek kimliği ilgilendiren tespitlerin kabulünde zorlanılıyor. Sosyalizmi kavram olarak kaybetmek istemeyenlerin bakışına göre, insanların adil ve eşitlikçi bir düzen, sömürünün ortadan kalktığı bir sistem hayali devam ettiği sürece sosyalizm de bitmeyecek. Böylece 'sosyalizm' yaşanacak bir gerçeklik olmaktan çıkarak, bu tür bir gerçekliği hayal edenlerin ortak kimliği olarak sunulmuş oluyor.

Ne var ki ortada cevaplanması gereken bir soru, doldurulması gereken bir boşluk var: Bu ortak kimlikle arzulanan gerçeklik hali arasındaki ilişki nedir? Yani acaba herkes sosyalist olsa böyle bir gerçeklik doğar mı? Ya da sömürüsüz eşitlikçi bir toplum ancak sosyalizmle mi gerçekleşebilir? Birçokları için 'sosyalizm' zaten bu muhtemel sömürüsüz eşitlikçi toplumun adıydı ve bugün de böyle bir bakışın sol içinde egemen olduğu söylenebilir. Ancak o zaman da sosyalizm kavramı epeyce totolojik bir kullanıma sokulmuş oluyor. Diğer bir deyişle 'sosyalizm' hem varılacak hedefin, hem tutulacak yolun, hem de bu yolu yürüyenlerin kimliksel adı. 

Oysa daha fazla özgürlük, eşitlik ve adalet isteğinin niçin sosyalist kimlikle özdeşleştiği belli değil. Özgürlüklerin artması, eşitliğin yerleşmesiyle ortaya çıkacak bir sisteme 'sosyalist' demenin de herhangi bir gerekçesi yok. Diğer taraftan kuramsal olarak üretilecek bir sosyalist düzenin daha özgür ve eşit olduğu iddiasının da temeli son derece zayıf. Çünkü bütün bu kavramlar bir zihniyet zemini üzerinde tanımlanıyor ve sosyalizmin de bu kavramlara ilişkin olarak 'kendine has' tanımları var. Diğer bir deyişle sosyalizmin özgürlük anlayışı ile örneğin demokrat zihniyetten hareket eden birinin özgürlük anlayışı birbirine benzemez. Sosyalizm esas olarak otoriter zihniyetin uzantısı olan bir ahlaki itiraz ve yeniden inşa iddiası. Yanlışı tespit ediyor, nedenini söylüyor, doğrusunun ne olduğunu ve bu doğrunun nasıl gerçekleşeceğini de bildiğini savunuyor ve üstüne üstlük bu değerlendirmenin 'bilimsel' olduğunu iddia ediyor. Böyle bir bakış altında 'özgürlük' zaten var olan evrensel doğal ve beşeri yasalara uyumlu davranmaktan ibaret. Nitekim sosyalist literatür bu yasalara uyumun nasıl kişiyi bilinçlendirdiğini ve 'özgürleştirdiğini' anlatan felsefi metinlerle dolu. Ancak bir demokrat için bu tür bir özgürlük, hayatın çoklu tercih sistematiğini, insanın irade ve sorumluluğunu dikkate almayan, dolayısıyla kişiyi aslında insanüstü bir iradenin esiri kılan bir yaklaşım. Bu açıdan bakıldığında geçmişte yaşanan reel sosyalizmler, yanlış bir uygulama değil, kuramın zaten ima ettiği gerçekliğin devlet eliyle üretilmesi. 

Buna karşılık asıl yanlışın söz konusu gerçekliğin 'tepeden' gelmesi olduğu, 'asıl' sosyalizmin aşağıdan yukarıya yapılanacağını söyleyenler olacaktır. Ne var ki bu, olamayacak bir durum... Herhangi bir sistem tabii ki aşağıdan yukarıya kurulabilir, ama ancak 'aşağıdan yukarıya' gitmeyi meşru, hatta zorunlu kılan bir zihniyet çerçevesi içinden bakıyorsanız. Demokratlık böyle bir zihinsel çerçeve, çünkü toplumun ancak geçici, öznel ve ortak doğrularla yürümesini meşru kılan bir bilgi kuramına dayanıyor. Bu durumda, halkın açık onayını taşımadığı sürece, tepede alınacak hiçbir karar, 'doğru' olsa bile meşru olamıyor ve sistem kurucu bir nitelik taşıyamıyor. Oysa sosyalizmin dayandığı bilgi kuramı gerçekliğin yasalarını keşfetme üzerine kurulu ve bunun sınaması da 'başarılı olma' kriteri... Diğer bir deyişle bir siyasetin başarılı olması, gerçekliğin de 'doğru' algılandığının, doğal ve beşeri yasalara uygun davranıldığının işareti. Böyle bir bakış altında 'tepedekilerin' varlığı, o noktaya gelmiş olmaları bile, bir başarının, yasaları daha iyi kavradıklarının, alttakilerden daha üstün olduklarının kanıtı... Dolayısıyla 'sosyalist gerçekliğin' ne olduğunu söylemek de tabii ki onlara düşüyor. 

Modernliğin içindeyken, kapitalizmin 'kötülüğüne' gönderme yapan bir sosyalizmin cazibesi vardı. Ne var ki sosyalizm de nihayette kapitalist dünya sisteminin içinde yer alan ve modernliğin zihniyet zemini üzerinde duran bir ideoloji. Bugünün dünyasında hâlâ kimlik ve cemaat oluşturucu bir özelliğinden söz edilebilir ama gerçek anlamda politik niteliğinden söz etmek pek anlamlı değil.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89