• BIST 106.736
  • Altın 141,095
  • Dolar 3,5210
  • Euro 4,0955
  • İstanbul 25 °C
  • Diyarbakır 30 °C
  • Ankara 22 °C
  • İzmir 24 °C
  • Berlin 19 °C

Sivil itaatsizlik /müspet hareket ve Said-i Nursi gerçeği

Emrullah Beytar

Monarşi, meşrutiyet ve cumhuriyet dönemini yaşamış olan üstad Said-i Nursi’nin istanbul’a gelişini Ahmet Ramiz  “yaratılışının nadir eserlerinden sayılan, ateş parçası bir zeka” cümleleriyle dile getirmiştir. Üstadın tarihçeyi hayatına, mücadelesine ve ortaya koyduğu eserlere uzak olanlara bu cümle mübalağa gibi gelebilir. Ancak üstadın eserlerini ve mücadelesini ahlaki ve vicdani ölçülerle tahkik edenler, Ahmet Ramiz’in bu cümlesinin bir mübalağa taşımadığını rahatlıkla dile getiririler.

Üstadın mücadelesi, Kur’an’a bakışı ve yorumlayışı, yorumunu mutlaklaştırmaması, Hz. Muhammed’i (s.a.s) her davranışından kendine rehber edinmiş olması,  farklı etnik ve dini kimliklere yaklaşımı, haksızlığa karşı duruşu, şiddet dışı etkili hak arama yöntemiyle insanlığa ve  İslam toplumuna bir ufuk açmak istemiştir. Üstad, Hz Hasan ve Hz Hüseyin’den sonra İslam toplumunun  rahnelenmiş, tahrip edilmiş olan kalb-i umumi, efkar-ı amme ve vicdan-ı umumisinin  tamirine çalışmıştır. Kanaatimce, Risale-i Nur külliyatı, tahrip edilmiş, yaralanmış bu üç duygunun Kur’an ve Sünnet eczanesindeki ilaçlarla tedavi etme hareketidir. Çünkü bu yaralı duygulara sahip insanlara gerçek anlamda bir tevhid ve adalet anlayışının kabulünü beklemek çok gerçekçi bir beklenti olmaz.  Üstad; “ İntizamı düzenden ziyade bize tehzib-i ahlak lazımdır” diyerek İslam toplumunun yeniden Kur’an ahlakıyla yani Hz Peygamberin (s.a.s) ahlakıyla buluşmasının gerekliliğine inanmıştır.  Toplumun yaralı, tahrip edilmiş bir düşünce, kalp ve vicdana sahip olması iki tehlikeli durumu beraber yaşamaya zemin hazırlamıştır. Bu da toplumun bir kısmının, geleneğin açmazından kurtulamayıp, yaşadığı zamanı fikren, aklen, kalben ve vicdanen yakalamayarak sürekli mazide kalmışlarken,  toplumun diğer bir kısmı da gelenekle köprüleri yıkıp moderniteye esir olup savrulmuştur.  Kanaatimce, üstad aslında gelenek ile modernitenin vasatlarını mezcederek, savrulmadan ilerlemenin ve gelişmenin mümkün olabileceğini ortaya koymuştur.

Üstad, İslam toplumunun geri kalmış olmasının sebeplerinde biri olarak her türlü istibdadın hayat bulmuş olmasını görür. Bu hastalığı, toplumun kalb-i umumi, efkar-ı amme ve vicdan-ı umumisinden ciddi yaralar açarak İslam toplumunu orta çağ karanlığında bıraktığı tespitini yapmıştır. Bu hastalıktan duyduğu rahatsızlığı, “bu istibdat denilen rezaletle nerede karşılaşırsam onu tokatlarım” mealindeki söz ile dile getirmiştir. Üstad, efkar-ı ammenin hastalıklı bir hal almasının önemli saiklerden birisinin yorumun ve düşüncenin mutlaklaştırılmış olmasını görmüştür.  “İlmi istibdat, siyasi istibadın veled-i nameşrusudur” diyerek yorum ve düşüncenin mutlaklaştırılması, düşünce ve ifadenin önüne konulmuş bariyerlerin siyasi istibdattan neşet ettiği vurgusunu yapmıştır. Siyasi ve ilmi istibdat hayat buldukça İslam toplumunun ortaçağ karanlığında kalmaya mahkum olduğunu dile getirmiştir.  Üstad;  “……..Evet, kimse demez ayranım tırşdır. Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Fakat çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de ben söylediğim için hüsn-ü zan edip, tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler, hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalbde saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz” diyerek geleneksel, taklitçi, istibdada müsait ve tahkikten uzak söylemlere karşı toplumun uyanık olması gerektiğine vurgu yapmıştır.

Otoriteye itaat mı  yoksa sivil itaatsizlik mi

İnsanlık tarihinin son dönemlerinde en tesirli ve sonuç alıcı hak arama aracı olan sivil itaatsizlik yöntemini, üstad müspet hareket değerlendirdiği düşüncesindeyim.  Sivil itaatsizlik ve Müspet hareket iki farklı kavram olsa da mahiyetlerinin aynı olduğunu rahatlıkla söylemek mümkündür. Sivil itaatsizlik kavramı ilk kez 19. Yüzyılda Henry Davit Thoreau tarafından kullanılmıştır. Sivil itaatsizlik; yönetim siyasetinin ya da yasaların değişmesini isteyen aleni, şiddetsiz, vicdani, fakat aynı zamanda siyasi olan, yasa dışı ve barışçıl bir eylemdir. Thoreau “iyi kötü üzerinde, çoğunluğun değil vicdanların karar verdiği bir hükümet olamaz mı? Bir yurttaş, vicdanını bir an için dahi olsa yasa koyucunun eline mi bırakmalıdır? Bırakmalıysa neden vicdan taşıyor? Bana kalırsa önce insan olmalıyız; sonra uyruk. Doğruya olan saygımız ölçüsünde, yasaya saygı beslemeye özenmeliyiz.” Diyerek mantık örgüsü mükemmel bu soru ve cevaplarla insanları ahlaki ve vicdani davranmaya davet etmiştir. Thoreau, sivil itaatsizlik kavramını kullanan ilk kişi olmasına karşılık bu kavramın içeriğiyle örtüşen mücadelenin otoritenin icat edilmesiyle yaşıt olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. “…kimsenin aslında bir şey bilmediğini, kendisininde bir şey bilmediğini, kendisinin bir şey bilmediğini bildiğinden…” dolayı site şehir devletindeki otoriteyi rahatsız etmiş olan Socrates “gençleri baştan çıkarma” suçundan dolayı yargılanırken otoriteye karşı kendisini değil düşünce ve ifadenin özgürleşmesi için kanat çırpmıştır. Erdemli insan Socrates, otoritenin yasakçı zihniyet ve uygulamasına karşı özgürlüklerden yana tavır takınarak otoriteye karşı sivil itaatsizliğini ortaya koymuştur.  Thebai kralı Kreon’un, ölü cesedin ortadan bırakılması gerektiği yönündeki emrine karşı çıkarak “ölünün gömülmesi gerektiği, ölünün ortadan bırakılmasının insanlık onuruna aykırı bir durum olduğunu…” söyleyerek krala/otoriteye karşı şiddet kullanmadan erdemli bir duruş sergilemiş olan Antigone olayı sivil itaatsizliğin bir örneği olarak tarihin beyaz bir noktası olarak karşımızda durmaktadır. İngiliz sömürgeciliğine karşı çıkarak halkı vergi vermemeye, mahkemelere karşı grev, okul ve askeri düzenlemeleri reddetmeye davet edişi, her zeminde şiddet kullanmadan Hindistan’ın bağımsızlığını dile getirmesi otoriteye karşı sivil itaatsizlik hareketi olarak tanımlanmaktadır. Bütün peygamberlere nebi dedirtmiş ortak sıfatların başında, şüphesiz hak, adalet ve özgürlüğü tehdit olarak gören otoritelere karşı aynı duruşu sergilemiş olmaları gelmektedir.  İsrail oğullarını, dönemin otoritesi olan Firavun’un zulmünden kurtaramaya giden Hz Musa ve kardeşi Harun’un mücadele yöntemi, kendisini putlara davet eden Hz İbrahim’in o gün kü otoriye karşı duruşu,  “Padişah ne zaman peygambere ittiba ederse bizde o zaman ona uyarız. Yoksa padişah halife de olsa hayduttur” diyen, İngilizlerin İstanbul’u işgal ederek otorite kurduğu esnada bastırdığı Hutuvatt-ı Sitte risalesiyle halkı işgale karşı uyaran, Cumhuriyet döneminin tüm zehirlenme ve dayatmalarına rağmen “bu sarık ancak bu başla çıkar” diyerek otoriteye tabi olmayan, Arapça ezanın yasak olduğu dönemde namaz kıldığı mescitte Arapça ezan ve kamet getirmeye devam eden, şapka kanununun hayata geçirildiği bir dönemde şapka takmamış olması, sistemin kanunlarını cebri, keyfi ve küfrü olarak nitelendirmesi, Kur’an’ın yüzer ayetlerine aykırı olan bu rejimi kabul etmediğini mahkeme salonlarında açıktan dile getirmiş olması Said-i Nursi’nin aleni, şiddetsiz, vicdani ve yasadışı  ancak barışçıl bir metodu benimsemiş dolduğunu ve buna da müspet hareket dediğini rahatlıkla söylemek mümkündür.  

  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    ÖNE ÇIKANLAR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0532 261 34 89