• BIST 82.779
  • Altın 147,577
  • Dolar 3,7780
  • Euro 4,0388
  • İstanbul 7 °C
  • Diyarbakır 8 °C
  • Ankara 2 °C
  • İzmir 14 °C
  • Berlin -3 °C

Sahibinden kiralık yas

Hamid Omeri

Ölümleri kayda almak, ölüler için çetele tutmak kimsenin tercih edeceği bir kar olmasa gerek. Uzun bir zamandır, belki de ömrümüz yettiği için binlerce ölüm gördük. İstemeden de olsa hiç kimsenin tercih etmeyeceği bu çetele tutma işine şahit olduk. Resmi kayıtlarla birlikte aslında biz de habire eskiyen ama bir türlü son bulmayan, yarın bir anlamda bu toprakların ölüm kaydını da tutmuş olan defterlerimize bakıp hayıflanacağız. Defterlere biraz yakından bakınca, beraber oyun oynadığımız arkadaşlarımızın isimlerinin de bu defterlere not edildiğini görürüz.

Bu ölümleri öyle ya da böyle gördük, duyduk, okuduk. Arkadaşlarımız, okullarını, evlerini, annelerini bırakıp hayallerinde büyüttükleri bir yaşamın peşinden gittiler. Hayalleri gerçekleşmedi. Başka arkadaşlarımız da vardı onlar da vatani denilen görevlerini yapmak üzere aynı çağlarda gittiler.

Kayda alınan bu ölümlerin hiçbiri sıradan değildi. Adı üzerinde ölümdü, soğuktu. Yaşanan her ölümün acısı düştüğü yeri yakıyordu. Geçen her gün bu ölümlere yenileri ekleniyordu. Acıya şahitlik etmeye devam ediyorduk. Ebubekir’in, Serdar’ın, Ceylan’ın, Ferit’in, Hrant’ın acısına şahitlik ettiğimiz gibi Nergis, Nurcan, Kevser ve Zeyneb’in acısına da şahitlik ediyorduk. Bugüne değin şahitlik etmekle yetindiğimiz ölümlerin bir kısmının yası resmi törenlerle tutuldu. Sloganlar ve marşlarla. Ama bu yas biçimlerinin hiç biri yaşanan acıyı dindirmedi. Peşi sıra şüphelerimiz artıyordu. Üniformalının ölümü her ne kadar soğuk ve acı olsa da meslek ve psikoloji bağlamında durumunu ikna etmeye yakın duruyordu. Ancak masumlar ve savunmasızların ölümü, öldürülüşü böyle değildi. Ölümler ve ölümlerin renkleri değiştikçe yaşanan şüphe, sarmalını genişletiyordu.

Yaşadığımız bu acılar paralelinde nicedir kör sağır olduğumuz olgular da aklımıza geliyordu. Düşünmeye başlıyorduk. İhtiyaç duyduklarımız, arzu ettiklerimiz kendilerini iyiden iyiye elzem kılıyordu. Milyonları bulan ve yıllardır acı çeken bir halkın içerisinden yaşanan bu drama dur diyecek, ölümlere karşı çıkacak bir ses çıkmayacak mıydı? Bırakın aydınını, varlık bulmasını, yok onu da geçtim varolduğuna dair kanaate dahi tahammül edilemeyen bir halkın, dilin, aydın sınıfına duyulan ihtiyaç yine bu topraklara has bir uslupla kemiriyor kalem uçlarını. ‘O günler geride kaldı’ demek yetmiyor, zira samimiyetle yeni bir şeyin söylendiği yok. Bu işin hikâyesini konuşacaksak eğer bu coğrafyanın acı temsilinde elbiseler kuşanmasının yeni olmadığını kabulle başlamamız gerekir.

Kuşanılmışlık temelinde, kendini sivrilten, sivrilttikçe de kanatan bir kapanmanın hissettirdiği acıdan bahsediyorum. Bizim neden aydınımz yok ya da bir aydın sınıfımız var mı sorusu salt bu coğrafyaya has bir soru/sorunsal değildir. Ancak bu coğrafyanın acısı, bütün yemişlerin acısından da daha acıdır. Filistin topraklarında, Zeytinlikler arasında yaşanan acıya eş değildir buradaki acı. Çünkü eş tutulmadı. Çeçenistan, Filistin, Keşmir mücadeleleri için şehadet parmağı ile gösterilen yakınlaşma halinden uzaktır. Çünkü birbirlerimizin din kardeşleri olsak da kardeş saydıklarımız buradakiler olmadı. Dolayısıyla kendini habire derinleştiren bu acının kanı hem seccadeye hem yola hem dağa değdi.

Vicdan devreye girdiğinde ise itiraf etmek durumundayız ki kimin acısı meselesi olmaktan çıkar mesele; zira metreye, mezuroya gerek yok. Acı deniliyorsa acıdır. Aması olmaz, izahı olmaz.

Bu acının tadı nasıldıra dair söylenecekler de var elbette. Aydın süreğine çıkan aklın baktığı, tattığı acı, acı bir kavun ya da acı bir badem acısı değil. Buradaki acı, doğumundan utanç duyulan ve yasaklanan bir okuma ve yazma acısına benzer. Hani kadınların giremediği mescidlerin acısı vardır ya işte öyle bir acı. Bu acının çocuk vermek; soy, zürriyet bağlamında sorunlar yaşadığı da âşikardır. Ya bir ağaç kovuğunda kanamayı bekleyecek ya da göç etmeyi ve bugün canlanması muhtemel sese ‘uzak menzilden atış’ ile suskuyu.

Bir kere aydın arayan, aydın susamışlığı yaşayan her kalemin, Yaser Arafat’ın küçük gerillalarına katılan o güzel adamı, o ‘öteki’yi bir hatırlamaları gerekmez mi? Zira henüz varlık buldurmama çabalarının yası samimice tutulmadı, kabul edelim.

Kendi dilinde yazacak bir aydına hazır olamayan kalemlerin, birlikte, eşit harflerle konuşma sendromu’ndan sıyrılamayanların aydına ihtiyacı olur mu? Emin değilim. Hülasa içinden peygamber bekler gibi aydın beklenen halkın (hadi bura aydınını da saralım, bölge insanının da) kendi aydınını anlayacak hali ve mecali yoktur, biliniyor; bilinmekte. Çünkü sizler iyi bilirsiniz ki kürtlerin henüz dili yoktur! Yaşamakta zorluk çeken/çektirilen bir dilden kendi perspektifine uygun nazariyelere sahip sözler edecek bir aydın beklemek ne menem bir hadsizliktir? Birileri istedi diye aydın, aydın olmaya, tavır göstermeye karar vermez. Çünkü aydın olmak, hatırlanası bir hal değildir. Onun kendi aklı vardır, kendi sesi vardır. Aydına ‘hadi aydınca bir tavır göster’ talebi en yalın ifade ile aydına karşı haddini bilememektir.

Sizinle, sizin dilinizden konuşacak, sizin dilinizden yazacak; anlayacağınız, kabul edeceğiniz harfler ve kelimelerle konuşacak aydın arıyorsunuz. Bu topraklarda göğsünü gere gere sözler eden aydınların neler yaşadığını hepimiz bilmekteyiz. Kendisinden aydın zuhur etmesini beklediğiniz dilde yazılan kitapların satış rakamları ortadadır ve siz bunu bilmezsiniz, merak etmezsiniz. Kendi dilinden okuyabilenlerin sayısı ortadadır ve siz bununla da ilgilenmezsiniz.

Aydın tavrı, kendi dilinde okuma yazmayı bilmeyen, bilemeyenleri ayıplamakla başlamalı söze ama önce bu acı ile birlikte yaşadığı için, bu acıyı doğurduğu için, bu acıyı beslediği için kendini ayıplamalı. Pek tabi ki bazı yönleriyle bir rahatlık ortamından bahsedebiliriz; bahsediyoruz. Lakin acı diye kuşanılan şey her şeyden önce bu insanların harflerine olan uzaklığı ile ilgilidir. Bunun anlaşılması temelinde çabalar sarfedilmedikçe kâğıda düşen her harf kuyuya düşecektir ve orada kalacaktır. Bu bağlamda türk aydınının okuması aydınca bir tavırla mülahaza edilmediği sürece kürt aydını sorunu ve aydın tavrı da anlaşılamayacaktır.

Dilini bilememek, bir bakıma yine akıl vermeyi, yol göstermeyi salık veriyor. Kadim ya muştulu ya söze ne hacet! Kilimin altına süpürdüğü, kiri, tozu saklamaktan vazgeçmeyen kalemler; sakladıkları o tozları silkelemediği sürece aydının adı da tozu da ne yazık ki rafta kalacaktır. Kimse Meryem temizliğinde değildir ki buhur dağıtısn. Kimse İsa ruhlu değildir ki ölüleri diriltisin. (Aslında o kadar çok ölüm var ki buna İsa güç yetirir mi o da bilinmez.) Bu bağlamda kürt aydınından bahsetmek sakına türk aydını ya da medyası için aklın yitimi olmasın! Ama pek muhtemeldir ki bu arayış ve görme çabası aklın kaybı ile ilgili değildir. Çünkü bir zamanlar ve hatta şimdilerde gerek resmi gerek gayrı resmi ölüm avına çıkan organizasyonların önüne çıkmaktan, çıkamamaktan bahsedemedik daha.

Durulsaydı önünde belki de molotof denilen ve acıdan başka bir şey de berkitemeyen o şişe yerini daha masum birşeye bırakmış olacaktı. Türk aydın sınıfından kaç Edward Said çıktı ki hayatı boyu yalnız bırakılmış, horlanmış, evinden kovulmuş kürtten Said beklenir. Ancak ilginç olan, kürtler aralarından yine de Saidler çıkarmaya aday ama kendi dilinden olunca bilinmez, anlaşılmaz. Çünkü öteki olan kendi dilinde dahi öteki.

Salt eleştiriden bir çözüm çıkmayacağını bilirim. Emin olunuz ki nehirde altın arar gibi aradığınız aydın tavrı yanıbaşınızda ama sesini işitecek canlılık ve anlayış yoktur. Siz de o sesten bahsediyorsunuz anlıyorum ama ne siz ne de o sesi duyması gerekenlerin bu dili anlama noktasında ciddi ve anlamlı bir çabası yoktur. Anlayacağınız, dinlemek istediğiniz şarkının notaları siz istediğiniz için değil ahlaki tavır bunu gerektirdiği için yazılıyor ve besteleniyor ama onu duyacak kulak, anlayacak idrak nerede!

Resmi veya gayrı resmi olarak birileri ölümü ve öldürmeyi konuşmaya yeğ tuttukça, o sesin işitilmesi zor olacak. Fakat kabul ediniz ki sizler de o ölümü yaşamaya yeğ tutanlardan farklı davranmıyorsunuz. Çünkü siz de ölüm halini farklı sıfatlar ile sunmayı sürdürüyorsunuz. Aynı annenin iki oğlundan birini şehid ilan ederken bir diğerini imha edildi diyerek bildiriyorsunuz. Sonuç mu? Sonuçta yine bir kardeş şehid olur bir kardeş imha edilir. Anne ağlar, baba ayakta durmaya çabalar, diğer kardeşler and içer.

Bir halkın kendi kaderini tayin hakkını, bir dilin hayat bulma hakkını uzun bir es’ten sonra hatırlamış olmak ölüme terkedilen bir dil ile varolmaya çabalayan halkın aydınlarına ders vermeyi makul karşılamaz. Bu yüzden bari şu aydın meselesinde bırakın kürtler kendi kararlarını kendi versin.

Ezcümle: Yas tutalım ama birlikte. Konuşalım ama birlikte. Sayfalar sadece size açık olmasın. Ekranlar sadece size ait olmasın. Sayfalarınızda bir iki kere ‘Allah rızası için bir sadaka’ cinsinden kürtçe’ye ve kürt aydınına yer vererek bu işten sıyrılamazsınız. Yok, bu konuda da cesaretiniz yoksa o zaman geleneklerinden uzaklaşmış olan ama o geleneklerin de yaşaması gerektiğine inananlar gibi yapalım. Bizim yerimize yas tutacak insanlar bulalım. Çünkü âşikardır; kendisinden başka herkesi, herşeyi, olumsuz gören, kendisi dışında her çözümü ihanet sayan yapı sermayesinden yemektedir.

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89