• BIST 89.282
  • Altın 145,897
  • Dolar 3,6363
  • Euro 3,8917
  • İstanbul 12 °C
  • Diyarbakır 10 °C
  • Ankara 11 °C
  • İzmir 16 °C
  • Berlin 13 °C

‘PKK Türkiye’nin partisidir...’

Alper Görmüş

Bundan tam 20 yıl önce, 1993 baharında sevgili, rahmetli arkadaşım Reha Mağden şimdi Barış ve Demokrasi Partisi milletvekili olan Altan Tan’la “Kürt sorunu” çerçevesinde bir söyleşi yapmıştı... Reha, söyleşinin yayımlandığı Aktüel dergisinin Ankara temsilcisi, ben de yazıişleri müdürüydüm. Reha’nın gönderdiği söyleşiyi okuduktan sonra başlığa Altan Tan’ın “PKK Türkiye’nin partisidir” sözlerini çıkardım.

O dönemde geçerli olan Terörle Mücadele Kanunu’na göre, suç unsuru oluşturduğu düşünülen haberlerin sahiplerinin yanı sıra yazıişleri müdürleri de yargılanıyordu.

Savcılar, söyleşinin altındaki “Reha Mağden” imzasını görmemişler (cidden!) dolayısıyla davayı sadece bana (ve tabii Altan Tan’a) açtılar.

Mahkûm olduk. Altan Tan’a üç yıl bana sekiz ay verdiler. Altan Tan yurtdışına çıktı, sonra aftan yararlandı. Ben de 1996’da üç dört ay yatıp çıktım.

Bugün de aynı düşüncedeyim: PKK Türkiye’nin partisidir ve bu ülkenin geleceğinde rol oynayacaktır.

2012 baharı: Hükümetin “sıfır muhatap” pozisyonu

Oysa hükümetin çözüm sürecini desteklediğini söyleyen bazı yazarlara bakılırsa, PKK hayırlısıyla yurtdışına çıktıktan sonra “buharlaşacak”, böylece “terörü bitirmek” için “terör örgütü”yle kurulan diyalog da kesilecektir. PKK’lılar artık Irak’a mı yerleşirler, Avrupa’nın değişik ülkelerine mi dağılırlar, kendilerinin bilecekleri iştir.

Murat Karayılan
’ın, savaş bittikten sonra siyaset yapmak istediğine dair beyanı, PKK’nın “buharlaşmasını” bekleyenlerin canını epeyce sıkmış olmalı.

Aslında, Başbakan, PKK konusunda onu destekleyen gazetecilerden daha gerçekçi... Sinirlenip bütün köprüleri attıktan sonra dahi gerçeğin gücü karşısında gerçekle uzlaşmaktan imtina etmiyor. Mesela “Kürt sorununda muhatap sorunu” bahsinde geçen yıl bu zamanlar işgal ettiği pozisyonla bugünkü pozisyonu arasında dudak uçurtan bir mesafe var.

Geçtiğimiz yıl mart ayında kaleme aldığım “Yeni Kürt planı: Sıfır muhatap!” başlıklı yazımdan bir paragrafla Başbakan’ın geçtiğimiz yıl bu zamanlar nerelerde olduğunu hatırlayalım:

“Hükümetin yeni Kürt planının en kritik noktası hiç kuşkusuz bundan böyle Kandil’in ve Öcalan’ın muhatap alınmayacağına dair karardır. Bu kararın paralelinde dile getirilen, ‘muhatap, seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu Barış ve Demokrasi Partisi’dir’ cümlesi ise mutlaka devamındaki ‘ama’ ile birlikte mütalaa edilmelidir. ‘Ama’ deniyor, ‘bunun için BDP de kendisini PKK’dan ayırmalıdır.’

“Açık söyleyeyim, ben bu formülde iyi niyet görmüyorum. Bu formül, BDP ve PKK’nın toplumsal tabanının aynı olduğunu bilen, dolayısıyla onların arzulandığı ve ima edildiği ölçüde ayrışamayacaklarının farkında olan AK Parti’nin, samimiyetle muhatap arıyormuş gibi görünmesini mümkün kılan bir ‘sıfır muhatap’ arayışıdır.”

Başbakan Erdoğan’ın, siyasi rakiplerinin hangi düzeyde istismar edeceğini bile bile “Sıfır muhatap”tan bir yıl sonra bu noktaya gelebileceğini kim tahmin edebilirdi?

PKK’lılar “toz olup” gitmeyecekler

Bazıları, AK Parti’nin, “çatışmalı ortamın sona erdirilmesi için diyalog” ile “Kürt muhataplarla siyasi diyalog”u aynı paket içinde mütalaa etmeyip ayırmasını ve siyasi diyalogu ötelemesini, siyasi diyalogun hiç olmayacağı biçiminde yorumladılar... Böyleleri, PKK’nın çekilmesinden sonra ne kadar yanıldıklarını anlayacaklar.

Olan bitene hâlâ çok dar bir zaviyeden bakıyorlar. Tektipçi Cumhuriyet ideolojisinin tarihi boyunca değiştirmeye çalıştığı iki büyük toplumsal gücün, yani Kürtlerin ve Müslümanların, şimdi o tarihin bir cilvesi olarak biraraya gelip Cumhuriyet’in tektipçi ideolojisini değiştirmek üzere kolları sıvamış bulunduklarını anlayamıyorlar...

Öyle olunca da, bir siyasetçinin bin bir türlü dengeyi ve hassasiyeti gözeterek ancak imâ yoluyla anlatmaya çalıştığı büyük hakikati ıskalıyorlar.

Hâlâ “Teröristle ancak ona silah bıraktırmak için görüşülür... Terör örgütü silahı bırakır ve toz olur gider” kafasındalar... Böyle diyerek, destekledikleri bir iktidara yardım ettiklerini sanıyorlar, oysa yanılıyorlar.

Çünkü gerçekte kimsenin “toz” falan olacağı yok. Dağdan inecekler ve “düz ovada siyaset” yapacaklar.

O gün geldiğinde, yani Başbakan’ın sözleriyle “süreç başladığında”, (Başbakan’ın Şubat 2013’teki sözleri: “Ne zaman ki sınırlarımızda hiçbir silahlı unsur kalmaz, süreç o zaman başlar”) bu yazarlar durumu okurlarına nasıl izah edecekler?

-

Arşiv diyor ki: 23 Nisan 2003, büyük türban krizi

Bugün 23 Nisan... Bundan tamı tamına 10 yıl önce, yani 23 Nisan 2003’te memleket, bugünden bakıldığında “çocukça” görünse de ağır bir “türban krizi”yle çalkalanmaktaydı...

Önceki 23 Nisan’larda ev sahipliği ettiği resepsiyona Saadet Partisi milletvekillerini türbanlı eşleriyle birlikte kabul eden Cumhurbaşkanı Sezer, bir yıl sonra kuralı değiştirdiğini ilan etti: Eşi türbanlı olan AK Partili milletvekilleri resepsiyona “eşsiz” geleceklerdi. (Koca cumhurbaşkanının iki tavrı arasındaki farkı “çocukça” kelimesinden daha iyi ne anlatabilir?)

“Çocukça”
ama, bu tavır bir yandan da “devletin başı”nın (ve elbette devletin) AK Parti’ye olan “gıcıklığı”nın Refah Partisi ile onun devamı olan Saadet Partisi’ne olan gıcıklığından kat kat fazla olduğunu da fâş ediyordu. Zaten birkaç ay sonra, “Sarıkız”cı generaller, “AK Parti’ye karşı yapılacaklar” listesine “Saadet Partisi’ni bir şekilde harekete geçirmeliyiz” maddesini de ekleyeceklerdir. (Bak. İmaj ve Hakikat, Etkileşim Yayınları, 2012, s. 158.)

O yıllarda, “İrtica”ya ve onun simgesi “türban”a karşı alınan tavır, herhangi bir yayın organının bağlı bulunduğu ticari grubun hükümetle ilişkilerine göre birbirine zıt görünümler de alabiliyordu...

Çok çarpıcı bir örnek olarak Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Yılmaz’ın bir yıl arayla yazdığı iki yazıdan söz edebiliriz... Mehmet Yılmaz, “23 Nisan (2003) türban krizi” münasebetiyle kaleme aldığı yazısında “kadınları toplum hayatından uzaklaştıran türban yasağı”na karşı çıkıp birçok laik okurunu şaşırtmıştı. Fakat aynı yazar, sadece bir yıl sonra (Mart 2004) bu defa “kadınları toplum hayatından uzaklaştıran türban”a karşı çıkan bir başka yazının sahibi olacaktı.

Kelimelerle oynamıyorum, aynen böyle...

Buyurun, önce ilk yazı:

“(...) Bunun açık bir bölücülük ve ayrımcılık olduğunu düşünüyorum. Şu ya da bu nedenle türban takan kadınların toplumsal yaşamdan tümüyle dışlanmalarına yönelik, açık bir ayrımcılık! Gerçek bir cumhuriyetçinin, kadınların toplumsal yaşamdan dışlanmaları sonucunu doğurucak herhangi bir eylemin içinde olmaması gerekiyor. Laik cumhuriyeti korumanın yolu bu değil. (...) İstenilen şey nedir? Türban takan kadınların sadece evlerinde oturup, ev işleriyle meşgul olmaları mı?”
(Mehmet Yılmaz, Milliyet, 23 Nisan 2003).

Mehmet Yılmaz, bundan bir yıl sonra ise burada ifade ettiği fikirlerin tam tersini, hem de bir yıl önce eleştirdiği Ahmet Necdet Sezer’in sözleriyle öne sürecektir:

“Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, ‘türban’ın demokratik bir hak olarak savunulmasının aslında demokratik açılımlara karşı bir tutum olduğunu vurguladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da tam tersini, ‘türban yasağının bir tür cinsel ayrımcılık olduğunu’ söyledi. (...) Milli Eğitim Bakanı da bu kervana Viyana’dan katıldı. ‘Türkiye’de türban takanlar ve kafayı türbana takanlar var’ dedi.. Ben Milli Eğitim Bakanı’nın tarif ettiği ikinci gruptayım. (...) Kadını toplumsal yaşamın dışında tutmaya çalışan bir yaklaşımın elle tutulur, gözle görülür bir örneği olduğu için türbana karşıyım.”
(Mehmet Yılmaz, Milliyet, 9 Mart 2004).

  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış
    ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
ÖNE ÇIKANLAR
Tüm Hakları Saklıdır © 2009 İlke Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0532 261 34 89