• BIST 89.695
  • Altın 145,930
  • Dolar 3,6136
  • Euro 3,9258
  • İstanbul 9 °C
  • Diyarbakır 13 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 12 °C
  • Berlin 14 °C

Siyasî hamle olarak Uludere katliamı

Etyen Mahçupyan

Ağır bir ameliyat geçiren Başbakan Erdoğan'ın, nekahet döneminde aldığı siyasi yara herhalde onun psikolojisinde daha büyük bir iz bırakacak.

Uludere'de 'yanlışlıkla' öldürülen 34 kaçakçı Kürt'ün ağırlığı belki de bir daha Erdoğan'ın omuzlarından kalkmayacak ve bu olay, siyasetin yeniden değerlendirilmesinin de sebebi olacak. Çünkü bu katliamın tek bir anlamı var: Bürokratik güçlerin hâlâ hükümetin denetiminde olmaması bir yana, askerin içindeki bazı odaklar hükümeti sıkıştırmak üzere komplo üretmeye devam ediyorlar. Nitekim bu olayın gerçekten de yanlışlıkla yapılmış olma ihtimali lehine tek bir gerekçe bile öne sürmek zorken, kasıtlı davranışı ima eden yığınla gösterge mevcut.

Erdoğan'ın Milli İstihbarat Teşkilatı raporunun olaydan on gün önce olduğunu ısrarla söylemesine karşın, askerin içindeki bazı odaklar da MİT'in son ana kadar bilgi gönderdiğini yazılı belge sunarak iddia edebiliyorlar. Bunun anlamı hem MİT hem de askeriye içinde formel kanalların dışında çalışan ve birbiriyle irtibatlı bir biçimde hükümet aleyhine tezgâh kuran bir ağın olduğudur. Nitekim yaşananlar ve bugüne kadar elde edilen bulgular, bu katliamın hükümetin bilgisi dışında adım adım organize edilmiş olduğu izlenimini güçlü bir biçimde veriyor.

Uludere'deki kaçakçılık, korucu köylerin geçimini sağlayan rutin bir iş olduğu için, askerin bilgisi dahilinde ve PKK'lıların kullanmadığı düz bir arazide yapılıyor. Ayrıca hemen her zaman en az 40-50 kişilik kalabalık gruplar halinde ve çok sayıda katır kullanılıyor, çünkü kaçak getirilen asıl mal benzin ve bidonlar katırlara yükleniyor. Dolayısıyla bölgedeki jandarma karakolunun 'yanlış' anlama ihtimali olmayan bir durum var. Üstelik bu insanların korucu olması, geçmişte PKK'ya karşı doğrudan o jandarma karakolu ile işbirliği yapmış olma ihtimallerini de çok yükseltiyor. Kısacası ortada köylülerin kendilerini güvencede hissetmemeleri için pek bir neden yok. Nitekim bombardıman sırasında ölenlerden birinin annesiyle yaptığı son telefon konuşmasında, anne oğluna askere sığınmasını tavsiye ediyor...

Durumu daha da berraklaştırmak üzere eklemek gerek ki, olaydan bir gün önce yaklaşık yüzelli kişilik bir grup da aynı yoldan kaçağa gidip dönmüş... Nihayet olay günü insansız hava aracı olan bir Heron dört saat boyunca gözlem yapmış ve bombalamadan önce grubu tespit etmiş. Ne var ki kaçakçı grubun sınırdan geçip malları alıp dönmeleri de kabaca dört saat sürüyor. Yani aynı Heron'un kaçakçıları giderken de görmüş olması, dolayısıyla bu bilgiyi değerlendiren subayların sınırı Türkiye tarafından geçen bu grubu 'kaçakçı' olarak tespit etmeleri gerekiyor. Diğer bir deyişle aynı grubu tekrar Heron vasıtasıyla gördüklerinde de tanımaları lazım. Buna, 'eğer PKK'lı istihbaratı alınmışsa niye köylülerin kaçağa gitmesine izin verilmiş' veya 'bombalamadan önce niçin karakolla konuşulmamış' gibi basit soruları da eklemek gerek.

Ancak daha da vahimi, köylülerin birkaç kişilik gruplar halinde dönmeleri, ama askerlerin onları durdurarak büyük bir grup oluşturmalarını sağlamaları, ardından işaret fişeği atarak bölgeyi aydınlatmaları ve insan vücutlarını paramparça eden güçteki bu bombalamayı mümkün kılmaları...

Başbakan, ortada bir kasıt olmadığını söylerken, herhalde devletin en tepede alınmış bir kararla kasten bazı köylüleri sırf Kürt oldukları için katletmediklerini belirtmek istedi. Ama ortada apaçık bir kasıt olduğunu inkâr etmek çok güç. Buradaki hedefin doğrudan hükümet olduğu ve hükümetin hem PKK'ya karşı yürüttüğü mücadeleyi hem de bu alanda atmaya hazırlandığı reform adımlarını engellemek üzere bir hamle yapıldığı son derece bariz.

Ancak Erdoğan için asıl darbe, bu olayın bürokrasiye hakim olduğunu sandığı ve devletin diğer kurumlarıyla güvene dayalı bir ilişki kurmuş olduğuna inandığı bir noktada yaşanması. Nitekim bu 'karşılıklı güvene' dayanarak, PKK ile mücadeleyi güçlendirmek amacıyla karar mekanizmasında hızlanma sağlandığını ve bunun da askerin sivillerin bilgisi dışında yetki kullanması anlamını taşıdığını biliyoruz.

Görünen o ki 'Ergenekon bürokrasisi' hâlâ pes etmiş değil. Hükümeti iki ateş arasında bırakmak istiyor. Eğer hükümet PKK'yı küçültmek ve etkisizleştirmek istiyorsa, o bürokrasiyle işbirliği yapmak zorunda. Aksine eğer Ergenekon'un üzerine gitmek isterse de, Kürt sorununu çözememe riski ile karşı karşıya. Tabii PKK da bu denklemde Ergenekoncu stratejinin oyuncularından birine dönüşmüş durumda ve bu rolünden rahatsız olduğu da pek söylenemez...

Soru hükümetin bu sıkışık denklemden nasıl kurtulacağıdır. Bunun yolu denkleme bir başka değişkenin sokulmasıdır ve yüzde ellinin üzerinde oy alan bir parti için bu hiç de zor değil. Eğer AKP, bir yandan Ergenekoncu bürokrasiye mesafe alabilir, ama aynı anda da Kürt meselesini şiddet üzerinden bir bilek güreşi olmaktan çıkarabilirse, aynı toplumsal desteği arkasında bulmaya devam eder. Bu ise basitçe Kürtlerin anadilde eğitim hakkının bir an önce verilmesini ima ediyor. Aksi halde hükümetin bu bataklıktan çıkmaması için her şey yapılacak ve yazık olacak...

  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89