• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • İstanbul 8 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 13 °C
  • Berlin 8 °C

Seçmeli dersin hak boyutu

Abdullah Kıran

2011-2012 Eğitim öğretim yılından itibaren Kürtçe, Türkiye’de seçmeli ders olarak okutulabilmektedir. Kürtçenin bir dil olarak tanınması ve seçmeli ders olarak eğitimde kullanılma serencamı oldukça uzun, ancak bu hakkın tanındıktan sonra kullanılmaması ise tam anlamıyla bir trajedi. Böyle bir trajedinin bir başka örneği var mı diye bir arayış içine girmek istemedim, ancak yok diye biliyorum. Kürtçe seçmeli dersleri, ana dilde eğitim talebi ekseninde BDP-HDP çizgisi tarafından reddedilmektedir. Ancak aynı çevrenin, daha birkaç yıl önce, Kürtçenin seçmeli ders olarak üniversitelerde okutulması için, üniversite öğrencilerinin dilekçe vermeleri yönünde teşvik edici bir rol oynadıkları ve sırf bu nedenle binlerce öğrencinin, okuldan uzaklaştırılmak dâhil olmak üzere, cezai kovuşturmalara maruz kaldığını biliyoruz.  O halde daha dün, “Kürtçe seçmeli ders olarak verilsin” talebinde bulunup bugün bu hakkı elinin tersiyle geri çeviren zihniyeti nasıl değerlendirmeliyiz? Var olan bir hakkı kullanmamak trajik ise, bu durum da trajikomik olarak yorumlanabilir.

Kürtçe bu ülkede yaşayan milyonlarca insanın ana dili. İnsanların ana dillerini “seçmeli ders” olarak okumaları veya okumak durumunda kalmaları, medeni, vicdani ve insani kriterlerle açıklanamaz. Normal koşullarda Kürtçe, Kürtler için değil, Türkler ve diğer etnik unsurlar için seçmeli ders; hatta zorunlu seçmeli ders olmalıydı. Ancak Türkiye’nin kuruluş sürecinden bu yana geçirdiği anormal sürece göz attığımızda, Kürtçenin “seçmeli ders olarak” bile kabul edilmesi başlı başına demokratik bir gelişmeye işaret etmektedir. Çok değil, daha birkaç yıl öncesine kadar Kürtler ve Kürtçenin varlığı topyekûn bir zihniyetle inkâr edilmekteydi. İttihatçı – Kemalist zihniyetin toplum mühendisliği,  1920-30’lardan kalma katı bir uniterizm üzerine inşa edilmişti ve bu anlayış etnik ve dilsel çoğulculuğu devletin bekası için birinci derecede tehdit olarak sunmaktaydı. Bu gerçeği dikkate aldığımızda, Kürtçenin seçmeli ders olarak kabul edilmesi ve müfredat programına alınması, asla küçümsenecek ve yabana atılacak bir durum değil.

Peki, son iki yıldır tanınmış olan bu hakkı kullanmamak ve hatta boykot etmek siyasi olarak doğru bir karar mıdır?  Doğruysa, hangi gerekçeyle doğrudur? Nerdeyse yüz yıldır, tam anlamıyla bir dilkırım politikasına maruz kalmış Kürtlerin böyle bir hakkı geri çevirme veya reddetme lüksü var mıdır? Ayrıca bu hak, “ana dilde eğitim talebi” gerekçesiyle görmezlikten gelinebilir mi? Yoksa  bu haktan yararlanmak, ana dilde eğitimi talep etmemek anlamına mı geliyorHaydi, BDP çevresi boykot ediyor, ya İslamî duyarlılığı olan vicdan sahibi Müslüman Kürt ve Türkler ne yapıyor? Peki, siyaset yapma iddiasında olan diğer Kürt siyasi parti ve çevreleri nerde? Üç milyon Kürt çocuğunun, seçmeli ders için başvuru yaptığı bir ortamda ana dilde eğitim talebi daha gür bir şekilde yükseltilmez miydi?  Eğer son iki yılda, her yıl en az üç milyon Kürt çocuğu Kürtçeyi seçmeli ders olarak tercih etseydi, bugün ana dil talebi çok daha ileri ve farklı bir aşamada olacaktı. Bununla birlikte, Türkiye’de sadece 25-30 bin çocuk tercih ettiğinden ve okullarda sınıf açma şartı olarak en az 10 öğrencinin başvurması gerektiğinden, bu haktan yararlanmak fiili olarak boşa çıkmaktadır.

2014-2015 eğitim- öğretim yılında Kürtçeyi seçmeli ders olarak almak isteyen öğrencilerin en geç 13 Haziran Cuma gününe kadar okul idarelerinden alacakları dilekçileri doldurup idareye vermeleri gerekmektedir. Dilekçe örnekleri Milli Eğitim Bakanlığının sitesinde mevcut olup,  başvurular 2-13 Haziran tarihleri arasında kabul edilmektedir. MEB, ders materyallerini hazırlamak amacıyla başvuruları okulların kapatılması dönemiyle eş zamanlı olarak almaktadır.

Acaba Kürtler, son iki yıldır kullanamadıkları bu fırsatı bir kez daha mı kaçırdı?  Oysa Kürt siyasetçilerin, öğretmenlerin, akademisyenlerin, öğrencilerin, velilerin ve Kürt meselesinin çözülmesi konusunda duyarlı olan herkesin,  son iki hafta üzerinde durmaları gereken asıl can alıcı konu bu olmalıydı. Medyada; görsel ve yazılı basında bu konu tartışılmalıydı. Velilerin çocuklarına Kürtçe seçmeli ders aldırmaları için TV ve gazetelere ilanlar verilerek çağrılar yapılmalı ve öğretmen sendikaları harekete geçmeliydi. Ana dilin anlamı ve önemi üzerine panel, seminerler ve halka açık toplantılar yapılmalıydı.  Ancak bunların hiç biri olmadı ve galiba bu saatten sonra da olamayacak. Son bir ayda, çocukların ana dilde eğitim hakkını konuşacağımıza, dağa çıkmış çocuklarla ilgili konuştuk.

Ana dilde eğitimin bir diğer boyutu da, Üniversitelerimizin Kürtçe Yüksek Lisans programlarından mezun olmuş öğrencilerin öğretmen olarak atanma talepleriyle ilgilidir. Son birkaç yıldır öğretmen olma umuduyla inanılmaz fedakârlıklara katlanan bu gençleri umutsuz etmek ve umutlarıyla oynamanın bir anlamı var mı?  Daha iki ay önce umutsuzluğa kapılarak intihar eden öğrencimiz Ahmet Çakır için ne demeli?

   Ana dilde eğitim meselesini “ya hep- ya hiç mantığı” çerçevesinde ele alanlar, ya bir devrim beklentisi içindeler ya da bu ülkenin tarihi ve siyasi geçmişini iyi okuyamamışlardır.   Oysa siyaset bir uzlaşma, bir sonuç alma sanatıdır ve asla “ya hep- ya hiç” mantığına dayanmaz.  Kürtler, ana dilinde eğitim alma gibi temel hak ve özgürlüklerini bir günde yitirmediler.  En az iki yüz yıl geçmişi olan bir sorun bir günde çözülemez. Öte yandan, ana dilde eğitim sorununu kademeli olarak hayata geçirmek, Türkiye toplumunu Kürt meselesinin çözümüne adım adım hazırlamak süreciyle de iç içedir. 

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89