• BIST 97.726
  • Altın 145,637
  • Dolar 3,5781
  • Euro 4,0001
  • İstanbul 20 °C
  • Diyarbakır 23 °C
  • Ankara 15 °C
  • İzmir 18 °C
  • Berlin 28 °C

Polise atılan Swarovski taşları…

Yıldıray Oğur

Orijinalini Gezi olayları sırasında biri Twitter’a yazmıştı: Nişantaşı’ndan tencere, tava ve mücevher sesleri yükseliyor…

Devrimi az kalsın burjuvazinin yapacağı ilk ülke olarak bütün Marksist literatürün devrelerini yakmanın eşiğinden dönmüştük o günlerde.

Aslında şaşırtıcı olmazdı. Ne de olsa burası, halk kitleleri ilerici değil diyerek yerlerine ilerici ordunun, aydınların, öğrencilerin konduğu Milli Demokratik Devrim tezlerinin doğduğu topraklar…

Cem Boyner’in Allah utandırmasın diye mağazalarına direniş için erzak yığınağı yaptığı, Twitter’da Birgün gazetesinin eski sayılarını aradığı, Koçların devrimcilerin Engels’i kesildiği, mavzerli şarkıları olan silahlı örgütün müzik grubunun konserlerinin Madonna konseri muamelesi gördüğü, Kelebek gazetesinin bile Paris Komunü fanzini gibi çıktığı tuhaf günlerden geçtik.

Tam da geçemedik. Orta ve üst sınıfımız o günlerde sokağı, direnişi keşfetti, bir de mücevherlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri olmadığını…

Bakmayın hepsinin 1 Mayıs’ı “Halkların nasırlı yumruğu Balyoz gibi patlıyor” marşlarıyla karşıladıklarına. Aslında herkes bundan sonra devrim falan olmayacağının farkında.

Devrim, tahayyül düzeyinde bile kendine yer bulamayan imkânsız bir düş artık. O halde bağıra çağıra istenebilir, geyiği yapılabilir, en epik devrimci marşlara eşlik edilebilir, kedi seviyormuş gibi sol sevilip, keşke sol iktidar olsa diye dilekler tutulabilir.

Solculuk, arada bir içine girilip adrenalin salgılanan bir gençlik heyecanı, ‘şanlı tarihi’ hatırlanıp nostalji yapılan, sembolleri yağmalanıp caka satılmaktan ibaret kalmış bir nostalji çünkü.

Atatürk’ün de sakallı kurucu babalar arasında sırıtmadığı, altı okun biri tarafından korunmaya alınmış, ilericilik, laiklik, çağdaşlık, yurtseverlik, kelimeleriyle ehlileştirilmiş, millileştirilmiş bir ideoloji Türk solu.

Kemalizmin okuyan, düşünen ikinci kuşağı için solculuk, Kemalizmin bahçelerinde dolaşırken görüp âşık oldukları yurt dışından gelmiş bir kuzendi. Gözlerinde aynı ilerici kibri görüp anlaştılar, kurucu babaya selefi bir radikalizmle referans veren bu ideoloji de onların her türlü entelektüel ve sınıfsal ihtiyaçlarını yıllarca karşıladı.

60’lardan sonra CHP’li ailelerin okuyan genç kuşağının yaş kemale erip, sosyal demokratlık sahillerine demir atılana kadarki resmî ideolojisi oldu bu resmî devrimcilik. Neredeyse Türkiye’nin holding sahibinden, borsacısına bütün beyaz yakalılarının, mankeninden, popçusuna tüm meşhurlarının, tabii ki aydınlarının, akademisyenlerinin, mutlaka tiyatrocuların ve nihayet elbette gazetecilerin resmî ideolojisi, neredeyse mesleklerinin bir parçası, kamusal alana girerken, ortamlara akarken kapıda verdikleri şifreleri oldu bu çeşitli tonlardaki ilericilik, solculuk ve devrimcilik söylemi.

Bu kısmı işin sivil tarihi olarak izaha muhtaç bir şekilde bir yerde duruyor. AKP’nin 8 seçimlik mutlak üstünlüğü, hiçbir iktidara nasip olmamış kesintisizliği, rejimin ana çizgilerini, rengini değiştiren politik, sosyolojik konjonktürel gücü karşısında kendisini çaresiz hissedenler için bu sivil solculuk işlevini kaybetti bir süre önce.

İşte Gezi, Bursa Nutku’ndan, “Atatürk bizi göreve çağırıyor”dan, daha liberal ve evrensel tadlar veren otoriter iktidara direniş edebiyatına ve tabii ki esas ateşleyici öncü grubun “tamam şimdi devrim zamanı” heyecanına kadar, içeri atılmış enerjinin dışavurumu, öfkenin kuvveden fiile dönüşü oldu.

CHP’nin, büyük sendikaların, STK’ların, meşru siyasetin, meşru sivil aktivizmin kesmediği, yetmediği bu süreçte futbol taraftarlarından, silahlı devrimci gruplara radikaller, tavizsizler, cesur yürekler, küfürbazlar sivrildi, öne çıktı, öne geçti. Büyük kitleler, hatta partiler, bu işe yarayan sokak nihilizminin, direniş kültürünün, şiddeti meşru gören öfkenin altında kaldılar ya da ona teslim oldular.

AKP’den nefret eden orta ve üst sınıflar için kasetleri başlarına döken cemaatten, ortalığı birbirine katan devrimcilere, Türkiye’nin kulağını çeken Batılı devletlerden, hükümeti sıkıştırıyorsa Esad’a kadar her yol mubah hale geldi.

İşte 1 Mayıs’ta o fotoğrafın esas böyle daha büyük bir hikâyesi vardı.

Dün Twitter’da dönen benim de paylaştığım bu fotoğrafı kastediyorum. Kızıl tek tip üniformalı, elinde özel yapım sapanı ve ayağında orta üst sınıfların giydiği meşhur ayakkabısıyla direnirken, sapanıyla taş atarken bir devrimciyi gösteren o fotoğraf.

“Günün şıkları.. ayakkabı new balance (159), sapan mudo concept..” diye paylaştığım fotoğraf üzerine epey küfür yedim. Nedense bu kibar satire, “Kot giyen, cola içen anti-kapitalist solcu” klişesi olarak paketlenip küfürlerin muhatabı oldu. Halbuki daha derin bir kavrayışı hak ediyordu. Neyse Beyaz Türkler ve solcularla diyalog kurmanın tek şekli haline gelen küfürlere alıştık.

Ama daha tuhafı, sadece birkaç hafta önce genç bir çocuğu öldürmüş, ABD elçiliğine intihar saldırısı yapmış silahlı bir örgütün bir örnek üniformalı, sapanlı 1 Mayıs görüntüsünün yok sayıldığı, “giymesin mi o ayakkabıları” diye koruma duvarları ören, o eylemi sahiplenen tepkilerdi.

Neredeyse o devrimci şiddeti bizim çocuklar haline getiren, sapanı, üniformayı meşru gören bir radikalizm, nihilizm bu.

Türkiye’deki muhalefet partilerini, STK'ları aydınları, merkez medyayı, orta üst sınıfları, hatta TÜSİAD’ı peşine takmış, aleyhine söz söyleyenin bir küfürle hain ilan edildiği bir marjinalleşme, radikalleşme bu. Sadece iktidarın toplumdaki meşruiyetini, muhalefetin gayrimeşruluğunun altını çizmekle aleyhlerine işlemekle kalmayan, aynı zamanda geriye dönülmez hasarlara da neden olan/olacak bir savrulmadan bahsediyoruz.

New Balance ayakkabı giyen işçilerin 1 Mayıs’ı (tabii devrim oldu olacak edebiyatının normal demokrasilerdeki bir dozaja düştüğü) kutladığı bir ülke herkesin ancak hayali olabilir. Ama üniformalı, sapanlı devrimci grupların peşine takılmış, onların şiddetinde boncuk arayan, gerekirse taşlarına kılıf uyduran büyük kitleler bir kâbusa doğru kendilerini sürüklemekteler. Gelmeyecek bir devrimin, böyle olmayacağı artık anlaşılan iktidarı indirme heyecanının arkasında genç insanlar maceralara doğru sürükleniyor. Herkes de bu tehlikeli macerayı kutsuyor, meşrulaştırıyor, devrimci şiddet AKP karşısındaki politik ve entelektüel çaresizlik 74 yaşındaki Alman Cumhurbaşkanı’nın 9 yaşında karanlık yüzüyle tanıştığı arkaik bir devrimciliği, 70’lere gömülmüş şiddeti mezarından uyandırdı, arka sokaklarında toplumun merkezine taşıdı.

O yüzden Nişantaşından gelen tencere tava ve mücevher sesleri, iktidarlar için de bu radikalizmden iktidar bekleyenler için de tehlike çanları demektir. Ellerinde atacak bir tek Swaroski taşları kalmadan…

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89