• BIST 90.061
  • Altın 144,927
  • Dolar 3,6135
  • Euro 3,9003
  • İstanbul 10 °C
  • Diyarbakır 9 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 15 °C
  • Berlin 6 °C

Siz bakmasanız da olur

Yıldıray Oğur

“Çünkü isyanın ilk aşamasında öldürmek gereklidir: Bir Avrupalıyı öldürmek bir taşla iki kuş vurmak, tek bir atışta hem ezeni hem de ezileni yok etmektir: Geriye bir ölü ve bir özgür insan kalır.”

Frantz Fanon’un, 36 yaşında kanserden ölmeden birkaç gün önce basıldığını gördüğü, Filistin Kurtuluş Örgütü’nden Tamiller’e, Kara Panterler'den Che’ye kadar silahlı mücadele veren hareketlere ilham kaynağı olan Yeryüzü’nün Lanetlileri’nin önsözünden Sartre’ın empati sınırlarını zorladığı satırlardı bunlar…

Doğu’da kolonyalizme karşı silahlı bağımsızlık hareketlerinin, Batı’da devrimci şiddetin ahlaki olanı belirlediği 60’ların havasında yazılmış önsöz, kitabın kendisinden bile sertti.

Duyarlı sol aydın duruşuyla, şiddet övgüsünün sınırlarının belirsiz olduğu o günler neyse ki geride kaldı.

Çünkü kitabın sadık okurlarından çoğu silahı bıraktı. Brezilya’da silahlı devrimci örgüt Colina’nın eski bir üyesi şu anda cumhurbaşkanı. Kitabın en çok etkilediği El Fetih, artık siyasi bir örgüt. 72 Münih Olimpiyatı katliamını yapan Kara Eylül grubuna parasını veren Ebu Mazen ise barış görüşmeleri yürüten ılımlı bir devlet başkanı. FARC gerillaları barış masasında, Filipinler’de Morolu isyancılar da. 68’in öğrenci lideri şimdi Sartre öldürülmelerinin teorisini yaptığı Avrupa’yı birleştirmeye çalışan bir politikacı.

Bugün Sartre’ın bu satırları ancak IŞİD’çilere ilham kaynağı oluyordur. Bir de üçüncü dünyacılığın hâlâ itibarlı olduğu, devrimci şiddetle hâlâ yüzleşememiş, hâlâ ezilen-ezen şiddet ayrımlarıyla boğuşan, Türkiye’deki arkaik sola.

Çünkü kitabın ilk elden muhatabı PKK da artık barış masasında.

Hatta 30 yıldır Fanon’un kitabında tarif ettiği gibi silahla mücadele eden silahlı örgütün liderinin elinde, artık Fanon’a ve Sartre’ın şiddet övgüsüne en sert reddiyeyi yazmış Hannah Arendt’in kitapları var.

15 yıldır kaldığı cezaevinden örgütü sahada yenildiği için değil, kandırıldığı için hiç değil (kolay kandırılabilseydi herhalde bunun için 15 yıl beklenmezdi) bunun, örgütü için daha doğru olduğunu düşündüğü için, zamanın ruhu bunu gerektiriyor diyerek iki yıl önce silahlı mücadele döneminin kapandığı ilan etti. Ve son mesajında Mart-Nisan aylarında örgütüne silahsızlanma talimatı da verebileceğinin sinyalini verdi.

Peki 34 yıl önce Kürdistan’da Zorun Rolü diye kitap yazıp silahlı mücadelenin teorisini yapmış bir örgütün lideri silahlara veda noktasına gelmişken, ülkenin sol entelektüelleri, sivil toplumu ne yaptı?

Neredeyse hiçbir şey. Çözüm sürecinde sivil toplum ve aydınlar devletin gerisine düştü.

O yüzden görüştüğü PKK liderlerine şu cümleleri kurmak da MİT müsteşarına kaldı:

“Ben demokratik mücadele içerisine girip de dünyada sonucuna ulaşamamış hiçbir hareket görmedim. Bakın dünya siyasi tarihine devrimler tarihine Gandi'den tutun da Polonya'daki işçi hareketine efendime söyleyim Güney Amerika'daki hareketlere varana kadar bakın demokratik siyasi mücadele verip de meşru kabul edilebilir evrensel hedeflerine ulaşamamış hiçbir hareket görmedim. Buna Amerika da Fransa da her yer dahil ama burada meşru yol kullananlar. Şu an orta doğu da böyle yani. Bakın İsrail'in imajı yerle bir olmaya başlıyor meşru çizgide duran Filistin hareketi daha da güç kazanıyor. Ama gayrimeşru araç kullanan ingilizcede ırrelevant diyorlar artık var olan sosyal doku ve siyasal şartlara uygun hareket etmeden eylem gösterdiğiniz zaman bir şey olmuyor” (Oslo kayıtlarından)

Haksızlık etmemek gerek. Uzun yıllar Türkiye’de Kürt meselesine sadece sol duyarlılık gösterdi. Devletin insan hakları ihlallerinin karşısında Sartre, Fanon okuyanlar durdu. Bu aynı zamanda ezilenlerin şiddetine karşı bir körlüğe neden oldu ama devletin meşru-gayrimeşru şiddetinin hiç sorgulanmadığı devirlerde bu öldürmelerden öldürme seçiciliğin göze batması, ayıplanması lükstü.

2005’te AKP hükümetinin Kürt meselesi defterini açmasında da o dönemde Başbakan’ı ziyaret eden aydınların, STK’ların büyük katkısı oldu. Açılım toplantılarına katılarak, Akil İnsanlar Heyetine girerek bu desteklerini sürdürenler oldu. Ama azalarak.

Önce ve her zaman “bunlar samimi değil”. Barış ancak bir ÖDP-Yeşiller koalisyonunda mümkündü. Yoksa bunlar “İslamcı, milliyetçi, millet-i hakimeci”ydi. Özleri kötü, zihniyetleri barışa uygun değildi.

Sonra “bunlar milliyetçiliğe oynuyorlar” geldi. Her geri açıklamada, geri adımda hiç bıkmadan… Hatta Barzani’nin gelip Kürtçe konuştuğu AKP kongresini Alparslan’dan bahsedildi diye Türk-İslam sentezcisi ilan eden kendi doğrularının esiri olmuş bir dar kafalılıkla…

Peki ya seçimleri milliyetçilik oynamadan, çözümden bahsederek kazanınca?

O zaman da B planı devreye girdi: “Seçimlere kadar ateşkes işlerine geliyor tabii.” Seçimler geçti, AK Parti girdiği bütün seçimleri kazandı. Meydanlarda çözüm sürecini savundu, seçimlerden sonra da ya müzakere masasında durdu ya da kalktıysa yeniden oturdu.

80’lerde devlet Kürtlerin kandırılıp dağa çıkarıldığını söylerdi, 2010’larda o devletin muhalifleri bu kez Kürtlerin kandırılıp dağdan indirilmeye çalışıldığını söylemeye başladı. Bir tek “Kürtler kandırılıyordu” değişmedi.

O halde barışla kandırılan Kürtleri uyarmak da Beyaz Adam'ın göreviydi.

Çözüm sürecine ilk cevap “Demokrasi olmadan barış olmaz” oldu. Silahlı örgütle devletin uzlaştığı müzakereye Türk aydınlardan itiraz vardı. Önce Norveç olmalı, ondan sonra barış masasına oturmalıydık. Tıpkı Güney Afrika, Kolombiya ve Filipinler’in yaptığı gibi. Onca demokratik birikime rağmen uzun yıllar İngiltere, İspanya’nın yapamadığı gibi mi yoksa…

Norveç olana kadar da iç savaşa mecburduk. Hatta iç savaş olmadan düzelmeyiz diyeni bile çıktı. Öcalan’a giden ilk BDP heyetinin koltuk altına “Aman çözümün karşılığında Başkanlık sistemi vermeyin” diye mektup sıkıştıran sivil toplumcu da gördük, “daha bir şey almadan silah kozunu vermek doğru mu” diye akıl veren insan hakları aktivisti profesörü de.

Çekilen PKK’lılara aman diye koşup yetişeni, herkes barıştan bahsederken bölgeye gidip gidip hep savaş nabzı tutanını, müzakere masasında oturan siyasetçiler biraz barıştan bahsedince canı sakılıp onlarla polemiğe giren canı sıkılanını..

Gezi’de “niye bizimle birlikte ayaklanmıyorsunuz yoksa devirmeye çalıştığımız iktidarla mı anlaştınız” diye mahalle baskısı yapmaktan, 30 yıl silahla direnmiş, sonra masaya oturmuş örgüte diren hashtagleriyle kalk oradan çağrısı yapmaya kadar… Hatta Kürt sorununda modeli Sri Lanka olan polis şeflerinin, savcıların 17 Aralık operasyonuna bile destek atmaya kadar…

PKK’nın şehir milisleri sokak ortasında insanları linç ederken, sakallı diye insanlar öldürülürken, sokak ortasında hain diye gençler arkalarından bildiriler yayınlanarak infaz edilirken bile susarak, hatta susmayarak Serhildan çağrıları yaparak, Kürt siyasetçilerin bile öz leleştiri yaptıkları olaylar için hak mücadelesi diyerek, imzalı tweetleri, bildirilerle belli failleri meçhulleştirerek, derin güçler yaptı diye cinlere perilere topu atarak…

Çözüm süreci ikinci yılına girerken, Gülçin Avşar’ın yazısının harika başlığıyla “Bir zamanlar ihtimal olan ve çok güzel olan barışı”, gerçekleşirken tek bir teşvik edici kelimeleri yok. İki yıldır, havayı zehirlemekten, kötü haberleri yaymaktan, bitti bu iş diye pusuda beklemekten başka 30 yıl sonra silah bırakan bir örgütü, 30 yıl sonra o örgütle masaya oturmuş bir devleti cesaretlendirecek, gerektiğinde uyaracak tek bir cümleleri yok.

Öcalan Arendt okurken, MİT müsteşarı demokratik mücadele nasihatleri ederken onlar Fanon’da, Sartre’da ama daha kötüsü Erdoğan’da AKP’de takılıp kaldılar…

Barışı AKP’nin hanesine yazılmış yazılacak bir gol olarak görmekteler. AKP’nin barışı savunarak ahlaki üstünlüğü bırakmayan elinden rahatsız olmaktalar… Ah Kürtler de bir isyan cephesine katılsa diye iç geçirmekteler.

Gezi’de “demokrasi” için Mustafa Kemal’in askerleriyle, TGB'cilerle, Türk Solu’cularla yan yana durmakta bir beis görmeyenler, 17 Aralık’ta cemaatin polisine, savcısına ümitlerini bağlamakta bir sakınca bulmayanlar, 30 yıldır süren bir savaşı bitirebilecek bir barış için bile olsa iktidarın yanında br anlık durmaktan imtina etmekteler. “Süreç bitti, AKP artık partner değil” deyip “süreç konusunda devletin geleceğini düşünenler ve seküler güçler”i göreve çağırılmasını da sivil toplumun göreve çağrılması diye yutturmaya çalışmaktalar.

En kötüsü de her şeyi boşver, iktidarla olan kavganı, PKK’ya olan öfkeni bu işe karıştırma, her şeyi bırak Barışa Bak diyenlere saldırmaktalar. Eskiden barış diyenlere saldıranların yerlerinde oturduklarının farkındalar mı acaba?

Ama dert değil, siz bakmasanız da olur, hatta oluyor…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89